Fuat Ercan

Posted on: August 31, 2009

    Sevgili Derya Karakaş’ın çalışması, sadece Türkiye’de bankacılığın gelişimine ait zengin bir veri seti sunmakla kalmıyor, çok daha önemlisi olguların kavramsal bir düzenek içinde yerli yerine oturmasını sağlıyor. Çalışmasında Derya, tarihsel uğrak ile zaman içinde oluşmuş yapısal düzenekleri etkileşime sokarak, eşzamanlı kavramsal bir düzenek içinde analiz geliştirebiliyor. Kavramsal düzenek hazırlarken yazarımız iki düzlem üzerinden hareket ediyor, ilk elden ele alınan olgunun düşünsel düzeyde ele alınma tarzlarını sergiliyor, düşünsel farklılıkları işaret ederken aynı zamanda kendi konumunu da belirliyor, ama çalışmayı okuduğunuzda önemli bir noktayı görüyorsunuz, o da yazarın düşünsel farklılıklar içinde kendi konumunu tanımlarken olgusal dünyanın verilerinden hareket etmesidir.


derya
SUNUŞ
Fuat ERCAN

“Biz bismillah dedik işe koyulduk. Atatürk, ‘Git Osmanlı Bankası’ndan 250.000 lirayı al bu işe başla! Dedi” (Celal Bayar,11 Mayıs 1982)<

Bismillah denilerek başlanan iş, İş Bankası’nın kuruluşudur. Türkiye İş Bankası Tarihi adlı çalışmada İş Bankası’nın kuruluşu için iki öykü alt alta sıralanır. Öykülerden birini Celal Bayar’dan öğreniyoruz:
Atatürk’ün o vakitleri kayınpederi olan, İzmir’in bilinen ailelerinden ve tek diyebilirim, Avrupayı da ticari münasebette en çok bilen Uşşakizade Muammer Bey bana geldi. Muammer Bey o vakitler Atatürk’ün eşi Latife Hanım’ın babasıdır. Atatürk’ün elinde biraz para vardır… Bunu işletmek istiyoruz. Ben Atatürk’le görüştüm, beni size gönderdi. Ne şekilde bunları işletebiliriz, git Celal’le görüş ondan sonra karar veririz dedi.

Diğer öykü ise dönemin dergisi Servet-i Fünun’dan:
Türkiye İş Bankası cumhuriyetin çocuğudur, bu çocuk asırlardan beri çorak bırakılan Türk iktisat aleminde doğdu: ve çorak muhitte ona bakmak, onu büyütmek pek zor idi; ona bakıcılar bulmak hemen mümkün değil gibi idi: çünkü eski zaman idareleri Türklerden banka bakıcısı yetiştirmemişlerdi… Şimdi çocuk gürbüz ve kuvvetli ve hayırlı bir evlat olarak serpildi.

Geç ulus-devlet oluşumunun, geç kapitalistleşme sürecinin anlaşılması için İş Bankası örneğinin, genelde de bankaların anlaşılması özel bir önem taşıyor. Bu özel önem sadece geç-ulus devlet oluşumunun anlaşılması açısından değil, aynı zamanda özellikle 1980’lerde başlayan ve 1990’larda hızlanan bankacılık alanında yaşanan değişimlerin kavranması açısından da geçerli. En iyi ifadesini İş Bankası’nda bulan “cumhuriyetin çocukları”, 1980’lerden itibaren kendilerinden çokça söz ettirerek gündemin en önemli belirleyenleri haline geldiler. Cumhuriyetin çocukları olarak tanımlanan öykünün kahramanları, 1990’larda başka terimlerle nitelenir oldu. Bankalar hortumlama, yolsuzluk ya da bankacılığa ilişkin yasal düzenlemeler üzerinden teknik-uzmanlık isteyen bir alanın öyküsü haline geldi. Yolsuzluk/hortumlama ifadeleri güncel yerleşik dil içinde yaşam bulurken, bankacılığa ilişkin yasal düzenlemeler teknik bir dil üzerinden bankaların hareket edeceği zemini yeniden tanımlıyordu. Kullanılan tüm bu hortumlama ve yolsuzluk ifadelerinden hareketle, Servet-i Fünun’dan yaptığımız alıntıdaki iki farklı tanımlamayı küçük değişikliklerle soru biçimine dönüştürebiliriz; “Çocuklar gürbüz ve kuvvetli ve hayırlı bir evlat olarak mı serpildiler?” Yoksa “Türkler banka bakıcısı yetiştiremediler mi?” Türkiye’de bankacılığa ilişkin iki farklı zaman dilimini içeren olgusal verilere bakarak, aynı öykü/olgusal mantık üzerinden hareketle sorulara cevap vermek kolay, ama işimiz asıl bankacılığın neden ve niçinlerini anlamaya ve zaman içinde bankacılıkta gerçekleşen değişimleri yapısal /güncel ilişkiler dolayında analiz etmeye kalkıştığımızda zorlaşıyor. İş Bankası’na ait yukarıda işaret ettiğim oldukça önemli çalışmadan bir alıntı, işin zorluğuna dair epeyce ipucu veriyor. “Bir ekonomide para ve kredi politikasının varlığı ve etkinliği için bankacılık sisteminin belirli bir düzeye ulaşmış olması gereklidir. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında bankacılık sistemi henüz bu aşamaya ulaşmış değildi; ekonominin ihtiyaç duyduğu para ve kredi miktarını ayarlama yetki ve olanaklarına sahip bir kurum, Merkez Bankası dâhi kurulmamıştı. Ülke ekonomisi henüz parasallaşmamıştı” (Türkiye İş Bankası Tarihi, Kocabaşoğlu ve diğerleri, 2001,25). Bu açıklama bize bankacılıkla ilgili bir dizi soruya/sorunlu alana ait bilgi veriyor; “Bir ekonomide para ve kredi politikasının varlığı ve etkinliği için bankacılık sisteminin belirli bir düzeye ulaşmış olması gereklidir” ifadesi bankacılığın sanki tüm toplumlara ve tüm zamanlara özgü bir şey, bir gereklilik olduğu düşüncesinden hareket ediyor. Ama aynı açıklamada “Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında bankacılık sistemi henüz bu aşamaya ulaşmış değildi” ve “ülke ekonomisi henüz parasallaşmamıştı” ifadeleri, zorunluluğun her yer için geçerli olmadığı düşüncesini açığa çıkarıyor. Zamanlar arası dil üzerinden sorgulamaya devam edelim. 1920’li yıllar toplumun parasallaşmadığı yıllar olarak tanımlanırken, 1980 sonrası dönem Türkiye’de toplumun aşırı parasallaştığı bir dönem olarak vurgulanacak ve hatta bu dönemi tanımlamak için sıklıkla “finansal birikim rejimi” ya da “finans sermayesinin egemen olduğu yıllar” gibi ifadeler kullanılacaktır.
Nereden nereye!
Toplumsal ilişkilerin parasallaşmadığı bir düzenekten, parasallaştığı bir düzeneğe geçiş sadece bankacılığın değil, bir bütün olarak toplumsal ilişkilerin tepeden tırnağa değişmesi anlamına geliyor. Bu anlamda sorunu sadece öyküsel bir dilden hareketle değil, ama öyküsel dilin olanaklarından da yararlanarak daha kavramsal bir dil üzerinden kurmak gerekiyor. Cumhuriyetin çocuklarının olgusal dilinden hareketle Türkiye gerçekliği, Türkiye gerçekliğinden hareketle de bankalara ilişkin bilgiler edinilebilir. Başka bir ifade ile, teknik-uzmanlaşmış bir dil ile ilişkilerin oluşturduğu zenginliğin kavramsal dili arasında bir dizi içsel bağlantı yakalamak gerekiyor. Gerçekten de bu tarz bağlantılar sadece bankacılık olgusunu değil, Türkiye’de yaşanan baş döndürücü sosyal değişimi anlamamız için de önemli bir dizi ipucu verebilir.
Sevgili Derya Karakaş’ın çalışması, sadece Türkiye’de bankacılığın gelişimine ait zengin bir veri seti sunmakla kalmıyor, çok daha önemlisi olguların kavramsal bir düzenek içinde yerli yerine oturmasını sağlıyor. Çalışmasında Derya, tarihsel uğrak ile zaman içinde oluşmuş yapısal düzenekleri etkileşime sokarak, eşzamanlı kavramsal bir düzenek içinde analiz geliştirebiliyor. Kavramsal düzenek hazırlarken yazarımız iki düzlem üzerinden hareket ediyor, ilk elden ele alınan olgunun düşünsel düzeyde ele alınma tarzlarını sergiliyor, düşünsel farklılıkları işaret ederken aynı zamanda kendi konumunu da belirliyor, ama çalışmayı okuduğunuzda önemli bir noktayı görüyorsunuz, o da yazarın düşünsel farklılıklar içinde kendi konumunu tanımlarken olgusal dünyanın verilerinden hareket etmesidir. Derya Karakaş teknik-uzmanlık isteyen bir konu olan bankacılığa yaklaşırken, “bir ekonomide para ve kredi politikasının varlığı ve etkinliği için bankacılık sisteminin belirli bir düzeye ulaşmış olması gereklidir” ifadesinden hareket etmiyor. Toplumsal ilişkiler setinde para ve kredi ilişkilerinin ve dolayısıyla bankacılığın tarihsel süreç içinde açığa çıkan belirli bir toplumsal ilişkiler sistemine ait olduğundan hareket ediyor. Yani birikim sürecinden hareket ediyor. Yani kapitalistleşme sürecinden hareket ediyor. Derya Karakaş çalışmasını tanımlarken sorunu açık bir şekilde dile getiriyor; “Bu çalışmada kuramsal başlangıç noktası, analizin kapitalizmin temel özelliklerine dayandırılması gereğidir.” Kapitalistleşme süreci için gerçekten de para ve kredi ile bankacılık zorunlu uğraklardır. Ama bu uğraklar belirli aktörler tarafından gerçekleştirilir. Tıpkı yukarıda İş Bankası’nın kuruluş öyküsünde olduğu gibi. Yine İş Bankası örneğinde olduğu gibi, kapitalistleşme süreci içinde birikime bağlı olarak çocuk gürbüz ve kuvvetli ve hayırlı bir evlat olarak serpilip gelişecektir. Çocuğun gelişmesi aslında bir bütün olarak sermaye birikiminin ve birikimin taşıyıcı aktörleri olan kapitalistlerin gelişmesi anlamına geliyor. Derya bu noktada analizinin temel yönelimini belirliyor: “Bu çalışma, tarihsel bir süreci açıklamak için sınıf fraksiyonel yaklaşımdan yararlanmıştır.” Evet, sınıf fraksiyonları yani birikim sürecinde biçimlenen sermaye içi farklı nesnel çıkar konumlarından hareketle bankacılığın gelişim sürecini ele alıp incelemiştir. Yine yazarımızın belirttiği gibi, bu tarz bir ele alış “Türkiye’de devletin bankacılık sektörüne yaptığı müdahalelerin ana akım politik ekonomi analizlerinden farklı bir yorumunu mümkün kılmıştır.” Çünkü, Türkiye gerçeğinde finansal işleyiş banka çekişli bir düzenek üzerinden yürümüştür, ama bu düzeneğin temel belirleyeni de az sayıda holding biçiminde örgütlenen aile şirketleri olmuştur. Böylece elinizdeki çalışmada, tarihsel süreç ve aktörler fetişleşmeden dinamik bir düzlemde analiz ediliyor; “Henüz yeni gelişmeye başlayan burjuvazi gerekli sermaye birikimini sağladıkça, filizlenmekte olan holdingler finans sektörüne yönelmeye başladılar ve 1940’lardan sonra bankaların denetimini ele geçirerek, Türkiye’de ‘holding bankacılığı’ adı verilen oluşumu başlattılar.” Cumhuriyetin çocukları holdingleşen sermaye gruplarının ellerinde ve aralarında boy verip, gelişiyorlar. Birikim sürecinde sermaye gruplarının (holdingler) nesnel talepleri, Derya’nın kitabında ayrıntılı bir şekilde gösterdiği üzere, baştan itibaren “devletin” üzerinden, devletin yeniden biçimlendirilmesi dolayında gerçekleşiyor. Devletin gerçeklik içindeki konumlanması yazarımızın işaret ettiği gibi “sermayenin toplumsal ilişkilerinin sürdürülmesinde aldığı nesnel pozisyonlara” bağlı olarak sürekli yeniden biçimleniyor.
Derya Karakaş tarihsel uğraklardan geçerek analizini parasal ilişkilerin oldukça dinamik ve dinamik olduğu ölçüde birçok şeyin üzerini örttüğü yıllara, yani 1980’lere yönlendiriyor. Banka reformunun neden ve niçinlerini sermaye içi fraksiyonlardan hareketle, ama süreç içinde iki önemli katalizör olan devlet ve IMF dolayında ele alırken, sorunu zenginliği içinde analiz ediyor. Çalışmada, bankacılık gibi oldukça teknik bir alana ilişkin sermaye içi fraksiyonların talepleri, talepler arası çelişki ve uzlaşmalar olabildiğince ilk elden kaynaklar üzerinden ele alınarak sunuluyor. Banka reformu sürecinde sermaye fraksiyonlarının devlet ve IMF ile olan ilişkileri, küreselleşme olarak tanımlanan dünya ölçeğindeki işleyişin dinamikleri üzerinden analiz ediliyor. Yazara göre küreselleşme: “sermayenin büyüyen sınır-ötesi birikiminden başka bir şey değildir.” Türkiye’de egemen olan ulusalcı-kalkınmacı yaklaşımın gerçekliğe ilişkin belirlemelerinden tamamen farklı bir belirleme. Banka reformu, sermaye birikiminin belirli bir düzeye ulaşması ve dolayısıyla küresel genişlemesinin ihtiyaçları dolayında bazı sermaye kesimleri için bir zorunluluk haline gelmiştir. Bu zorunluluğu yaşayan sermaye kesimleri devlet içinden/üzerinden ihtiyaçlarını yaşama geçirecektir. Yazarımızın çok daha anlamlı ifadesi ile “yerel birikim süreçlerinin küresel süreçle değişik şekillerde entegrasyonu, konjonktürel bir sınıfsal güç dengesi üzerinde gerçekleşmiştir.” Banka reformu sürecinin sermaye fraksiyonları üzerinden açıklanma çabası, beraberinde sermaye gruplarının bu süreçteki farklılaşan konumlarını önemli kılacaktır. Bu çalışmanın en önemli katkılarından biri banka reformu sürecindeki sermayelerin belirli bir sınıflandırmaya tabi tutulmasıdır. Zengin bir veri setinden hareketle, sermayeler kendi içinde ilkel birikimciler ve dinamik birikimciler olarak sınıflandırılıyor. Sınıflandırma sermaye birikiminin kaynağı ile devlet ve IMF arasındaki dinamik ilişkilerden hareketle gerçekleştiriliyor. Olguların kavramsal bir dil ile konuşmaya başlamasına yol açan bu sınıflandırma, ‘finans korumacılık’ olarak tanımlanan sermaye-devlet ilişkisi üzerinden açıklanıyor. Yazarımıza göre Türkiye’de 1980 sonrası dönemde, ‘finans korumacılığı’ olarak adlandırdığımız bir süreçle devletin pek çok sermaye kesimini beslediği bir düzenek açığa çıkmıştır. Finans korumacılığı olarak tanımlanan süreçte, liberal analizlerin işaret ettiğinin aksine, “1980’lerin ortalarından sonra, özellikle de 1989’da sermaye hesabının serbestleştirilmesiyle, en büyük müşterisinin bankalar olduğu kamu borçlanma politikası, finans kapital için bir korunma kaynağı haline geldi. Bankalar, yabancı kredileri ve diğer mevduatları devlet tahvillerine yatırarak bundan emsalsiz kazançlar elde ettiler.” Finans korumacılığı sermayeler için bir dizi olanak anlamına gelmekle birlikte, bu düzenek uzun süre devam edememiştir. Sürecin sona ermesi aynı zamanda sermayeler arasında rekabetin artmasına neden olmuştur. Rekabet süreci uluslararası dinamiklerle birleşince bazı sermayelerin kazanmasına bazılarının ise kaybetmesine neden olmuştur. Sermayelerin para-sermayeyi kontrol etmelerine olanak sağlayan bankalarını kaybetmeleri, sürecin en önemli belirleyeni olmuştur. Neredeyse ilk kaynaklardan ayrıntılı bir şekilde anlatılan, bankacılık sektörünün dönüşümüdür. Anlatılan bu öykü bize sermayedarlar ve aynı zamanda çok daha önemlisi sermaye yapısına ait oldukça önemli ipuçları sağlıyor. Derya tüm çalışmada kullandığı net üslubu ile işaret ettiği üzere; “banka reformunun arka planında, makroekonomik dengelerin sağlanması ve sektörde gözetim ve denetimin arttırılmasından ziyade, sermaye fraksiyonları üzerinde dönüştürücü bir etki doğuran sınıfsal bir süreç yatmaktadır.” Bu nedenden dolayı da “banka reformu, bir bütün olarak Türkiye’de sermayenin yeniden yapılanmasına hizmet etmiştir.” Yaşanan gerçekliğin zenginliğinden kavramsal düzeneklere yönelme bu çalışmanın önemli bir özelliği.
Çalışmanın bir diğer özelliği ise daha kişisel. Çalışmanın tümü elime geçip okuduğumda çok heyecanlanmıştım. Heyecanlanmıştim, çünkü derslerde kullanmaya çalıştığım kavramlar olgulardan beslenip canlı-kanlı hale gelmişlerdi ve çok daha önemlisi kendilerini daha iyi ifade edecek yeni kavramlarla buluşmuşlardı. Çalışmanın zenginliği olan bu dil, aynı zamanda hoca-öğrenci ilişkisinin tek taraflı bilgi akışını değiştirmişti. Bu çalışma bana çok şey öğretti, öğrencimden çok şey öğrendim. Çalışmayı güzel kılan bu iki taraflı akışı içinde barındırması. Hiç kuşkusuz iki taraflı akış bu çalışma ile çok daha fazla dinamik hale gelecek. Çalışmanın olgu ve kavramlar arasındaki açık-uçlu eklemlenmeleri bir dizi soruya yanıt vermekle birlikte, yeni soruları gündeme getiriyor, yeni çalışmaları davet ediyor.
Sonuç olarak çalışma, “Bismillah” denilerek başlanan işin, tarihsel süreç içinde cumhuriyetin çocukları olan bankalara “bu çorak muhitte” bakmak ve büyütmenin ne kadar zor olduğunu bizlere gösteriyor. Ama şunu da gösteriyor çocuklar şimdi gürbüz ve kuvvetli. Bankaların toplumun tümü için “hayırlı evlatlar” olup olmadığına da siz okurlar karar vereceksiniz.

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

Sabit Sayfalar

Kategori

August 2009
M T W T F S S
« Jun    
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
31  

Son Yorumlar

konut projeleri on
fuat ercan on
on
fuat ercan on Yeniden Merhaba!
Diyar Saraçoğlu on Yeniden Merhaba!
%d bloggers like this: