Fuat Ercan

Posted on: August 15, 2009

İmparatorun Terzileri Krizi Açıklarken
Fuat Ercan

İleri Dergisi, sayı 4, 2001


Giriş:
Daha önce Doğu Asya’da, özellikle Güney Kore’de açığa çıkan kriz üzerine çalışmalar yapmıştım. Güney Kore’deki krizi açıklama biçimleri ile günümüzde Türkiye’de açığa çıkan krizi açıklama biçimleri arasında önemli bir dizi yöntemsel benzerlikler var. Ancak bu benzerlikler, sorunu anlamamızdan daha çok anlamamamıza yol açıyor.
Yöntemsel olarak yapılan temel hata, krizin, daha çok açığa çıkış biçiminde ve anında yoğunlaşmakta yatar. Oysa kriz, belirli bir zamanın belirli bir anında ve genellikle parasal değişkenler dolayında açığa çıkar. Soruna an değil de süreç ve süreçte belirleyici olan yapısal değişkenler dolayında baktığımızda, krizi anlama ve açıklama çabası değişecek ve krize yol açan yapısal ve toplumsal nedenlerle, bu nedenlerin süreç içinde aldığı biçimler önem kazanacaktır.
Bu noktada sorulacak soru, krizin nasıl açığa çıktığı sorusunun yerine, çok daha önemli bir soru “krizin kimin krizi” olduğu sorusudur. Bu soruya anlamlı cevap verdiğimizde krizin nasıl açığa çıktığına daha sağlıklı cevaplar verebiliriz.
Kriz, Kapitalizmin Krizi
Konuşma süresince dile getireceğim temel argümanımı kısaca açıklamak istiyorum. Türkiye’de sıkça açığa çıkmaya başlayan kriz, kapitalizmin krizidir. Bu genel vurguyu biraz daha açacak olursak, bugün yaşanan kriz aslında, Türkiye’deki sermaye birikim tarzının dünya ekonomisiyle bütünleşme sürecine dair bir krizdir.
Bu süreci iyi anlayabilmek için, uzun zamandır göz ardı edilen, kapitalizmin temel dinamiklerini yeniden gündeme almak ve özellikle Türkiye’de sermaye birikiminin dünya ölçeğinde işleyen sermaye düzeneğine eklemlenme biçim ve tarzlarını sorgulamamız gerekiyor. Bu anlamda yaşanan krizin kapitalizmin krizi olduğu yönündeki genel ve soyut vurgudan sonra, geç kapitalistleşen bir ülkede sermaye birikim mekanizmasına ve çok daha önemlisi bu mekanizmanın Türkiye’de gerçekleşme tarzına bakmamız gerekiyor.

Bu süreci iyi anlayabilmek için, uzun zamandır göz ardı edilen, kapitalizmin temel dinamiklerini yeniden gündeme almak ve özellikle Türkiye'de sermaye birikiminin dünya ölçeğinde işleyen sermaye düzeneğine eklemlenme biçim ve tarzlarını sorgulamamız gerekiyor. Bu anlamda yaşanan krizin kapitalizmin krizi olduğu yönündeki genel ve soyut vurgudan sonra, geç kapitalistleşen bir ülkede sermaye birikim mekanizmasına ve çok daha önemlisi bu mekanizmanın Türkiye'de gerçekleşme tarzına bakmamız gerekiyor.

Bu farklı düzeyler birbirlerinden ayrık/soyut alanlar değildir. Bu sebepten her birinin sağlıklı analizinin yapılabilmesi için, diğer düzeylerle bağlantılarının kurulması gerekir. Ancak tüm bu bağlantılar sağlıklı analize dahil edildiğinde, krizin Türkiye’deki sermaye birikim tarzının, küresel kapitalizmle bütünleşme eğiliminde olan kapitalistlerin krizi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Soruna böyle yaklaşıldığında krizin sahipleri ile krizin maliyeti arasındaki ilişkiyi daha iyi yakalamış oluruz. Kriz, yapısal olarak sermaye birikim tarzının dönüşümüne ilişkin dolayısıyla sermayenin krizi olurken, krizin maliyeti sosyalleşmekte. Krizin maliyetinin sosyalleştirmek için, egemen olan kriz senaryo yazarları (imparatorun terzileri) krizin açığa çıkış tarzı üzerinde yoğunlaşarak, krizi daha çok yönetim krizi ya da yine bu anlama gelecek hortumlama dolayında açıklanmakta.
Sermayenin krizi dediğimiz anda, sermaye kavramını özellikle neo klasik iktisatçıların dile getirdiği gibi fiziksel ve parasal araçlar toplamı olarak yani bir “şey” olarak ya da bunları karşılamak üzere ifade edilen tamamen ekonomik göstergelerin işaret ettiği bir olgu olarak tanımlamıyoruz. Sermaye birikimi, radikal ve Marksist analizlerin sağlıklı bir şekilde ifade ettiği gibi, toplumsal ilişkiler toplamından oluşur. Kâr, faiz, döviz ve ücret, sınıf ya da sınıf içi ilişkilerin açığa çıkış biçimleridir.
Kapitalist toplumlarda kriz genellikle parasal değişkenler dolayında açığa çıkar. Karl Polanyi’nin dile getirdiği gibi kapitalist toplumdaki çelişkiler, “Hiç bir yerde çelişki, parasal alanda olduğu kadar keskin, aynı zamanda da bilinçsiz değildir.” Ama bu bilinçsizlik hali bir dizi toplumsal ilişkinin ve dolayısıyla çelişkilerin yoğunlaşmasına neden olur.
Kriz, beraberinde verili toplumsal ilişkilerin de krize girmesine yol açar. Bu anlamda belki de günümüzde krize ait söylenecek en önemli şey; artık Türkiye’deki sermaye birikimi oluşumu önemli ölçüde küreselleşen kapitalizmin dinamiklerinin etkisinde kaldığı için, krizin bu kadar yoğun yaşanmasıdır. 15 günde 15 yasanın çıkarılması da bu yoğunlaşmanın bir ürünü.
Fakat bana göre ilk açıklama, yaşadığımız kriz, Türkiye’deki içe yönelik sermaye birikim stratejisinin, uluslararası alana geçiş aşamasında açığa çıkan bir krizdir. Fakat krizin anlaşılması için, Türkiye’deki sermayenin uluslararasılaşan yanları ile uluslararasılaşamayan yanları arasındaki dinamiklerin yoğunlaştığı ve yoğunlaşan dinamiklerin etkisi altında kalan bir toplumsal ilişkiler alanında olduğumuzu görmemilazım.
Krizi Anlamamızı Önleyen İmparatorun Terzileri
Krizin neyin krizi olduğunun tanımını yaptıktan sonra, son zamanlarda bizi, Türkiye üzerine konuşan insanları, iyice rahatsız eden şu vurguyu yapmak gerekiyor: Krizi anlamamızı önleyen, krize ilişkin bilgileri bize aktaran imparatorun terzileridir. İktisatçılar içinden çıkan ve medya ile sermaye arasında uzmanlıklarını oldukça iyi bir şekilde sunan bu mesleğin sahipleri, mesleklerinde ilerlemelerinin biricik koşulu piyasanın (imparator) ne kadar etkin ve faydalı olduğu mitini yeniden yeniden bizlere, kitlelere anlatmaktan geçiyor.
Piyasanın mitleştirilmesi süreci aynı zamanda piyasa ile piyasa dışı arasında bir ayrımın varlığına neden oluyor ki, bu ayrım beraberinde kendi kendine iyi işleyen bir piyasa ile bunun dışında olumsuzluklarla dolu politika ya da toplum kavramlaştırılmasına yol açıyor. Piyasanın iyiliğine dair sürekli allı morlu elbiseler diken bu terziler için, bu elbiseleri kirleten temel olgu piyasanın dışındaki gerçeklik yani toplum ya da politik dinamiklerdir. Hele hele bir de azgelişmiş toplumlardaki piyasalardan bahsediyorsak, çok daha ilginç sonuçlar açığa çıkıyor. Bu toplumlardaki insanlar ve bu insanların oluşturdukları piyasa dışı kurumlar nedense hep vurgun, hep hortumlama ve hep politik olanakları kötüye kullanma eğilimindeler. Bu toplumlarda piyasanın başına ne geliyorsa hep bu dinamiklere yol açan insanlardan geliyor. Ne kadar ilginç değil mi?
Krizin yoğunlaştığı dönemlerde, imparatorun terzileri, bazıları bunlara televoleci iktisatçı diyor, daha önce yaptıkları açıklamalara uymayan gerçekliklerle yüzleşir yüzleşmez bir süre şaşkınlık geçiriyorlar, ama kısa sürede bu insanlar tüm gerçeğe uymayan açıklamaları unutarak yeniden ‘kriz yönetimi’ adı altında öğütlerine devam ediyorlar.
Nedenler Değil Sonuçlar Tartışılıyor
Bu soru çok önemli olmasına rağmen üzerinde pek fazla durulmuyor. Genellikle kriz dönemlerinde, krize neden olan değişkenlerden çok, sonuçlar üzerine gidilir. Bu önemli bir yöntemsel hatadır. Yani daha çok parasal değişkenler (faiz oranları yükseldi, Türk parasının değeri düştü gibi) Ve nedenlere değil sonuçlara bakıldığı ölçüde de krize ilişkin analiz uzun erimli analiz olmaktan çıkar. Daha çok kısa erimli bir çerçevede sorunlar anlamaya çalışılır.
Bunun en kötü dile getiriliş tarzı, Ecevit eğer Cumhurbaşkanı ile olan tartışmasını medyaya açıklamasaydı kriz çıkmayacaktı türünden tutun da, son iki üç sene içindeki uluslararası sıcak paranın girişi, ya da dış ticaret açığı gibi çok kısa erimli analizlerdir. Bu tür analizlerle krizin gerçek anlamda hem nedenlerini göremeyiz hem de nedenlerinin süreç içindeki açığa çıkma biçimlerini göremeyiz.
İkinci bir hata, metodolojik bir hata ki bunu muhalif kampta olan ve krizi daha yapısal değişkenlerden yola çıkarak açıklamaya çalışan kesimlerde de görüyoruz. O da krize bakarken krizin etkilediği ve etkilendiği sosyal gerçekliği finans dünyası, reel ekonomi gibi ayrımlar yaparak açıklamak. Zaten bu analizin kısa erimli olması ve sadece sonuçlarla ilgilenmesi zorunlu olarak krizi açığa çıkış biçimi olan parasal değişkenlerle tarif etmemize neden olur.
Bu da bütüncül bir ekonominin, sermaye birikiminin, toplumsal yapısının bütünlüklü bir analizi yapılması gerekiyor. İmparatorun terzileri ise bize başka bir öykü anlatıyor. Öyküye göre, sanki sermaye birikimi sürecinde parasal değişkenler ayrı bir dünya, reel değişkenler ayrı bir dünya ve bu iki ayrı dünya arasındaki apayrı gerçekliklerle karşı karşıyayız. Halbuki böyle bir şey yok. Marks’ın haklı olarak dile getirdiği “Oysa üretken sermaye düzeyinde başlayan bir kriz, etkilerini sermaye ve para piyasalarında açığa çıkarır. Bununla birlikte, tüm krizler kendini ilk bakışta basit bir parasal kriz olarak gösterir” vurgusunu yeniden düşünmemiz gerekiyor.
Sermaye birikimi süreci bütünlüklü bir şeyse eğer, üretken sermayenin oluşum hareketleri ile dolaşım sermayesinin hareketleri arasındaki ilişkiyi yakalamak gerekir. Doğrudur; sermaye birikim sürecinin belirli bir aşamasında, dolaşımdaki para sermaye üretimden yer yer kopuşlar yaşayabilir. Zaten krizin başlama noktası, üretken sermaye formasyonundan para sermayeye geçişin hızlandığı dönemdir. Bu tür eğilimler genellikle belli bir sermaye birikim yapısından başka bir sermaye birikim yapısına geçiş anlarında açığa çıkar. Bu eğilimi, sıcak para ve finans sektöründe yaşananlardan hareketle değil, yapısal nedenleri ile anlamalıyız. Örneğin, son günlerde gazetelerde “faiz oranları yükseldi, borsa düştü” gibi muazzam açıklamalar var. Oysa Türkiye’deki üretken sermaye donanımı bir ayda %7’lik bir gerileme yaşadı. Bu gazetelerde ancak minnacık bir haber olarak yer aldı.
Demek ki, bu imparatorun terzileri dediğimiz kişiler, öyle bir kıyafet dikiyorlar ki sizi, sistemi, kapitalizmi anlamaktan yoksun bırakıyorlar. O zaman krizi anlamadan önce bu imparatorun terzilerinin diktiği, yanlış algılamaya yol açan kıyafeti ortadan kaldırmamız gerekiyor ki, ne olduğunu görelim; piyasa ne, kapitalizm ne?
Krizi Sadece Parasal Değişkenlerle Açıklama Hatası
Üç tane kriz açıklama yönelimi vardır.
Birincisi, krizi tamamen parasal değişkenlerle açıklamak. İşte sıcak para girdi deniyor, faiz oranları yükseldi, döviz kuru değerlendi, deniyor; spekülatif hareketlerden, varlık fiyatlarındaki muazzam artışlardan bahsediliyor ve sonuç olarak buradaki hareketlenmelerden yola çıkılarak kriz açıklanıyor. Yani kısa erimli daha çok finans sektörüne ait veriler değişkenlerden hareketle kriz açıklanıyor. Bu aslında Güney Kore, Brezilya için falan yapılan açıklamalara çok uyuyor. Dünya Bankası, IMF patentli uluslararası terzilerin önem verdiği açıklamalardan biridir bu.
İkincisi, krize dair yapısal, bütünlüklü süreçler yerine, yapıya içkin olan siyasal yönetim ve siyasal bürokrasi açıklamaları, yani kötü yönetim. Sanki Türkiye’deki krizin nedeni, politik kamusal alanın kötü kullanılması. Ve kötü kullananlar da siyasetçiler. Böylelikle siyasetle piyasa arasında bir ayrım yapılarak aslında içkin olarak şöyle söyleniyor: Aslında kendi başına bırakılsa pazar iyi gidecek ama lanet olası politikacılar, parlamentoda karar alıcılar öyle bir kötü yönetiyor öyle bir eş dost kapitalizmi yaratıyor, öyle bir patronaj sistemleri var ki, toplumda varolan verili kaynakları etkin kullanmamaya yol açıyor.
Ve burada belirleyici olan neden, krizin bütünlüklü açıklaması yerine, daha çok o ülkede uygulanan devlet ve hükümet politikalarına yükleniliyor. Yani Brezilya politikacıları ya da halk çok vurguncu, hortumlayıcı, Güney Kore’deki öyle, Türkiye’deki öyle. Bu tür açıklamalar neden değil de sonuçlara ve sonuçları da bütünsellikli değil kısmi şekilde açıkladıkları için, sadece krizi anlamamızı önlemiyorlar. Bu tür toplumlardaki insan psikolojisini de çok sevimsiz bir yere koyuyorlar. Tabii ki kötü yönetim çok çok önemli, ama kötü yönetimi yani hükümet ve kamusal alanın kullanılma tarzını belirleyen, o alanda varolan insanların varlığı değil, o insanları öyle davranmaya iten zaten sistemin bütünlüklü yapısı. Bunun açığa çıkartılması gerekiyor.
Yine ikinci ampirik olay yönelimli analizlerde, genellikle daha donanımlı olan iktisatçıların yaptığı bir şey, dünya piyasası ile bütünleşirken ya da uluslararasılaşma sürecine eklemlenirken aşamaların yanlış yapıldığı. Yani Türkiye’deki finansal liberalizasyonun hangi aşamalardan geçtiği yönündeki vurgudan hareketle, aslında şu şu aşamalar atlanarak şu şu aşamalara geçildiği için olumsuz sonuçlara yol açtı. Yani gerek ticari liberalizasyon gerekse finansal liberalizasyon başarısız olduğunda, bu başarısızlık sisteme içkin bir şey olduğu için değil, yine politik karar alıcıların uygulamada zaman tercihlerinin yanlış olduğu yolunda bir açıklamaya gidiyorlar. Bu da çok eleştirilmesi gereken bir şey.
Kaynak Aktarma Mekanizması Olarak Kamu Bankaları
Kamu Bankaları aslında kaynak aktarma işlevi görüyorlar, sermeye birikim sürecinin başlarında bu işlevi yerine getirdiği gibi küresel kapitalizme açılışın başlarında donanımsız olan sermaye gruplarına kaynak aktarma işlevi daha belirleyici hale gelmiştir. Bu işleyiş bizzat kapitalizm, pazar ve sermaye birikim mekanizması ile ilişkilidir. Bu ilişki doğru konmadığı ölçüde sorunu doğru anlamamız mümkün değil. Bu yüzden kamu bankaları bugün hortumlama denilen konumda belirli gruplara bu sermayenin belirli alanlarına, belki palazlanmış olanlara belki de palazlanmamış olanlara kaynak aktarıyorsa, o zaman kaynak aktarmanın nedenlerini sorgulamak gerekiyor. Bu tarihte hükümet edenler, hadi şuna şu kaynağı aktaralım dedikleri için olmuyor.
Ve dikkat ederseniz. 1980 sonrası Türkiye’deki sermaye sahiplerinin uluslararasılaşma kaygıları açığa çıktığından, yani daha fazla sermaye birikimine ihtiyaç duydukları dönemde kamu bankaları ve devletin borçlanma gereği hızla artıyor. O zaman neden ve sonuç arasındaki mekanizmayı hızla gündemimize almamız gerekiyor.
Krizin Tek Nedeni IMF Mi?
Bir üçüncü hatalı bakış da krizin nedeni olarak IMF’yi göstermeleri. Bu sefer de muhalifler kısa erimli bir açıklama yapıyor. Sanki krizin nedeni IMF ve Dünya Bankası. IMF ve Dünya Bankası’nın uygulamaya soktuğu 99’daki Yapısal Uyum Programı krizin nedeniymiş gibi gösteriliyor.
Kriz süresince krizi anlamak için uluslararası kuruluşlar ve bunların uygulamaları çok önemli. Ama bu kuruluşların bir ülkeyle ilişkiye girdiği, o ülkeyle bağlantı kurduğu dönemleri anlamamız gerekiyor. Hangi dönem IMF hangi ülkeye ne gibi önerilerde bulunuyor dediğimizde ve böylelikle krize giriyor, işte IMF gidiyor, gündemi belirlemeye çalışıyor. Yani uluslararası kapitalizmin güvenlik mekanizması olan bu uluslararası kuruluşlar devreye giriyorlar. Sistemin bütünlüklü hattının kopmasını önlemeye çalışıyorlar.
Bu anlamda yine krizin nedenini IMF ve Dünya Bankası’na özellikle IMF’ye bağlamak doğruyu içermekle birlikte krizin bütünlüklü açıklamasını önleyen bir yapısı varmış gibi geliyor. Dünya Bankası başkanının 1998 Güney Kore krizi sonrasında yaptığı açıklama: Aman dikkat edelim, kriz bölgesel kalsın. Dünyaya yayılmasın. IMF ve Dünya Bankası’nın işlevi tam da burada açığa çıkıyor. Tabii burada da kriz çıktığında dünya ölçeğinde işleyen kapitalist mekanizmaları hızla yeniden inşa etmeye yöneliyorlar.
Mesela Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı’nın arkasında yatan Türkiye’deki sermaye birikimi ile uluslararası sermayenin çok daha güçlü bütünleşmesini sağlamak ya da onu zorunlu kılmak. Bu süreçte oyunun kuralları bunlar. Bu kurallara uyulacak. Ama IMF’nin gelip bu kuralları bize söylemesinin başlı başına nedeni IMF’nin kendisi değil, yine Türkiye’deki sermaye birikim modelinin 1980’lerden sonra açığa çıktığı dünya ekonomisi ile bütünleşme zorunluluğu yaşadığı döneme ilişkin bir olay.
Küresel Sermayenin İki Yolu
Birbiriyle ilişkili ve birbiri üzerinde etkileri olan iki farklı boyut ve dinamikler var. Bir; küresel kapitalizm bir zorunluluk haline geldi, bir gerçeklik haline geldi. 1970’lerden itibaren kapitalizmin altın yılları bittiğinde, merkez kapitalist ülkelerde, özellikle de Amerika’da aşırı ısınan sermaye kendisine yeni değerlendirme koşulları ararken iki yol açığa çıktı.
Bir, dünyanın belirli bölgeleri ki o da o bölgelerin kendi donanımlarından kaynaklanır, küresel sermaye oralara aktı, buna doğrudan yatırımlar diyebiliriz. Para sermaye oraya girdiği zaman ya da uluslararası borçlanma gündeme geldiği zaman o para sermayenin karşılığı o ülkelerde yatırım yapıldı. Bunun en ilginç örneği Güney Kore. Yani Güneydoğu Asya’da olup bitenler.
Küresel sermayenin küresel düzeyde yeniden değerlenmesinin ikinci biçimi ise daha çok farklı ülkelerde gündeme gelen üretken sermayeden çok para sermaye, yani faiz getirisini kullanma adına yapılan bir hareketle açığa çıktı.
Merkez kapitalistler arasında ya da erken kapitalistleşmiş ülkelerin küreselleşen bir ekonomideki temel tercihleri bu anlamda sermayelerini değerlendirmek için, bir, üretken sermaye yatırımlarına yöneltti. Bu dünyanın çok kısıtlı bir alanında gerçekleşti İki, çok daha fazla, üretken sermaye donanımını arttırmak isteyen ve dünya çapında üretken sermayenin döngüsüne katılmak isteyen ülkelere de para sermaye olarak gitti. Yani iki tane mekanizma var.
Şimdi bu iki mekanizmayla, azgelişmiş ülkelere eklemlenme tarzına bağlı olarak da kriz farklılaşıyor. Yani Güney Kore’nin krizi ile Türkiye’nin krizi çok farklı. Güney Kore’deki kriz, daha çok üretken sermayenin aşırı birikiminden, aslında kapitalizme içkin olan başarısının ürünü olan bir krizdir ama Türkiye, Brezilya, Meksika gibi ülkeler ise daha çok dünya ölçeğinde işleyen sermaye mekanizmasına para sermaye dolayısıyla eklemlendiği içindir.
Demek ki aslında, kapitalizm başarılı olduğunda da kriz çıkar başarısız olduğunda da kriz çıkar. Yani kapitalizm başarılı konumunda da krizle karşılaşmak zorundadır. Bunun nedeni aşırı birikim olabilir, aşırı üretim olabilir, eksik tüketim olabilir. Başarısız olduğunda da kriz çıkar. Zaten başarısız olduğunda bir azgelişmiş ülkenin başarısızlığı bağımlılık yapısından kaynaklanan üretken sermaye donanımının yetersizliği ve bu üretken sermaye yetersizliğini aşmak için dışardan para sermaye germesinin hızlanması nedeniyle kriz açığa çıkar. Yani bu vurguyu çok iyi yapmak gerekiyor.
24 Ocak Kararları Referans Noktası Olmalı
Genel eğilim olarak böyle koyduğumuz vakit Türkiye açısından krizi nasıl tanımlayabiliriz? Türkiye’nin 1979’daki 24 Ocak Kararları’na geçiş süreci bizim için önemli bir referans olmalı, çünkü 1979’daki kriz, yani döviz krizi olarak kendini açığa çıkaran kriz, aslında Türkiye’deki kapitalizmin hem bir başarısıydı hem de bir başarısızlığıydı.
Başarısı şuydu; gerçekten dayanıklı tüketim malları üretmeye yönelik, içe yönelik sermaye birikimi dediğimiz aşamayı çok hızlı tamamlamıştı. O dönemin TÜSİAD raporlarına baktığımızda görüyoruz ki dayanıklı tüketim malları dolayısıyla pazardaki payı, pazar imkanlarını en iyi kullanan ve tüketen ülkelerden biri Türkiye’dir. Küresel sermaye yatırımları belirli ölçüde bu dönemde gündeme geldi. Ve artık Türkiye’deki sermaye birikimi için, az sayıda sermaye grubu için -genel olarak zaten Marksist analizde genel bir sermaye kavramı yoktur, sermaye içindeki farklı bileşenler ve onların işlevlerine göre tanımlamaları vardır ve birikim süreci içinde farklılaşan sınıf içi ilişkiler bakmak gerekiyor.-
1979’a baktığımızda, üretken sermaye donanımı ve ülke içinde dayanıklı tüketim malları konusunda uzmanlaşan belirli sermaye grupları, az sayıdaki sermaye grupları, üç tane zorunlulukla karşılaştı.
Bir, dayanıklı tüketim malların ülke içinde piyasada artık boom noktasına ulaşması sonucu yeni pazarlara ihtiyaç çıktı. İkincisi, ama çok daha önemli olan, kapitalizm için anlamlı olan, artı değeri yaratma kapasitesini daha yukarılara çıkartmak için ara ve sermaye malları üretmek zorundaydı. Bu ihtiyacı hissediyordu. Bu ihtiyacın gerçekleştirilebilmesi için de yeniden sermayenin daha fazla sermaye donanımına ihtiyacı vardır. 1980’de sermayenin ihracata yönelik sanayileşmeye geçmesinin en önemli özsel, yapısal nedeni budur. Ama bu yapısal nedenin bu sefer zorunlu bir sonucu da, ara ve sanayi malları üretmek istiyorsa bir ülkedeki üretken sermaye yapısı, ister istemez daha yoğun ve ileri teknolojik ara mal girdisi kullanmak zorundadır. Bunun için de dövize ihtiyaç vardır. Dövize ihtiyaç olduğu zaman da ülkenize ait zenginliklerin daha fazlasını satmak zorundasınız.
Bu bazı ülkeler için sadece emekleri var emeklerini satıyorlar, bazı ülkeler doğal kaynaklarını satıyorlar. Ama bir şeyleri satmak zorundasınız. Bu birinci yöntem.
İkincisi de, sermaye birikim sürecinin Türkiyesi için ithal ikamecilik bir başarı dedik ama bir de başarısızlık ve zorunluluğu açığa çıkardı. 1980’lere kadar Türkiye’deki sermaye sahipleri, az sayıdaki holdingleşen sermaye, ülke içinde yaşaması için kontrol edilebilir bir alan vardı.
Ama artık dünya kapitalizminin alanına çıktıklarında kendilerinin doğrudan kontrol edemedikleri, belirli güçlerin belirleyici olduğu, hiyerarşik bir güç ilişkisine girmiş oldular. Hiyerarşik güç ilişkisine girince ne yapacaklar, kendilerini daha donanımlı kılacaklar. Kendilerini daha donanımlı kılmalarının iki yolu var. Bir, daha fazla artı değer üretecekler. İki, daha önce ülkede yaratılan kaynaklara daha hızlı ulaşmaya çalışacaklar.
1980’lerden 1990’lara kadar bu ikisi de zaten gerçekleşti. Bir, 12 Eylül askeri darbesi zaten ücretlerin üzerinde baskı uyguladı. İşte 80’den 89’a kadar Türkiye’de reel ücretler düştü. İşçilerin sendikal mücadeleleri bastırıldı. Az da olsa teknolojik gelişme sağlandı.
Bu artı değeri yaratma mekanizmalarına ilişkin ama bir de kaynak yaratma, kaynak aktarma mekanizmaları çok belirleyici oldu.
O da bildiğiniz gibi sermayenin üzerindeki vergileri azaltma eğilimi. İkincisi, bankerzede krizi her zaman dile getirilen şeydir. Bunlar kaynak aktarma mekanizmalarıydı. Keynezyen anlamda sızıntıları toplayarak belirli sermayenin ve grubun eline, özellikle banka sermayesine aktarma mekanizmasıydı. Üçüncüsü, hiç kuşkusuz ki, ihracata yönelik sanayileşmenin en önemli özelliklerinden bir tanesi, ihracata yönelen gruplara doğrudan ihracatı teşvik kredisi verildi.
Ve bu sistem ile Türkiye’nin sermaye donanımı ve sermaye donanımı karşısında sermaye kesiminin davranış kalıpları, 80’den 89’a baktığımızda, ihracata yönelik sanayileşme ile GSMH içinde bir artış eğilimi gözlendiğini görüyoruz. Ama bu artış üretim sürecindeki teknolojinin çok hızlı artması, emeğin kalitesinin artması gibi sermayeye maliyet olacak alanlarda değil, verili kapasitesini çok yoğun kullanan bir ekonomi dinamizm kazandı. Ve bu süreç 89-90’a geldiğinde artık tıkandı.
Esas Türkiye’deki sermaye birikiminin, gerçek anlamda uluslararası sermaye birikim süreçleriyle eklemlenme ihtiyacı ya da zorunluluğu 89’da 32 sayılı kararla alındı. O zaman da pupa yelken kendilerini dünya piyasasında bu güçler ilişkisinde eşiksizlikler içinde buldular.
Krizin Başlama Noktası
Krizin başlama noktası tam da bu dönemde kendi ülke içindeki kaynak aktarma mekanizmasının yetersiz olduğunu gören sistemin temel mantığı hızla dışarıda varolan para sermayeyi, sıcak para ya da spekülatif parayı ülkeye çekmeye başladılar. Ülkeye çekmeye başlandığı anda daha önce sermaye birikiminin ulusal sınırlarda gerçekleşmesine özgü döviz kuru, faiz haddi gibi, özellikle ülkenin diğer ülkelerle ilişkisini tanımlayan döviz kuru sistemi birden değişti. Birden bütün fiyat hareketleri ulusal düzeyde belirlemeler yerine uluslararası düzeyde belirlenen güç ilişkilerinin açığa çıkarttığı bir yerde oluştu.
Fakat bu süreci anlarken bana kalırsa, özellikle sermaye birikimi açısından baktığımızda, sermaye birikiminin aktörleri bütün sermaye grupları için eşit anlamda olumsuzluk anlamına gelmiyor. Bu açılımı zaten zorunlu kılan belirli az sayıda sermaye grubu, dünya piyasasına bu kadar hızlı girmekten olumlu yönde etkilendi ama diğer yandan ekonominin tümüne baktığımızda daha donanımlı uluslararası sermaye ve meta hareketleri Türkiye’deki üretim yapısının altyapısını gittikçe tahrip edecek bir boyuta ulaştı.
İşte o zaman tasarruf sahipleri, özellikle sermaye sahipleri, üretken sermayenin getirisi, ki uzun erimli bir karar alma yerine, daha çok para sermayenin kısa erimli faiz getirisi üzerinden bir yönelime gitti. Aslında burada hükümetin kamu bankaları kanalıyla kaynak aktarması olsun, kamu borçlanma gereğinin büyük miktarlarda artmasının arkasında, yeniden uluslararası düzeydeki sıcak para sermayeyi ulusal para sermaye kanalıyla devletin sermaye birikimini hızlandırmak amacıyla, bilinçli ya da bilinçsiz, belirli sermaye grubuna kazandırmak için bir kaynak aktarma mekanizmasıdır.
Devlet Vergi Değil, Borç İstiyor
Devlet kendi varoluşunu yeniden yeniden sürdürebilmek için eskiden kaynağı vergi iken kendi varoluşunu yeniden sürdüremediği noktada daha çok bir kaynak aktarma mekanizması borçlanmaya yöneldi. Yani siz bana vergi vermeyin, borç verin dedi. Bu çok çok önemli bir dönüşümdü. Böyle olduğunda da ister istemez üretken sermaye donanımı gittikçe olumsuz bir sürece girdi.
Yılmaz Akyüz’ün dile getirdiği bence anlamlı bir şey, yatırımsız kârlılık dediği bir kavram var. Yani kâr olduğu halde yatırımın olmadığı bir sistemden bahsediyor. Kâr elde ediliyor ama yatırıma yönelinmiyor. Paraya yöneliyor. Bu 1980’lerden günümüze kadar baktığımızda gerçekten sermaye kesiminin kârlılık mark-up oranı hep %30’ların üzerinde olmuştur. Ama aynı sermaye kesiminin yatırımlarına baktığımızda aynı düzeyde gerçekleşmediğini görürüz. Yani kârların yatırıma dönüşmediğini görüyoruz. Kârların yatırıma dönüşememesinin arkasında yatan şey ise, ulusal düzeyde sermaye birikim mekanizmasını gerçekleştiren aktörlerin, yani sermaye kesimlerinin, bir anda küresel ekonominin belirlemeleri ile hareket ettiğinde para sermayeye yönelmesi.
Soruna böyle baktığınızda Türkiye için krizin temel nedeni, yöneticiler ya da kısa süreli faizin düşüşü çıkışı değil, yapısal faktör Türkiye’de sermaye birikim biçiminin dünya semaye birikim süreçleri ile eklemlenme tarzlarına bakmamız lazım.
Bu eklemlenme tarzında karşımıza çıkan, bence, krizin temel nedeni, sıcak sermaye kaçışı değil, sermaye girişidir. Yani uluslararası döngüdeyken, para sermaye ülke içine girdiğinde kriz çıkar. Yani birici olarak söylememiz gereken şey bu dinamik.
Krizin Nedeni Yetersiz Sermaye Değil, Aşırı Sermaye
İkincisi, krizin nedeni yetersiz sermaye değil, aşırı sermaye olması. Bu, şu anlama geliyor. Dünya ölçeğinde o kadar çok açığa çıkmış aşırı sermaye var ki, kendisini değerlendirmek için daha donanımlı sermaye birikimi ihtiyacı hisseden ülkelere bu para sermaye giriyor. Az gelişmiş ülkelerde belirli sermaye donanımına sahip olan kesimlerin, kendi sermayesini değerlemesinin temel koşullarının, dünya kapitalizminin koşulları içinde, daha uzun dönemde getirisi olan üretken alanlara yatırma yerine daha kısa süreli getirisi olan alanlara yönelme eğilimi krizi çok belirleyici hale getiriyor.
O zaman bir defa ampirik gerçeklikler, yani döviz kuru, faiz, ücretler tabii ki çok önemli, ama bu ampirik verilerle kesinlikle yapısal, yani kapitalizmi tanımlayan sermaye birikim düzenekleriyle bağlantısının kurulması gerekiyor.
İkinci olarak da burada IMF ve Dünya Bankası’nı direkt referans etme yerine -ki elbette etmemiz gerekiyor ama- ülkedeki sermaye birikimi uluslararasılaşma süreci içinde dünya sermaye birikim tarzları ile eklemlenme noktalarına bakarak kriz hakkında bir şeyler söylememiz gerekiyor.
Ve bunu da dile getirirken krizin reel ve parasal sektör ayrımını yaparak analiz etmenin mümkün olmadığını, sağlıklı olmadığını söylemek gerekir. Çünkü zaten tarihe baktığınızda Marks’ın şöyle bir vurgusu vardır; kriz nihayetinde parasal değişkenler olarak açığa çıkar. Karl Polanyi buna şöyle der, kapitalizmin en kırılgan olduğu alan ve kendi kırılganlığını açığa çıkardığı alan parasal alandır. O zaman tabii ki kriz parasal değişkenler dolayında açığa çıkacak.
Krizin önemli bir başka boyutu, krizin sonuçları derken, parasal değişkenler üzerinden, döviz kuru şu olacak faiz yükselecek falan değil, hayır bu kriz, ülke içindeki sermaye birikimi dünya sermaye birikimi ile eklemleniyorsa ve sermaye birikimi de toplumsal ilişkiler alanına aitse krizin toplumsal alanda önemli sonuçları olacaktır.
Türkiye gibi ülkelerde her zaman olduğu gibi sermaye birikim sürecinin maliyetleri toplumsallaştırılacaksa ki yine toplumsallaştırılacak. Bunun açığa çıkacağı en önemli alan, krizle birlikte artık tarım kesimindeki, kırsal alandaki dinamikler çok değişecek. Tarım alanı artık kapitalist ilişkilere daha fazla açılacak.
Bunun ilk en önemli vurgusu tarım kesimine yönelik sübvansiyonların kesilmesi ve Ziraat Bankası’nın yavaş yavaş etkisiz hale getirilmesidir. Bu toplumsal, büyük bir dönüşüme yol açacaktır.
Bir başka önemli nokta, Türkiye gibi sermaye birikimin küçük ölçekli olduğu esnaf kesimine artık çok fazla kaynak aktarılmayacak. Bu gerçi çok yeni de değil, krizle ilgili de değil, kriz öncesi Dünya Bankası, OECD raporlarında sık sık dile getiriliyordu.
Bu Brezilya için de Meksika için de böyle. Yani özelleştirme yapacaksınız. Uluslararası sermaye artık şeker ve tütün alanlarına da girebilecek. Ülke içindeki siyasal alanın düzenlemeci yanlarını ortadan kaldıracaksınız. Türkiye gibi ülkelerde sermaye birikimin hastalıklı yapısı siyaset yapma tarzını da hastalıklı kılıyor ama bu şu anlama gelmiyor, politik yapıyı tamamen deşifre ederek kapitalizmin dışında bir yapıymış gibi gösterme anlamına gelmiyor.
Sonuç olarak Türkiye’deki kapitalist ilişkilerin geldiği noktada sermaye birikimin yetersiz varlığı uluslararası yeniden işbölümünde, çok önemli bir aşamaya geliyoruz, Türkiye’nin çok daha ucuz, çok daha küçük atölyeler biçiminde dünya kapitalizmi ile bütünleştiği bir noktayı işaret ediyor bu gelişmeler.
Ama bu noktanın da maliyeti toplumun geniş kesimine aktarılırsa bir başka maliyeti de sermayeye çıkabilir. O da bu yükü toplumsal kesimlerin nasıl karşılayacağıdır. Kolay karşılanacak bir yük değil.
Ama bu da göze alınıyor, mesela Kemal Derviş programında Dünya Bankası önerilerinde yeni korporatist eğilimler var. İşte hepimiz aynı gemideyiz, birbirimize destek vermeliyiz gibi. Tabii, Sabancı’nın sözleriyle kriz bazen acıtır ama herkesi eşit acıtmıyor. Ve toplumsal sonuçları da eşit değil, sistem nasıl eşit değilse.
Bir başka sonuç; kriz, Türkiye’deki sermaye birikiminde güçlü olan belirli bir kesimin çok daha güçlenerek çıkmasına yol açabilir. Çünkü kaynakların yeniden yeniden parasal bir biçimde aktarılmasına yol açacaktır. Bunu da göz önüne almak lazım.

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

Sabit Sayfalar

Kategori

August 2009
M T W T F S S
« Jun    
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
31  

Son Yorumlar

konut projeleri on
fuat ercan on
on
fuat ercan on Yeniden Merhaba!
Diyar Saraçoğlu on Yeniden Merhaba!
%d bloggers like this: