Fuat Ercan

Archive for August 2009

Posted on: August 31, 2009

    Sevgili Derya Karakaş’ın çalışması, sadece Türkiye’de bankacılığın gelişimine ait zengin bir veri seti sunmakla kalmıyor, çok daha önemlisi olguların kavramsal bir düzenek içinde yerli yerine oturmasını sağlıyor. Çalışmasında Derya, tarihsel uğrak ile zaman içinde oluşmuş yapısal düzenekleri etkileşime sokarak, eşzamanlı kavramsal bir düzenek içinde analiz geliştirebiliyor. Kavramsal düzenek hazırlarken yazarımız iki düzlem üzerinden hareket ediyor, ilk elden ele alınan olgunun düşünsel düzeyde ele alınma tarzlarını sergiliyor, düşünsel farklılıkları işaret ederken aynı zamanda kendi konumunu da belirliyor, ama çalışmayı okuduğunuzda önemli bir noktayı görüyorsunuz, o da yazarın düşünsel farklılıklar içinde kendi konumunu tanımlarken olgusal dünyanın verilerinden hareket etmesidir.


derya
SUNUŞ
Fuat ERCAN

“Biz bismillah dedik işe koyulduk. Atatürk, ‘Git Osmanlı Bankası’ndan 250.000 lirayı al bu işe başla! Dedi” (Celal Bayar,11 Mayıs 1982)<

Bismillah denilerek başlanan iş, İş Bankası’nın kuruluşudur. Türkiye İş Bankası Tarihi adlı çalışmada İş Bankası’nın kuruluşu için iki öykü alt alta sıralanır. Öykülerden birini Celal Bayar’dan öğreniyoruz:
Atatürk’ün o vakitleri kayınpederi olan, İzmir’in bilinen ailelerinden ve tek diyebilirim, Avrupayı da ticari münasebette en çok bilen Uşşakizade Muammer Bey bana geldi. Muammer Bey o vakitler Atatürk’ün eşi Latife Hanım’ın babasıdır. Atatürk’ün elinde biraz para vardır… Bunu işletmek istiyoruz. Ben Atatürk’le görüştüm, beni size gönderdi. Ne şekilde bunları işletebiliriz, git Celal’le görüş ondan sonra karar veririz dedi.

Diğer öykü ise dönemin dergisi Servet-i Fünun’dan:
Türkiye İş Bankası cumhuriyetin çocuğudur, bu çocuk asırlardan beri çorak bırakılan Türk iktisat aleminde doğdu: ve çorak muhitte ona bakmak, onu büyütmek pek zor idi; ona bakıcılar bulmak hemen mümkün değil gibi idi: çünkü eski zaman idareleri Türklerden banka bakıcısı yetiştirmemişlerdi… Şimdi çocuk gürbüz ve kuvvetli ve hayırlı bir evlat olarak serpildi.

Geç ulus-devlet oluşumunun, geç kapitalistleşme sürecinin anlaşılması için İş Bankası örneğinin, genelde de bankaların anlaşılması özel bir önem taşıyor. Bu özel önem sadece geç-ulus devlet oluşumunun anlaşılması açısından değil, aynı zamanda özellikle 1980’lerde başlayan ve 1990’larda hızlanan bankacılık alanında yaşanan değişimlerin kavranması açısından da geçerli. En iyi ifadesini İş Bankası’nda bulan “cumhuriyetin çocukları”, 1980’lerden itibaren kendilerinden çokça söz ettirerek gündemin en önemli belirleyenleri haline geldiler. Cumhuriyetin çocukları olarak tanımlanan öykünün kahramanları, 1990’larda başka terimlerle nitelenir oldu. Bankalar hortumlama, yolsuzluk ya da bankacılığa ilişkin yasal düzenlemeler üzerinden teknik-uzmanlık isteyen bir alanın öyküsü haline geldi. Yolsuzluk/hortumlama ifadeleri güncel yerleşik dil içinde yaşam bulurken, bankacılığa ilişkin yasal düzenlemeler teknik bir dil üzerinden bankaların hareket edeceği zemini yeniden tanımlıyordu. Kullanılan tüm bu hortumlama ve yolsuzluk ifadelerinden hareketle, Servet-i Fünun’dan yaptığımız alıntıdaki iki farklı tanımlamayı küçük değişikliklerle soru biçimine dönüştürebiliriz; “Çocuklar gürbüz ve kuvvetli ve hayırlı bir evlat olarak mı serpildiler?” Yoksa “Türkler banka bakıcısı yetiştiremediler mi?” Türkiye’de bankacılığa ilişkin iki farklı zaman dilimini içeren olgusal verilere bakarak, aynı öykü/olgusal mantık üzerinden hareketle sorulara cevap vermek kolay, ama işimiz asıl bankacılığın neden ve niçinlerini anlamaya ve zaman içinde bankacılıkta gerçekleşen değişimleri yapısal /güncel ilişkiler dolayında analiz etmeye kalkıştığımızda zorlaşıyor. İş Bankası’na ait yukarıda işaret ettiğim oldukça önemli çalışmadan bir alıntı, işin zorluğuna dair epeyce ipucu veriyor. “Bir ekonomide para ve kredi politikasının varlığı ve etkinliği için bankacılık sisteminin belirli bir düzeye ulaşmış olması gereklidir. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında bankacılık sistemi henüz bu aşamaya ulaşmış değildi; ekonominin ihtiyaç duyduğu para ve kredi miktarını ayarlama yetki ve olanaklarına sahip bir kurum, Merkez Bankası dâhi kurulmamıştı. Ülke ekonomisi henüz parasallaşmamıştı” (Türkiye İş Bankası Tarihi, Kocabaşoğlu ve diğerleri, 2001,25). Bu açıklama bize bankacılıkla ilgili bir dizi soruya/sorunlu alana ait bilgi veriyor; “Bir ekonomide para ve kredi politikasının varlığı ve etkinliği için bankacılık sisteminin belirli bir düzeye ulaşmış olması gereklidir” ifadesi bankacılığın sanki tüm toplumlara ve tüm zamanlara özgü bir şey, bir gereklilik olduğu düşüncesinden hareket ediyor. Ama aynı açıklamada “Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında bankacılık sistemi henüz bu aşamaya ulaşmış değildi” ve “ülke ekonomisi henüz parasallaşmamıştı” ifadeleri, zorunluluğun her yer için geçerli olmadığı düşüncesini açığa çıkarıyor. Zamanlar arası dil üzerinden sorgulamaya devam edelim. 1920’li yıllar toplumun parasallaşmadığı yıllar olarak tanımlanırken, 1980 sonrası dönem Türkiye’de toplumun aşırı parasallaştığı bir dönem olarak vurgulanacak ve hatta bu dönemi tanımlamak için sıklıkla “finansal birikim rejimi” ya da “finans sermayesinin egemen olduğu yıllar” gibi ifadeler kullanılacaktır.
Nereden nereye!
Toplumsal ilişkilerin parasallaşmadığı bir düzenekten, parasallaştığı bir düzeneğe geçiş sadece bankacılığın değil, bir bütün olarak toplumsal ilişkilerin tepeden tırnağa değişmesi anlamına geliyor. Bu anlamda sorunu sadece öyküsel bir dilden hareketle değil, ama öyküsel dilin olanaklarından da yararlanarak daha kavramsal bir dil üzerinden kurmak gerekiyor. Cumhuriyetin çocuklarının olgusal dilinden hareketle Türkiye gerçekliği, Türkiye gerçekliğinden hareketle de bankalara ilişkin bilgiler edinilebilir. Başka bir ifade ile, teknik-uzmanlaşmış bir dil ile ilişkilerin oluşturduğu zenginliğin kavramsal dili arasında bir dizi içsel bağlantı yakalamak gerekiyor. Gerçekten de bu tarz bağlantılar sadece bankacılık olgusunu değil, Türkiye’de yaşanan baş döndürücü sosyal değişimi anlamamız için de önemli bir dizi ipucu verebilir.
Sevgili Derya Karakaş’ın çalışması, sadece Türkiye’de bankacılığın gelişimine ait zengin bir veri seti sunmakla kalmıyor, çok daha önemlisi olguların kavramsal bir düzenek içinde yerli yerine oturmasını sağlıyor. Çalışmasında Derya, tarihsel uğrak ile zaman içinde oluşmuş yapısal düzenekleri etkileşime sokarak, eşzamanlı kavramsal bir düzenek içinde analiz geliştirebiliyor. Kavramsal düzenek hazırlarken yazarımız iki düzlem üzerinden hareket ediyor, ilk elden ele alınan olgunun düşünsel düzeyde ele alınma tarzlarını sergiliyor, düşünsel farklılıkları işaret ederken aynı zamanda kendi konumunu da belirliyor, ama çalışmayı okuduğunuzda önemli bir noktayı görüyorsunuz, o da yazarın düşünsel farklılıklar içinde kendi konumunu tanımlarken olgusal dünyanın verilerinden hareket etmesidir. Derya Karakaş teknik-uzmanlık isteyen bir konu olan bankacılığa yaklaşırken, “bir ekonomide para ve kredi politikasının varlığı ve etkinliği için bankacılık sisteminin belirli bir düzeye ulaşmış olması gereklidir” ifadesinden hareket etmiyor. Toplumsal ilişkiler setinde para ve kredi ilişkilerinin ve dolayısıyla bankacılığın tarihsel süreç içinde açığa çıkan belirli bir toplumsal ilişkiler sistemine ait olduğundan hareket ediyor. Yani birikim sürecinden hareket ediyor. Yani kapitalistleşme sürecinden hareket ediyor. Derya Karakaş çalışmasını tanımlarken sorunu açık bir şekilde dile getiriyor; “Bu çalışmada kuramsal başlangıç noktası, analizin kapitalizmin temel özelliklerine dayandırılması gereğidir.” Kapitalistleşme süreci için gerçekten de para ve kredi ile bankacılık zorunlu uğraklardır. Ama bu uğraklar belirli aktörler tarafından gerçekleştirilir. Tıpkı yukarıda İş Bankası’nın kuruluş öyküsünde olduğu gibi. Yine İş Bankası örneğinde olduğu gibi, kapitalistleşme süreci içinde birikime bağlı olarak çocuk gürbüz ve kuvvetli ve hayırlı bir evlat olarak serpilip gelişecektir. Çocuğun gelişmesi aslında bir bütün olarak sermaye birikiminin ve birikimin taşıyıcı aktörleri olan kapitalistlerin gelişmesi anlamına geliyor. Derya bu noktada analizinin temel yönelimini belirliyor: “Bu çalışma, tarihsel bir süreci açıklamak için sınıf fraksiyonel yaklaşımdan yararlanmıştır.” Evet, sınıf fraksiyonları yani birikim sürecinde biçimlenen sermaye içi farklı nesnel çıkar konumlarından hareketle bankacılığın gelişim sürecini ele alıp incelemiştir. Yine yazarımızın belirttiği gibi, bu tarz bir ele alış “Türkiye’de devletin bankacılık sektörüne yaptığı müdahalelerin ana akım politik ekonomi analizlerinden farklı bir yorumunu mümkün kılmıştır.” Çünkü, Türkiye gerçeğinde finansal işleyiş banka çekişli bir düzenek üzerinden yürümüştür, ama bu düzeneğin temel belirleyeni de az sayıda holding biçiminde örgütlenen aile şirketleri olmuştur. Böylece elinizdeki çalışmada, tarihsel süreç ve aktörler fetişleşmeden dinamik bir düzlemde analiz ediliyor; “Henüz yeni gelişmeye başlayan burjuvazi gerekli sermaye birikimini sağladıkça, filizlenmekte olan holdingler finans sektörüne yönelmeye başladılar ve 1940’lardan sonra bankaların denetimini ele geçirerek, Türkiye’de ‘holding bankacılığı’ adı verilen oluşumu başlattılar.” Cumhuriyetin çocukları holdingleşen sermaye gruplarının ellerinde ve aralarında boy verip, gelişiyorlar. Birikim sürecinde sermaye gruplarının (holdingler) nesnel talepleri, Derya’nın kitabında ayrıntılı bir şekilde gösterdiği üzere, baştan itibaren “devletin” üzerinden, devletin yeniden biçimlendirilmesi dolayında gerçekleşiyor. Devletin gerçeklik içindeki konumlanması yazarımızın işaret ettiği gibi “sermayenin toplumsal ilişkilerinin sürdürülmesinde aldığı nesnel pozisyonlara” bağlı olarak sürekli yeniden biçimleniyor.
Derya Karakaş tarihsel uğraklardan geçerek analizini parasal ilişkilerin oldukça dinamik ve dinamik olduğu ölçüde birçok şeyin üzerini örttüğü yıllara, yani 1980’lere yönlendiriyor. Banka reformunun neden ve niçinlerini sermaye içi fraksiyonlardan hareketle, ama süreç içinde iki önemli katalizör olan devlet ve IMF dolayında ele alırken, sorunu zenginliği içinde analiz ediyor. Çalışmada, bankacılık gibi oldukça teknik bir alana ilişkin sermaye içi fraksiyonların talepleri, talepler arası çelişki ve uzlaşmalar olabildiğince ilk elden kaynaklar üzerinden ele alınarak sunuluyor. Banka reformu sürecinde sermaye fraksiyonlarının devlet ve IMF ile olan ilişkileri, küreselleşme olarak tanımlanan dünya ölçeğindeki işleyişin dinamikleri üzerinden analiz ediliyor. Yazara göre küreselleşme: “sermayenin büyüyen sınır-ötesi birikiminden başka bir şey değildir.” Türkiye’de egemen olan ulusalcı-kalkınmacı yaklaşımın gerçekliğe ilişkin belirlemelerinden tamamen farklı bir belirleme. Banka reformu, sermaye birikiminin belirli bir düzeye ulaşması ve dolayısıyla küresel genişlemesinin ihtiyaçları dolayında bazı sermaye kesimleri için bir zorunluluk haline gelmiştir. Bu zorunluluğu yaşayan sermaye kesimleri devlet içinden/üzerinden ihtiyaçlarını yaşama geçirecektir. Yazarımızın çok daha anlamlı ifadesi ile “yerel birikim süreçlerinin küresel süreçle değişik şekillerde entegrasyonu, konjonktürel bir sınıfsal güç dengesi üzerinde gerçekleşmiştir.” Banka reformu sürecinin sermaye fraksiyonları üzerinden açıklanma çabası, beraberinde sermaye gruplarının bu süreçteki farklılaşan konumlarını önemli kılacaktır. Bu çalışmanın en önemli katkılarından biri banka reformu sürecindeki sermayelerin belirli bir sınıflandırmaya tabi tutulmasıdır. Zengin bir veri setinden hareketle, sermayeler kendi içinde ilkel birikimciler ve dinamik birikimciler olarak sınıflandırılıyor. Sınıflandırma sermaye birikiminin kaynağı ile devlet ve IMF arasındaki dinamik ilişkilerden hareketle gerçekleştiriliyor. Olguların kavramsal bir dil ile konuşmaya başlamasına yol açan bu sınıflandırma, ‘finans korumacılık’ olarak tanımlanan sermaye-devlet ilişkisi üzerinden açıklanıyor. Yazarımıza göre Türkiye’de 1980 sonrası dönemde, ‘finans korumacılığı’ olarak adlandırdığımız bir süreçle devletin pek çok sermaye kesimini beslediği bir düzenek açığa çıkmıştır. Finans korumacılığı olarak tanımlanan süreçte, liberal analizlerin işaret ettiğinin aksine, “1980’lerin ortalarından sonra, özellikle de 1989’da sermaye hesabının serbestleştirilmesiyle, en büyük müşterisinin bankalar olduğu kamu borçlanma politikası, finans kapital için bir korunma kaynağı haline geldi. Bankalar, yabancı kredileri ve diğer mevduatları devlet tahvillerine yatırarak bundan emsalsiz kazançlar elde ettiler.” Finans korumacılığı sermayeler için bir dizi olanak anlamına gelmekle birlikte, bu düzenek uzun süre devam edememiştir. Sürecin sona ermesi aynı zamanda sermayeler arasında rekabetin artmasına neden olmuştur. Rekabet süreci uluslararası dinamiklerle birleşince bazı sermayelerin kazanmasına bazılarının ise kaybetmesine neden olmuştur. Sermayelerin para-sermayeyi kontrol etmelerine olanak sağlayan bankalarını kaybetmeleri, sürecin en önemli belirleyeni olmuştur. Neredeyse ilk kaynaklardan ayrıntılı bir şekilde anlatılan, bankacılık sektörünün dönüşümüdür. Anlatılan bu öykü bize sermayedarlar ve aynı zamanda çok daha önemlisi sermaye yapısına ait oldukça önemli ipuçları sağlıyor. Derya tüm çalışmada kullandığı net üslubu ile işaret ettiği üzere; “banka reformunun arka planında, makroekonomik dengelerin sağlanması ve sektörde gözetim ve denetimin arttırılmasından ziyade, sermaye fraksiyonları üzerinde dönüştürücü bir etki doğuran sınıfsal bir süreç yatmaktadır.” Bu nedenden dolayı da “banka reformu, bir bütün olarak Türkiye’de sermayenin yeniden yapılanmasına hizmet etmiştir.” Yaşanan gerçekliğin zenginliğinden kavramsal düzeneklere yönelme bu çalışmanın önemli bir özelliği.
Çalışmanın bir diğer özelliği ise daha kişisel. Çalışmanın tümü elime geçip okuduğumda çok heyecanlanmıştım. Heyecanlanmıştim, çünkü derslerde kullanmaya çalıştığım kavramlar olgulardan beslenip canlı-kanlı hale gelmişlerdi ve çok daha önemlisi kendilerini daha iyi ifade edecek yeni kavramlarla buluşmuşlardı. Çalışmanın zenginliği olan bu dil, aynı zamanda hoca-öğrenci ilişkisinin tek taraflı bilgi akışını değiştirmişti. Bu çalışma bana çok şey öğretti, öğrencimden çok şey öğrendim. Çalışmayı güzel kılan bu iki taraflı akışı içinde barındırması. Hiç kuşkusuz iki taraflı akış bu çalışma ile çok daha fazla dinamik hale gelecek. Çalışmanın olgu ve kavramlar arasındaki açık-uçlu eklemlenmeleri bir dizi soruya yanıt vermekle birlikte, yeni soruları gündeme getiriyor, yeni çalışmaları davet ediyor.
Sonuç olarak çalışma, “Bismillah” denilerek başlanan işin, tarihsel süreç içinde cumhuriyetin çocukları olan bankalara “bu çorak muhitte” bakmak ve büyütmenin ne kadar zor olduğunu bizlere gösteriyor. Ama şunu da gösteriyor çocuklar şimdi gürbüz ve kuvvetli. Bankaların toplumun tümü için “hayırlı evlatlar” olup olmadığına da siz okurlar karar vereceksiniz.

Advertisements

Posted on: August 28, 2009

Türkiye’de tarımsal değişimin hızlandığı bir dönemden geçiyoruz. 1940’lı yılarda Behice Boran’ın başlattığı kırsal yapıdaki dönüşüme ait analizler 1960’lı yıllarda özellikle hocam.M.Belik Kıray’ın Ereğli çalışması ile devam etmiş, 1970’li yılarda İlhan Tekeli, Bahattin Akşit’in çalışmaları bu güzergahta önemli katkılar sunmuş. 1970’lerin sonunda sevgili hocamız Korkut Boratav ile İ.Erdost arasında tarımsal yapılara ilişkin marksist kavramlarla devam eden önemli bir tartışma gerçekleşmiş. Bu çalışmaların özelliği tarımsal yapıdaki yapısal dönüşümü bütünlüklü bir şekilde ele almalarıdır. 1980’lı yıllardan sonra bu tür çalışmalar (Mehmet Ecevit ve Zülküf Aydın’ın dışında) pek fazla yapılmaz olmuş. Sevgili Umut Ulukan‘ın elinizdeki nitelikli çalışması sözleşmeli çiftçiliğe yönelik bir alan araştırması. Araştırma değişimin özel bir alanını işaret etmekle kalmıyor, değişimin temel belirleyenleri hakkında da önemli ipuçları sunuyor. Çalışma süresince danışmanı sevgili Berna’nın katkılarına buradan teşekkür etmek isterim.umut

Önsöz-Berna Güler Müftüoğlu

“Gerçek olan, öğrenmektir.
Nerede, nasıl öğrenirsen öğren.
Nerede, nasıl öğrendiğin,
diploman hatta
neler bildiğin de
önemli değil.
Ne yaptığın önemlidir.”
(Orhan Kemal/Arkadaş Işıkları’ndan)

Bir Araştırmacı: Sahici Olmak ve Gerçekliği Arayış!

Elinize aldığınız ve bir çırpıda soluksuz okuyacağınız kitabın yazarı ve araştırmacısı sevgili Umut Ulukan, bana önsöz yazmam için istekte bulunduğunda hem çok onur duydum, hem de yazma fikri ile birlikte beraberliğimiz gözümün önünden film gibi akıp gittiğinde olağan üstü heyecanlandım.

1998-1999 Marmara Üniversitesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümünde son sınıf öğrencilerine ilk kez, Endüstri İlişkileri dersini vermeye başladığımda, sevgili Umut benim ilk uzun soluklu öğrencilerimden biri olmuştu. Uzun soluklu oldu; çünkü hayat beklediğimizden farklı sürprizlerle dolu olduğundan benim için ders dönemi uzamak zorunda kaldı. Bu dönem dokuz yıldır süren doktora sürecimin son demlerindeyken (bu süreci yaşayanlar çok iyi bilir) zihinsel olarak iç ve dış dünyanın çatışması arasında sıkışıp kaldığım süreçte ses ve el veren, sevgili Umut olmuştu. Bana, şimdi ve gelecekte öğrenmek isteyenlerin ve gerçeklik arayışı içeren çalışmalarımın diğer araştırmalara esin kaynağı olacağı için ihtiyaçları olduğunu, her fırsatta dillendiren ve yanımdan bir an olsun ayrılmayan sevgili Umut ile sınıf arkadaşı, daha sonra hayat arkadaşı ve en son akademisyen meslektaşı olan sevgili Nihan’dır. Ve her ikisi de, sahici olmayı başaran nadide kişilerdendir. Sevgili Umut’un bu sahici olma hali bitip tükenmeyen akademisyen olma arzusuyla birlikte eşlik ettiğinde disiplinli ve özverili çalışması, kararlı ve azimli oluşu ismi gibi umut vaat eden araştırmacı kimliğine büründürmüştür. Bu kimliği ile birlikte yorucu tempoyla özel sektörde çalıştığı dönemde aynı zamanda doktora programına başlayıp devam etme azmini göstermesi; bir kez daha karşılaşıp, doktora tez danışmanlığını üstlenmemle birlikte ilk doktora danışmanlığı sıfatını veren öğrencim olmuştur.

Araştırmacı ruhu onun peşini hiç bırakmamıştır. Akademik kariyeri boyunca, üniversitede kalmayı isteyip çeşitli engellerle dışarıda bırakıldıkça, yılmayıp usanmayıp hedefine doğru yürümeyi başaran ender kişilerden biridir. Elinizdeki bu kitap; sevgili Umut’un doktora çalışmasının bir ürünü olup, dokunulmayan alana dokunan, dokunmadan kalmayıp sahiciliği koruyan, gerçeklik arayışının sonsuzluğuna karışmayıp, sınırları belirli alan içine bütünüyle girebilmeyi gösteren bir çalışmayı sunmaktadır. Aynı zamanda bu çalışma, gelecek araştırmalara ilham kaynağı olacak bir çerçeve sunarken, çerçevenin içi gerçekliğin tüm ayrıntılarıyla dolu dolu olup, açık ve net bir fotoğraf vermektedir.

Bu çalışma, araştırmacımızın ifade ettiği gibi Türkiye’de 1980 sonrasında yeni liberal politikalarla bezenen ihracata dayalı sanayileşme modeli ile büyümenin hedeflenmesiyle bir kenara itilen tarımsal faaliyetler, sosyal bilim çevrelerince yeterince dokunulmayan bir alan olarak kalırken bu çalışma bütünüyle dokunmayı seçmiştir. Çalışmanın özgünlüğü de dokunulmayan alana dokunmakla başlamaktadır. Ve de tarımsal alanda yapılan dipsiz bir kuyuyu andıran, teorik tartışmalar hem korkutucu (kapsam açısından), hem de olağan üstü yorucu algılayışları çok naif ve sade bir dille aktarılarak kapsamı çizilmiş bir şekilde soyutlama yapılmaktadır. Diğer yandan çalışmada bugüne ilişkin soyutlama yapılırken, hâkim görünen dış etkilerin tarımsal alanı değişime zorlayışının yanı sıra iç etkilerin de bu değişime nasıl ortaklık ettiğine dair önemli bilgiler sunmaktadır. Ayrıca çalışma, devasa tarımsal alanın incelemesinin kapsamının “sözleşmeli çiftçilik” özelinde daraltılmasıyla somut düzeyde daha derinlikli irdelemeyi içermektedir.

Kapitalist üretim ilişkilerinin bugün geldiği aşamada “sözleşmeli çiftçilik” uygulamasının bunun bir parçası ve nirengi noktası olduğunu açığa çıkartması bütünlüklü çalışmanın önemli parçasını oluşturmaktadır. Gerçekliği arayış çabasını dert edinen zor ve zahmetli yolu seçen araştırmacımız; zaman, maddi imkânlar ve koşullarını zorlayarak “sözleşmeli çiftçilik” uygulanmasının Bursa Sultaniye’de domates üreticiliği üzerinde alan çalışması yapmıştır. Bu alan üzerinden varsayım ve hipotezden uzak, eleştirel bakışla kimler, ne zaman, nerede ve nasıl sorulara yanıt arayışı ile gerçekliğin algılanması beraberinde insan-insan ilişkilerinde çeşitliliği ve farklılaşmayı net bir şekilde ortaya çıkartmıştır.

Araştırmada eleştirel bakışı ortaya çıkartacak yöntem kullanılırken saha araştırmasında nicel ve nitel tekniklerin kullanıldığı çoklu yaklaşımla zengin verilerin ortaya çıkarılması sağlanmıştır. Böylece, araştırmacımız somutlama düzeyinden yeniden soyutlama düzeyine geçtiğinde ise Bursa Sultaniye kesitinde tarımsal alanda sınıf içi farklı grupların, kategorilerin ve tabakaların oluştuğunu bunların birbirleri arasında geçişlerin (sermaye birikimi yaratma) / kopuşların (mülksüzleşme/işsizleşme) akıcı ve yalın bir dille ortaya koymaktadır. Bir sosyal alan üzerinden çoklu araştırma teknikleriyle derinlemesine araştırma ve irdeleme yapıldığında kendine özgün çeşitliliği içerdiği gibi durağanlığı içermediği aksine, değişim ve dönüşümü içeren dinamikleri barındırdığını görmekteyiz. Gerçekliği anlama çabasını ömrü boyunca sürdüren Karl Marx’ın (“Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Giriş”) istek kipli vurgusunu burada dillendirmek anlamlı olacaktır:”Olduğu yerde donup kalmış koşulları, kendi şarkıları eşliğinde dans etmeye zorlamalıyız.”

Yazarımız ve araştırmacımız sevgili Umut, üniversite dışında kalarak araştırmasını sürdürdüğü gerçeklik arayışında hep dillendirdiği bir şey vardı ki, “Araştırmam benim için hayatımın ucundaki ışık.” derdi. Ve artık aydınlanmanın ışığı kendisi olmuştur. Bu ışık onun çok istediği üniversitede kalmanın yollarını açarken, kendi doğup büyüdüğü yerden çok uzak olan mekânı hiç bir tereddüt göstermeden kabul edip öğrenmeye hevesli öğrencilere ışık olmayı seçmiştir. Bu ışığın tüm toplumla paylaşılmasına destek olan SAV Yönetim Kurulu’na ve özellikle de Serap Kurt’a çok teşekkür ederim. Yazarımız ve araştırmacımız Umut Ulukan’ın ışığını daimi kılacak gerçeklik arayışı için yürüdüğü bu yolda, yeni araştırmalarla taçlandıracak çalışmalarını bekliyor olacağım…

yürümek;
yürümeyenleri arkasında boş sokaklar gibi bırakarak,
havaları boydan boya yarıp ikiye
karanlığın gözüne bakarak yürümek…
yürümek;
dost omuzbaşlarını omuzlarının yanında duyup,
kelleni orta yere
yüreğini yumruklarını içine koyup yürümek…
yürümek;
yolunda pusuya yattıklarını,
arkadan çelme attıklarını bilerek yürümek…
yürümek;
yürekten;
yürekten, gülerekten yürümek…
Nazım Hikmet

İÇİNDEKİLER

1. BÖLÜM KAPİTALİZM ve TARIM

1.1. Tarım Sorunu ve Tarımda Kapitalist Dönüşüm Tartışmaları

1.1.1. Klasik Marksist Görüş: Köylülüğün Tasfiyesi

1.1.2. Köylülüğün Kalıcılığı: Köylü Ekonomisi

1.1.3. Köylü Üretim Tarzı ve Üretim Tarzlarının Eklemlenmesi

1.1.4. Tarımda Küçük Meta Üretimi

1.1.5. Tarımda Kapitalist Dönüşüm Tartışmalarının Değerlendirmesi

1.2. Kapitalizmin Uluslararası Yeniden Yapılanması ve Tarım

1.2.1. Kapitalizmin Uluslararası Yeniden Yapılanması

1.2.2. Tarım-Gıda Sisteminde Dönüşüm

1.3. Kapitalist Tarımda Yeni Bir Üretim Formu: Sözleşmeli Çiftçilik

1.3.1. Sözleşmeli Çiftçilik: Kavram ve Tarihsel Gelişim

1.3.2. Sözleşmeli Çiftçiliğe Yönelik Kuramsal Yaklaşımlar

1.3.2.1 Olumlu Yaklaşımlar

1.3.2.2 Eleştirel Yaklaşımlar

1.3.3. Sözleşmeli Çiftçilik: Tarımda Yeni Kapitalistleşme Biçimi mi?

2. BÖLÜM TÜRKİYE’DE TARIMSAL DÖNÜŞÜM ve SÖZLEŞMELİ ÇİFTÇİLİK

2.1. 1980 Öncesi Dönemde Türkiye Tarımına Genel Bakış

2.1.1 Toplumsal Kuruluş Süreci ve Tarımsal Yapılar (1923-1939)

2.1.2 Savaş Ekonomisi Süreci (1939-1945)

2.1.3 Yeniden Yapılanan Dünya Ekonomisiyle Entegrasyon Süreci (1945-1960)

2.1.4 İthal İkameci Birikim Süreci (1960-1980)

2.2. 1980’li Yıllar: Türkiye Tarımında Yeniden Yapılanma

2.2.1 Türkiye Tarımında Kuralsızlaştırma Dönemi (1980-1994)

2.2.2 Yeniden Kuralların Oluşturulduğu Dönem: 1995 –

2.2.3 1980’den 2000’li Yıllara Tarım: Genel Değerlendirme

2.3 Türkiye’de Sözleşmeli Çiftçilik ve Sözleşmeli Sanayi Tipi Domates Üretimi

2.3.1 Türkiye’de Sözleşmeli Çiftçiliğin Tarihsel Gelişimi

2.3.2 Sözleşmeli Çiftçiliğin Yaygınlaşmasına Yönelik Politikalar

2.3.3 Türkiye’de Salça Sanayi ve Sözleşmeli Sanayi Tipi Domates Üretimi..

3. BÖLÜM BURSA SULTANİYE’DE BİR ALAN ARAŞTIRMASI

3.1. Alan Araştırmasının Amacı ve Yöntemi

3.1.1. Alan Araştırmasının Amacı

3.1.2. Alan Araştırmasının Yöntemi

3.1.2.1. Araştırma Evreninin Belirlenmesi: Sanayi Tipi Domates Üretiminde Öncü Bir Köy: Sultaniye Köyü

3.1.2.2. Örneklem Seçimi ve Örneklem Planının Oluşturulması

3.1.2.3. Saha Araştırmasının Yapılması

3.2. Sultaniye’de Sözleşmeli Üreticilerin Demografik Özellikleri

3.2.1. Sözleşmeli Üreticilerin Doğum Yerleri ve Ortalama

Hanehalkı Büyüklükleri

3.2.2. Sözleşmeli Üreticilerin Baba Meslekleri ve Yaşları

3.2.3. Sözleşmeli Üreticilerin Öğrenim Durumu

3.3. Sultaniye Köyünde Üretim Araçları Varlığı

3.3.1. Sultaniye Köyünde Toprak Mülkiyeti ve Toprak Tasarruf Biçimleri

3.3.2. Sultaniye Köyünde Çalışma Araçları

3.3.3. Sözleşmeli Üreticilerin Hanelerindeki Emek gücü

3.4. Sultaniye Köyünde Sözleşmeli Üretim Süreci

3.4.1. Sözleşmeli Üretim: Firma Boyutu

3.4.1.1. Firmaların Sözleşmeli Üretim Organizasyonu

3.4.1.2. Firmalar İçin Sözleşmeli Üretimin Anlamı: “Kontrollü

Salça Üretimi”

3.4.1.3. Firmaların Denetim Mekanizmaları

3.4.2. Sözleşmeli Üretim: Üretici Boyutu

3.4.2.1. Sözleşmeli üretim: Seçenek mi? Mecburiyet mi?

3.4.2.2. Emek Süreci

3.4.2.2.1 Hane halkının işbölümü

3.4.2.2.2 Yabancı emek kullanımı

3.4.2.3. Sözleşmeli Üreticilerin Firmalar ile İlişkileri ve Sözleşmeli Üretime Bakışı

3.5. Sultaniye Köyünde Yeniden Üretim ve Farklılaşma

3.5.1. Sultaniye’de Sözleşmeli Üreticilerin Birikim Olanakları

3.5.2. Sultaniye’de Sözleşmeli Üreticilerin Borçlanma Mekanizmaları

3.5.3. Sözleşmeli Üreticilerin Geleceğe Dönük Beklentileri

3.5.4. Sultaniye Köyünde Farklılaşma: Köylü mü? Kapitalist Çiftçi mi? Kendi Toprağında Çalışan İşçiler mi?

SONUÇumut

Posted on: August 28, 2009

Güzel insan sevgili arkadaşım/yoldaşım GAYE YILMAZ muazzam emek ve ince fırça darbeleri ile günümüzde başlayan ama önümüzdeki günlerde hızla artacak suyun metalaşmasına ışık tutuyor..

    1. Su Hayattır, SATILAMAZ
      L’acqua é vita, non si puo vendere

      Wasser ist Leben, darf nicht verkauft werden!

      Water is leven niet kunnen worden verkocht

      l’eau c’est la vie ça ne ne vend pas

      Agua es vida, no sevende

      El agua es vida, no una mercancia

      El-mâu hayatun lâ yübeu (arapça bilen ark.öğrenildi.)

      awa weşiya,nêna rotene!

      psir psewnig psen leitep

  • gy

    ****
    Önsöz Mehmet Türkay

    Kapitalist sermaye birikiminin dünya ölçeğinde izlediği genişleme ve derinleşme dinamiğinin bugün aldığı biçim ve kendi gereksinimlerine bağlı olarak dönüştürmeye başladığı veya yarattığı yeni ilişki biçimleri, içinde yaşadığımız sürecin en belirgin özelliği olarak karşımıza çıkmaktadır. Günümüzde kapitalizmin vurguladığımız özelliklerini kendi tarihsel bağlamına oturtabilmemiz için bu durumu birikimin süreklilik ve farklılaşma dinamikleri çerçevesinde ele almak isabetli olacaktır. Böyle bir çerçeveden bakıldığında kapitalizmin 1970’lerden bu yana dünya ölçeğinde yaşadığı iniş çıkışlı süreç söz konusu süreklilik ve farklılıklar açısından esas arka planı oluşturmaktadır.

    1970’lerde dünya ölçeğinde yaşanan krizle başlayan yeniden yapılanma 90’lı yıllar itibarıyla mantıki sonuçlarına ulaşmaya başlamıştır. Yeniden yapılanmanın dayandığı mantık özü itibariyle sermayenin değersizleşmesini önlemek üzere yeni kurum ve ilişki biçimleri oluşturmak ve/veya mevcut kurum ve ilişki biçimlerini bu amaca hizmet edecek biçimde dönüştürmektir. 80’li yıllarda hız alan bu süreçte özellikle, soğuk savaş ortamının Sovyetler Birliği’nin çözülmesiyle beraber sona ermesi kapitalist birikimin önünde yeni fırsatlar açılması anlamına gelmiştir. Kapitalist birikim yeni mekânlara yayılırken daha önce başlamış olan yeniden yapılanmanın kurumsallaşmalarına ve yeni ilişki biçimlerine başvurmuş ve bu yolla kendini tahkim etmiştir. Mekânsal yayılmanın coğrafi sınırına ulaşılmış olması, gerek tekil sermayeler gerekse kategorik olarak sermayenin temsiliyeti bağlamında devletler açısından en kritik ilişki biçimleri olarak rekabet ile mekânların ve dolayısıyla kaynakların yeniden paylaşımı olarak belirmiştir.

    Kapitalizmin asli ve zorunlu ilişkisi olarak rekabet, sermayenin değersizleşmesini önlemeye dönük dinamikle birleştiğinde daha önce meta ilişkisi içinde olmayan alanların birikim sürecine doğrudan içerilmesi sistemin mümkün en yüksek kâr’a dayalı mantığı açısından bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır. Yeni alanlar birikim için yeni fırsatlar anlamına gelmektedir. Ancak, yeni fırsatların kimin müdahalesine göre ve hangi araçlarla gerçekleşeceği, yine birikimin süreklilik arz eden temel dinamiklerinden birisi olan güç ilişkilerine bağlı olarak biçimlenecektir. Sistemin uzun dönemli eğilimlerini belirleyen çatışma alanı olarak güç ilişkilerinin sınıflar arası ve sınıf içi dengesinin, dünya genelinde işçi sınıfı karşısında sermayenin, sermaye içinde küçük ölçekliler karşısında büyük ölçekli sermayenin lehine dönmesi, yukarıda vurgulanan yeniden yapılanmaya yaslanan ve diğer taraftan onun koşullarını destekleyen önemli bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır. Birçok durum ya da alana kıyasla güç dengelerinde süreç içinde yaşanan bu dönüşümün en açık izlendiği alan özelleştirme pratiğidir.

    Özelleştirme pratiğinin tüm dünyada ve bu arada Türkiye’de hemen hemen hedeflerine ulaşmış olması işçi sınıfının yaşanan sürece kendi çıkarları adına müdahale edebileceği bir pozisyonun uzağına düşmüş/düşürülmüş olmasıyla doğrudan bağlantılıdır. Bu koşullarda “kendi suretinde bir dünya yaratmaya” başlayan sermayenin geldiğimiz aşamada gözünü diktiği kritik alanlardan biri hayatın kaynağı olan “su”dur. Suyun metalaşmasını diğer metalaşma süreçlerinden daha önemli kılan, tüm canlıların varlıklarını sürdürebilmeleri için suyun olmazsa olmaz bir pozisyona sahip olmasıdır.

    Varoluşa dair böyle önemli bir işlev ve yere sahip olan suyun sermayenin tasarrufuna bırakılmaya çalışılması hiçbir şart altında kabul edilebilecek bir durum değildir. Suyun tüm canlıların yaşamındaki bu kritik yeri elinizdeki bu çalışmayı önemli kılan temel etmendir. Bu konunun tüm yön ve detaylarıyla çalışılmasının gerekliliğini adeta bir görev gibi ortaya koyan bu özelliğin hakkı bu çalışmayla büyük ölçüde verilmiştir. Yakından izleme fırsatına sahip olduğum bu çalışmayı önemli kılan, “su” meselesini yalnızca çevre sorunu olarak ele almayıp, çevre ve suya dair karşı karşıya kalınan yıkım ve yeniden yıkım anlamına gelen metalaşma sürecini kendi tarihsel/toplumsal bağlamına eleştirel teorik bir yaklaşımla oturtarak ele almış olmasıdır. Sevgili Gaye’nin, Marksizm’in olanaklarını kullanarak, değer kuramı çerçevesinde genel olarak metalaşma özel olarak da suyun metalaşması konusunu hakkıyla ele alan bu çalışması “her şeyin fiyatını bilip değerini bilmeyenler” karşısında atılmış önemli bir adımdır.

    Önsöz- Kıtlığın Nedeni, Kıtlığa Çare Olabilir mi? Olamaz! Fuat Ercan

    “Arkadaşım bunlar tıpkı fare gibiler, bir yeri kemirmeden önce dokuları uyuşturan bir enzim salgılıyorlar, biz de o zaman kemirmelerini hissetmiyoruz.” (Taksi şoförü)

    “Mühendis, bu nehirlere “ALTIN’dan kelepçe vurmak mecburiyetindedir. Bunun adı barajdır, regülatördür, kanaldır, gölettir, taşkından korumadır, sulak alanların değerlendirilmesi ve doğanın korunmasıdır.” (Su ve DS‹ Tarihi, DS‹ Vakfı)

    Olamaz! Sevgili arkadaşım Gaye’nin sorusuna verilecek cevap keşke bu kadar kolay olsaydı. Suyun Metalaşmasına Hayır Platformu olarak yapacağımız toplantı mekânına giderken takside şoför arkadaşla sohbet ediyoruz. Sitemli bir dille

    - “yaa ‹stanbul’da dünyanın başına bela olan sermayedarlar (yerlisi-yabancısı) onu temsil eden uzman-akademisyen, teknisyenler ve bunlar için yolu açan siyasi otoriteler bir araya geliyorlar. Evlerimizde akan suyu, doğada özgür çağlayan nehir ve dereleri pazarlamanın altyapısını hazırlamak için bir araya geliyorlar haberiniz yok mu?” demiştim.

    - “Abim yaa dereler, nehirler de satılır mı” diye hafif bir kızgınlıkla bana cevap verdi.

    O zaman örneklerle Türkiye’deki derelere, çaylara takılan “altın kelepçe’den bahsettim. Ve elinde tuttuğu pet şişeyi gösterdim. O zaman taksici arkadaş:

    -“Arkadaşım bunlar tıpkı fare gibiler, bir yeri kemirmeden önce dokuları uyuşturan bir enzim salgılıyorlar ve o zaman kemirmelerini hissetmiyoruz “demişti.

    ‹şte bu noktada cevabımız olan “hayır”ın yeterli olmadığını, eksik kaldığını görüyoruz. Soruya doğru cevap vermek için insanı, doğayı ve bir bütün olarak yaşamı kemirenlerin ne tür enzimler yaydıklarının açığa çıkarılması gerekiyor. Nasıl uyuşturuluyoruz, nasıl sevimsiz oyunun farkında olmuyoruz, daha da kötüsü nasıl bu sürecin parçaları haline getiriliyoruz. Ve bunlar olurken sadece insanların önemli bir kısmının yaşam kaliteleri düşmüyor, daha da kötüsü bu kemirgenlerle mücadele için masaya oturamayacak, sokaklara çıkamayacak o sevimli farelerin, balıkların, kuşların, böceklerin, tavşanların, tilkilerin, ayıların, kurtların, ceylanların, leylakların, papatyaların, doğmamış, yeni doğacak çocukların, dikenlerin, böceklerin yaşam hakları ellerinden alınıyor. Doğanın parçası olan insan, doğa üzerinde egemenlik kuruyor ve dahası doğayı tahrip edecek bir toplumsal sistemin içinden geçiyor. Aslında bu bir geçiş de değil, geçecek yeni bir aşamada belki de olmayacak. Kapitalizmin toplumsal doğası artık bir süreç olmaktan çıkıp hızla tahrip eden ve yok eden bir hal aldı. Ama tam da bu gücünden dolayı yeni ve çeşitli enzimler yayabiliyor, uyuşturulma halimiz çeşit çeşit, öyle bir aşamaya geldik ki göremiyoruz, gösteremiyoruz.

    Görmek ve göstermek! ‹çinden geçtiğimiz koşullarda görmek ve göstermek artık sadece bilme eylemliliği değil, “eyleme” ile iç içe geçmiş durumda ya da öyle olmak zorunda. Olgular artık daha radikal. Olgulara yön verenler çok daha örgütlü ve ellerinde muazzam güç-teknoloji birikmiş durumda. Özellikle su, enerji gibi büyük projelere baktığımızda karşımıza Dünya Su Konseyi Başkanı Loic Fauchon’ın işaret ettiği bir ‘su ailesi‘ ile karşılaşıyoruz Aileyi bir araya getiren projeler konsorsiyum olarak ifade edilen bir örgütlenme altında bir araya geliyor, getiriliyor. Konsorsiyum yani güç birliği, yani uluslararası sermayeleri, yerel sermayeleri, hükümet temsilcilerini, mühendisleri, iktisatçıları, akademisyenleri birbirine bağlayan korkunç işbirliğinin adı. Ve bu işbirliğini harekete geçiren ortak bir dil “bu nehirlere ALTIN’dan kelepçe vurmak” gerekiyor.” “Yazık nehirler boşuna akıyor, değerlendirmek gerekiyor.” “Su ucuz olduğu için çok kullanılıyor, etkin değil, verimli değil.” “Kalkınmak için enerjiye ihtiyacımız var.” Bakın suya göz dikenlerin başkanı bu tarz konsorsiyumlara duyulan ihtiyacı nasıl ifade ediyor: “Eğer su konusunda bir savaş çıkmasını istemiyorsak yapılması gereken bazı şeyler var. ‹lk olarak hepimiz birer vatandaş olarak farklı bir yaklaşım içinde olmalıyız. Çünkü suyu gerçekten tasarruf etmemiz gerekiyor.” “Nasıl tassaruf edeceğiz?” dendiği andan itibaren “birleşik su yönetimi” adı altında su ile ilişkili her şey kontrol altına alınacak, yani akan sulara kelepçeler takılacak, yani sular toparlanacak, bir yerden bir yere diğer metalar gibi aktarılacak. Ne demişti Rize’deki dereleri her noktasında boğalazlayan, kelepçeleyen SANKO’nun değerli patronu “artık gözümüz açıldı, kimse bizi durduramaz.” Durdurmak isteyenleri yani kendi derelerine sahip çıkmak isteyenleri ise Başbakan: “Ben çevreciyim, iktidarım da çevreci, biz boş gezen çevreci değiliz” diye fırçalamıştı.

    Kısaca sevgili arkadaşım Gaye’nin sorusuna sadece olamaz demek yetmiyor. Yetmiyor çünkü görmek ve göstermek gerekiyor. Görmek ve göstermek için de emek harcamak, ama çok emek harcamak gerekiyor. Kolaycı yol ve yöntemlerle “suyun özelleştirilmesine hayır”, “neoliberalizme hayır” diye artık otomatikleşmiş, alışkanlığa dönüşmüş gösterme biçimlerinin ötesine gitmemiz gerekiyor. Suya vurulan altından kelepçenin sadece işçi sınıfına değil, kadına ve insanlığa, sadece insanlığa değil ama çok daha önemlisi sesi soluğu çıkmayan börtü-böceğe kelepçe vurmak anlamına geldiğinin işaret edilmesi gerekiyor. “Suyun su olduğu” ama tarihin bir aşamasında suyun su olmaktan çıkarılmaya başlandığının bilgisine ihtiyacımız var, kalkınma, enerji ve benzeri zorunluluklar üzerinden yükseltilen her çeşit ulusalcı-endüstriyalist-kalkınmacı-mühendis ideolojilerinin eleştirisine ihtiyacımız var.

    Gaye elinizde tuttuğunuz çalışmasında “suyun su olması gerektiğini” işaret etmek için suyun metalaşma sürecini ele alarak analizine başlıyor. Gaye’nin su sorununu güncel işleyişinden hareketle kavramsal bir zemine çekmesi çalışmayı “anlamlı” ve “önemli” kılıyor. Suyun güncelliği derken sadece dışsal yani gözlemlenen olgulardan bahsetmiyorum. Gaye su sorununu bir araştırıcı olarak gözlemlemedi, suyu su olmaktan çıkaranlara karşı durarak, örgütleyerek, örgütlenerek bir karşı çıkış ile içinde yer alarak, yaşayarak içselleştirdi. Dünya su ailesinin yaydığı uyuşturucu enzimlere karşı mücadele etti. Fakat Gaye, elinizde tuttuğunuz çalışmayı yaparken içinde yer aldığı gerçeklikle kendi arasına mesafe koyarak su sorununu kavramsal düzleme taşıdı. Zor iştir hissederken, içimizi acıtan gerçekliğe mesafe koymak, ona belirli bir mesafeden bakabilmek. Hissetmeden olmuyor, ama toplumsal olgularla yüzleşirken sadece hissetmek de yetmiyor. Su mücadelesinde arkadaşım Gaye, zor olan bu işi başardı. Kıtlığın Nedeni, Kıtlığa Çare Olabilir mi sorusuna ince ince fırça darbeleri ile hayır diyor. Hayır için öncelikle zorlu mu zorlu kapitalizmin işleyişinin yapısal belirleyenlerine bakıyor, ama suyun su olmasından kaynaklanan kendine özgülüklerini de meta analizi içine yerleştirerek bunu yapıyor. Sağlam kavramsal düzenekler oluşturulduktan sonra, sorunun uluslararası dinamikleri ve bu coğrafyaya ait açığa çıkış biçimleri analiz ediliyor. Bu anlamıyla bir ilk, yeni heyecanlara enerji verecek bir ilk çalışma.

    Kapitalizmin geldiği bu aşamada kapitalistler su, eğitim, konut, sağlık gibi alanlara yöneldi, insanların güncel yaşamlarını tahrip eden alanlara yöneldi. Bu yeni yıkım alanları, aynı zamanda kapitalizmin yıkıcı toplumsal doğasına karşı çıkışın alanları da olabilir. O zaman her dilde birlikteliklere ihtiyaç var. Her dilde su hayattır, satılamaz diye haykırmalı

    (L’acqua é vita, non si puo vendere

    Wasser ist Leben, darf nicht verkauft werden!

    Water is leven niet kunnen worden verkocht

    l’eau c’est la vie ça ne ne vend pas

    Agua es vida, no sevende

    El agua es vida, no una mercancia

    El-mâu hayatun lâ yübeu (arapça bilen ark.öğrenildi.)

    awa weşiya,nêna rotene!

    psir psewnig psen leitep)

    ve haykırmaları Suyun Ticarileştirilmesine Karşı Platform benzeri dayanışmacı yapılarda biraraya getirmeliyiz.

    Gaye gereken emeği ve enerjiyi gösterdi, ama fırından yeni çıkan çalışmayı heyecanla sahiplenerek yaz sıcağında çalışmayı evine konuk eden sevgili Serap Kurt’a ve bu konuk etme halini destekleyen SAV’ın bileşenlerine çok ama çok teşekkürler. SAV bu dizide sadece kitap çıkarmıyor, aynı zamanda yaşam ortamını tahrip eden, tahrip etmek için enzimler yayan kemirgenlere karşı çıkışa omuz veriyor, destek veriyor.

    Önsöz Beyza Üstün

    Bu kitap bir yansı; suyun ve doğanın derinliklerine sizi de alacak olan mücadelenin araştırmaya yansısı.

    Yaşamının büyük bir kısmında emeğin sömürülmesine karşı mücadele eden bir aktivistin; Türkiyedeki altın madeni işletmecilerinin doğaya saldırısı ile başlayan, suyun metalaştırılma süreci ile yoğunlaşan doğa tahribatına karşı duruşu ile araştırmacı kimliğine uzanan yolcuğunun izlerini okuyacaksınız bu kitapta. Bir başka deyişle sermayenin girdabına giren emeğin, doğanın, suyun isyanının mücadeleden araştırmaya dönüşen izdüşümleri ile buluşacaksınız satırlar arası yolculuğunuzda.

    Bu kitap; suyun özgürlüğü için mücadele eden dostumun, sevgili Gaye’ nin su üzerinde oynanan oyunları farklı açılardan irdeleyişini sunuyor sizlere. Tarihsel yolculukla başlayacak suyun tutuklanışını izleyeceksiniz. Suyun ve onu kucaklayan ekosistemin kapitalizmin kıskacında kaybettikleri içinizi acıtarak ulaşacak sizlere.

    Suyun metalaştırılması, aslında, suyu toplayan, kalitesine ulaştıran havzaların metalaştırılması; su havzalarının sanayileşmeye açılması, havzalardaki akarsulara, göllere atıksu deşarjlarına göz yumulması, havzaların plansız ve kontrolsuz yerleşime açılması ile birlikte değerlendirildiğinde, aynı tarihte temelleri atılan kamu-şirket işbirliğinin de metalaştırılma kararlarının sürecini nasıl etkilediği ortaya çıkmaktadır. 1992 Rio De Janerio ve Dublin de ayrı ayrı yapılan BM’ lere bağlı Çevre ve Su fiuraları, iki temel strateji olan “sürdürülebilir kalkınma stratejisinin çevre koruma stratejisi olarak kabulü” ve “suyun piyasada fiyatlandırılabilir mal olarak kabulü” ile suyu ve doğayı kapitalizmin pençesine teslim etmiş ve bu stratejileri yaşama geçiren aktörlerin işbirliği de günümüze kadar sürmüştür. Bu kabuller kirletme hakkını, kirleten öder hakkını beraberinde getirmiş, bu kararlar ile kalkınma stratejileri karşısında yenik düşen doğa giderek kirlenmeye ve kalitesini yitirmeye başlamıştır. 2000’ li yıllara gelindiğinde ise kıtlaşma argümanları ile su kaynakları alınır satılır (uzun erimde meta olarak kullanım hakkı devredilir) olmaya başlamıştır.

    Suyun ticarileştirilmesi sürecini okuduğunuzda elinizdeki kitabın bir araştırma olduğu gerçeği; suyun ve toprağın diğer metalardan farkını, tüketildikçe yenilenemez oluşunu kavratacak önce. Ve giderek daha çok doğanın parçası olduğunuzu hissedecek ve giderek daha çok korumak isteyeceksiniz hiç yok edilemeyecek gibi yanıbaşınızda çoşan akarsularınızı.

    Sevgili Gaye’nin kimliğinde suyu ve doğayı koruyacak tüm dostlara, aktivistlere, araştırmacılara saygılarımla

    İÇİNDEKİLER


    Read the rest of this entry »

    Posted on: August 27, 2009

    Posted on: August 25, 2009

    “Yazmak mutsuzluktur, mutlu insan yazmaz”
    İ.Berk


    -Tüm şairler ölür mü?
    “Tabiki Ölür?”
    “Peki İlhan Berk’de mi öldü”
    “Tabiki en çok İlhan Berk öldü”


    fotoece
    Fotoğraf:Ece

    berk

    İşte Kurşun kubbeler şehri İstanbul’dasın.
    Havada kaçan bulutları hışırtısı.
    Karaköy çarşısından geçen tramvayların camlarına yağmur yağıyor
    Yenicami, Süleymaniye arkalarını kirli bir göğe vermişler.
    Hiç kımıldamıyorlar.
    Ayasofya elleriyle yüzünü kapamış bütün iştahıyla ağlıyor….

    İnsanlar sokak sokak, çarşı çarşı, ev ev.
    İnsanlar sırt sırta omuz omuza verip durmuşlar.
    Boyunları bükük
    Yorgun,asabi,kederli,kindar.
    Yığın yığın olmuşlar hepsi köprünün açılmasını bekliyor.
    Bir anda şehrin dört bucağına akacaklar.
    Bir anda iki ayrı kıtada ki insanlar gibi.
    Fatih’liyle Beşiktaş’lı sarmaş dolaş olacak.

    Sarı, uzun yüzlü cesur işciler.
    Dört köşe halinde veya dağınık bir şekilde durmuşlar.
    Hiç konuşmuyorlar.
    Benim onları birer birer çalıştıkları yerlere götürüp bıraktığım olmuştur.
    Hepsi dar kapanık yerlerde, sıkıntılı işlerde çalışır.
    Hepsi deli gibi severler yaşamayı.
    Bu en önde giden grup
    Tophane’de Dikimevi’nde çalışır
    Sekiz kızdır ancak üçü evlenmiştir.
    Bu saçları darmadağın asıt suratlı delikanlılar.
    Kömür işçisidir.
    Bu üç kız, Beyoğlu’nda bir mağazada tezgahtar.
    Bunlar yol amelesidir.
    Bunlar vapur işcisi.
    Öbürleri duvarcı, hamal, ırgat, kayıkcı.
    Hepsi bu gök altında, sarmaş dolaş olmuş yürüyorlar.

    Dünya’da işlerine giden insanları görmek kadar güzel bir şey yoktur.
    ( Biliyorum artık akşama kadar onları hiç görmeyeceğim. )

    Durduğun yerden, İstanbul köprüsü, tramvayları mavnalarıyla sanki yürüyor.
    Bu sislerin ve bulutların arasından en son harekete geçen Kızkulesi’dir.
    Kayıkların direkleri insanların üzerinde.
    Büyük bir bulut gelip durmuştur.
    İşte karın karına vermiş motorlarda ki balıkların üstlerine yağmur yağıyor.
    Bir defa olsun akıllarına gelmemiştir,
    Gözleri prıl pırıl balıkların,
    Bir İstanbbul göğü altında ağlamak…….

    İlhan Berk

    Posted on: August 24, 2009

    Jean-Luc Godard

      Gerçek ve kurgu arasında eşitlik ve kardeşlik

    (L’égalité et la fraternité entre le reél et la fiction).

    (http://some1stopme.blogspot.com/2009/05/godardn-femme-fataleleri-ve-ghobadinin.html den alınma)

    1961GodardUnefemmeestunefemme

      Bir-birlerini-sev-dikler-i i-çin,
      E-mile -ve- An-gela- i-çin-her-şey-ters-gide-cek.
      Daha -önce-söyle-diğimiz-gibi-aşkları-hem-karşılıklı-hem-de-edebi-oldu-ğu-için,ne-reye
      ka-dar-gi-de-bilecek-lerini-düş-ünme-hat-asını-yap-tılar.
      JçMonaco Yeni Dalga kitabından

    anna_karina_femme2

    Emile:
    “Angela sen iğrenç birisin!”
    Angela:
    “Ben bir kadınım”

    anna_karina_femme1

    Posted on: August 15, 2009

    İmparatorun Terzileri Krizi Açıklarken
    Fuat Ercan

    İleri Dergisi, sayı 4, 2001


    Giriş:
    Daha önce Doğu Asya’da, özellikle Güney Kore’de açığa çıkan kriz üzerine çalışmalar yapmıştım. Güney Kore’deki krizi açıklama biçimleri ile günümüzde Türkiye’de açığa çıkan krizi açıklama biçimleri arasında önemli bir dizi yöntemsel benzerlikler var. Ancak bu benzerlikler, sorunu anlamamızdan daha çok anlamamamıza yol açıyor.
    Yöntemsel olarak yapılan temel hata, krizin, daha çok açığa çıkış biçiminde ve anında yoğunlaşmakta yatar. Oysa kriz, belirli bir zamanın belirli bir anında ve genellikle parasal değişkenler dolayında açığa çıkar. Soruna an değil de süreç ve süreçte belirleyici olan yapısal değişkenler dolayında baktığımızda, krizi anlama ve açıklama çabası değişecek ve krize yol açan yapısal ve toplumsal nedenlerle, bu nedenlerin süreç içinde aldığı biçimler önem kazanacaktır.
    Bu noktada sorulacak soru, krizin nasıl açığa çıktığı sorusunun yerine, çok daha önemli bir soru “krizin kimin krizi” olduğu sorusudur. Bu soruya anlamlı cevap verdiğimizde krizin nasıl açığa çıktığına daha sağlıklı cevaplar verebiliriz.
    Kriz, Kapitalizmin Krizi
    Konuşma süresince dile getireceğim temel argümanımı kısaca açıklamak istiyorum. Türkiye’de sıkça açığa çıkmaya başlayan kriz, kapitalizmin krizidir. Bu genel vurguyu biraz daha açacak olursak, bugün yaşanan kriz aslında, Türkiye’deki sermaye birikim tarzının dünya ekonomisiyle bütünleşme sürecine dair bir krizdir.
    Bu süreci iyi anlayabilmek için, uzun zamandır göz ardı edilen, kapitalizmin temel dinamiklerini yeniden gündeme almak ve özellikle Türkiye’de sermaye birikiminin dünya ölçeğinde işleyen sermaye düzeneğine eklemlenme biçim ve tarzlarını sorgulamamız gerekiyor. Bu anlamda yaşanan krizin kapitalizmin krizi olduğu yönündeki genel ve soyut vurgudan sonra, geç kapitalistleşen bir ülkede sermaye birikim mekanizmasına ve çok daha önemlisi bu mekanizmanın Türkiye’de gerçekleşme tarzına bakmamız gerekiyor.

    Read the rest of this entry »


    Sabit Sayfalar

    Kategori

    August 2009
    M T W T F S S
    « Jun    
     12
    3456789
    10111213141516
    17181920212223
    24252627282930
    31  

    Son Yorumlar

    konut projeleri on
    fuat ercan on
    on
    fuat ercan on Yeniden Merhaba!
    Diyar Saraçoğlu on Yeniden Merhaba!