Fuat Ercan

Posted on: April 4, 2009

Başak Ergüder* & Fuat Ercan**
(İktisat Dergisi’nin 500. sayısında yayımlanmıştır)

    “Geçmiş onda talandır, haraçtır. Şimdi, yabancılaşma, ayrım, kandır. Direnç de baskı da onda çöreklenir. Anamal (sermaye) o dev ayaklı çamur, onda toplanır. Altın onda kararır, ipek onda yozlaşır. Böylece gelecek de geleceğin pusulası da ondan alır doğrultusunu. Düzenin kendisidir çünki. Kısaca İstanbul’u yazmak geçmişi, şimdiyi, geleceği, böylece biraz da olsa tarihi yazmak demektir” (İlhan Berk’in Galata’ adlı şiir kitabından aktaran A.Oktay, 1993, 126).

Fotoğraf: Suzan Bakır

“Sabahtan beri bu fotoğrafa bakıyorum. (korkuyorum),
Çektiğim bir fotoğraf.
maviye boyalı evinin yıkımını bekleyen kadınlardan biri…
elde yıkadığı bi kaç parça çamaşırı bu tellere astı az önce.
evinin önünde bir su kaynağı var
ve konu komşu gelip ordan içme suyu taşıyor evlerine.
hani şu pusetlerle 5’lik su şişeleri taşıyan insanlar. hatırlarsın.
evin önü kalabalık sayılır aslında.
ben çekim yapıyorum sessizce.
ama kadın orda değil sanki.
yüzü öyle mutsuz ki,
umutsuz…
bakıyorum
(korkuyorum)
ne çok yazılıyor,
ne çok çiziliyor,
ne çok konuşuluyor ama ne kadar etkisiz…”

(Suzan Bakır’ın e-postasından)

***

’Beni bu havalar mahvetti’ demişti Orhan Veli. Beni de bu İstanbul. İstanbul, doğduğum kent.
Bütün bir ömrü geçirdiğim, Şehzadebaşı’sından Fatih’ine, Beyoğlu’sundan, Levent’ine, Göztepe’sinden, Ataköyü’ne; bildiğim yerler, yollar, sokaklar, çeşit çeşit insanlar, insanlar!…
Niye bir yabancılık duyuyorum şimdi? İlk kez geldiğim bir yermiş gibi! Ben mi değiştim yoksa bu kent mi? Bir yabancılık, bir garip korku, bir an önce kaçmak dürtüsü….
(O. Akbal, 3 Şubat 2009, Cumhuriyet)

İstanbul: Korkularımızın kenti
Yerel seçimler yaklaşırken, nüfusu, üretim ve tüketimdeki yeri ve bunlara bağlı olarak yaşanmışlıkları/yaşananları ile Türkiye’nin gündeminde hep önemli olan İstanbul yerelini yazmak istedik. İstanbul’u düşünmek, hissetmek ve bir şeyler yazmak ne kadar zor… Yedi tepeli şehir yetmiş yedi tepeye dönmüşse, bir milyona mekan olurken on milyonu aşan insanla sarmaş-dolaş olmuşsa; bu kent üzerine, bu kent üzerinden neler denebilir ki? Düşünerek mi, hissederek mi bir şeyler demeli? Gerilimli bir birliktelikle, yani hissederek mi düşünmeli? Yoksa düşünerek mi hissetmeli? Düşünme ve hissetmek, yani gerilmek! Oysa bu gerilim bu günlerde kentler ve İstanbul gerçeğinde daha bir arttı. Gerilim gerçekliğin dili, ama gerilim diğer yandan gerçekliğin bir parçası olan onu bilme tarzlarının da dili. Bir kriz ve yerel seçim öncesi İstanbul üzerine bir şeyler yazmak için bildik yöntemle kitaplarımıza dalmıştık ve bildik bir sıra ile yazmaya koyulacaktık. Koyulduk da. Arkadaşımız Suzan Bakır’ın fotoğrafı ve fotoğrafına iliştirdiği duyguları, yapılan/yapılacak olanların tam orta yerine düştü. Sevgili Suzan, fotoğrafı çekerken yaşadıklarını da fotoğrafa aktarmış, belki de fotoğraf gerçekliğin dilini Suzan’a aktarmış. Arkadaşımız “Sabahtan beri bu fotoğrafa bakıyorum” diyor ve ekliyor “Korkuyorum. Evinin yıkımını bekleyen kadının başı önünde çaresiz eli parmaklıklarda. Hapishaneye dönüşen/dönüştürülen bir kenti, kentleri gösteriyor. Evinin yıkılmasını bekleyen kadını gözlemleyen ve ölümsüzleştiren sanatçı korkuyor. Ama köşe yazıları ile büyüdüğümüz bir insan, bir gazeteci, bir İstanbullu Oktay Akbal da korkuyor. Evi başına yıkılacak kadın korkuyor mu? Yoksa evini başına yıkan nedenlerin şaşkınlığı/öfkesini mi yaşıyor? Ama, yaşadığı sahici. O, o kadın yaşıyor bunu. Duygularını, düşüncelerini yazıya, fotoğrafa aktarsaydı, o anın anlamını yakalayacaktık. Ama ne yazık ki bunu bilemiyoruz.

Kent gerçekliğini, kentlinin gerçekliğini, özellikle İstanbul kentinin geçirdiği değişikliği; ancak yaşanan, aktarılan anlık, öznel gerçekliklerin üzerinden anlamaya çalışabiliriz. Bundan başka da bir çaremiz yok. Sahici bir başlangıç, gerçekliğin çoğulluğuna kendisini bırakmalı. Ne ilk elden aşırı genelleştirilmiş teoriler, ne de bu teorilerin yaratıcı isimleri başlangıç noktası olabilir.

Başlangıç noktası olacak yaşanmışlıklara biraz daha yer verelim. Fotoğraftaki kadının, evini başına yıkanlara karşı ne duygularla o demir parmaklıklara sarıldığını bilemeyiz ama; sevgililer gününde İstanbul’a bir sevgili gibi bakan, onu kişileştiren, onu kadınlaştıran AKP İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’nın İstanbul’a nasıl seslendiğini biliyoruz: “Seninle kaç sevgililer günü yaşadık İstanbul…. Gecekondularında yaşayan mütevazı insanlarını sevdim, .. Sana hep inandım İstanbul.” (Zaman Gazetesi 14 Şubat, 2009). Ama aynı gün başka bir gazetede Gülbahar Karakaya’nın çaresizliğini okuyorduk: “İki yıl önceydi. Yatıyordum. Bir ses geldi. Mutfağa gittim, toprak duvarı yıkmış, kumlar mutfağa girmiş. Her yağmur yağınca korkuyoruz. Yine aynı şey olabilir. Evime toprak yürüdüğü zaman iki kere belediyeye gittim. Kimse gelmedi.” Seyrantepe Barbaros Caddesi Yeşilce Mahallesi’nde istinat duvarının altında kalarak ölen 14 yaşındaki Melek Çapkan’ın ardından, mahallelinin duygularını açığa çıkarırken söylüyor (Radikal gazetesi, 14 Şubat,2009). Yine aynı gün sermayenin en cesur gazetesi Referans’ta başka bir haberle karşılaşıyoruz; İstanbul’un yeni anayasası belediye meclisinden geçti. Enis Tayman’ın haberinden öğrendiğimize göre İstanbul’un yapısını tamamen değiştirecek olan 1/100 bin ölçekli İstanbul Çevre Düzeni Planı, cuma günü İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Meclisi’nde yapılan görüşmelerde oyçokluğuyla kabul edilmiş. Haber müjdeyi patlatıyor, yenilenen plan yargıdan dönmezse “İstanbul kelimenin tam anlamıyla bir iş merkezine dönüşecek”. Demek ki belediye başkanı ve belediye başkan adayı, İstanbul’u bir iş merkezi olarak seviyor. Haber şöyle devam ediyor;

    “Plana göre kent, kültür ve iş dünyasının taleplerine uygun hale gelecek. Galataport, Dubai Kuleleri, Haydarpaşaport, Zeytinburnu Silikon Vadisi gibi kamuoyunda tartışılan projeler de bu plan sayesinde hayata geçme şansı bulacak. Avrupa yakasında dokuz, Anadolu yakasında ise yedi ticaret ve hizmet merkezi konumlanacak. Bu merkezler, kentin gelişme potansiyeli çerçevesinde nüfusu yayacak. Mevcut kent dokusuna ve merkezi iş alanına baskıyı azaltacak. İşlevsellik ve fonksiyonlarına göre kademelendirilecek. İş merkezleri bu amaçla geleneksel, birinci, ikinci derece ve alt merkez olarak kategorilere ayrılacak. Plana göre Anadolu yakasında Ataşehir, Avrupa yakasında Silivri, İkitelli, Bağcılar bölgeleri birinci derece ticaret ve hizmet merkezi haline getirilecek. Pendik ve Esenyurt’ta ikinci derece ticaret ve hizmet merkezleri kurulacak. Alt merkezler ise Avrupa yakasında Çanta, Selimpaşa, Avcılar, Gaziosmanpaşa, Anadolu yakasında da Ümraniye, Kartal ve Sabiha Gökçen Havaalanı yakınlarında kurulacak. Eminönü bölgesi geleneksel merkez olarak konumlanırken, Haydarpaşa’yı da içine alan bölge turizm, ticaret, kültür ve konut alanı olarak hazırlanacak. Ayrıca sınırları Beşiktaş, Güngören, Gaziosmanpaşa, Kağıthane ve Şişli’yi kapsayan bölge ise merkezi iş alanı ve bütünleşme bölgesi olarak değerlendirilecek. Burada da kentin tarihsel gelişimi esnasında oluşmuş ve günümüze kadar ulaşmış küresel ve fiziksel doku korunacak. Ülke ve uluslararası boyutta yönetim, kontrol, koordinasyon fonksiyonları belirlenecek, finans kuruluşları, özelleşmiş, ihtisaslaşmış hizmet ve ticaret fonksiyonları yer alacak.” (Referans Gazetesi, 14 Şubat, 2009).

Projeler hayata geçme şansı bulacak. Proje ve projeler dört bir yandan harekete geçmiş durumda, geçenlerde Başbakan’ın bir Belediye Başkan adayına söylediği gibi; “Varsa projen konuş”. Projeler ve projelerin rasyonelliği üzerinden bir dizi değişim yaşıyoruz. Peki bu projeler korkuları/korkularımızı azaltacak mı? Yoksa projeler Ahmet Muhip Dranas’ın şu anlamlı dizelerini haklı çıkartacak bir İstanbul’un geleceğini mi işaret ediyor; “Yüzyıllarla besli bir şehir / İnsan yaşamından daha da hızla / Bunca çabuk nasıl yok olabilir? ” (Ahmet Muhip Dranas’ın “Yağma” isimli şiirinden)

“ama kadın orda değil sanki” ve İstanbul’u satmak!

“Bedrettin Dalan, İstanbul’a özel girişimci temelden bir yeniden yapılanmayı zorla benimsetiyordu. Dalan’ın projeleri, hızlı göçün berbat ettiği İstanbul’un, ülkenin önde gelen kenti olmaktan çıkarak yeni bir tahayyüle dayanan bir dünya kenti haline dönüşmesinin dinamiğini ve çerçevesini yaratıyordu. Otuz yıldan uzun bir süredir rafa kaldırılmış bir dizi mahallede geniş ölçekli yıkımlara girişildi; yüzyıllardır merkeze yerleşmiş bulunan küçük imalat kuruluşları yerlerinden atıldı” (Keyder, 2000, 26).

Korkular, korkularımız çeşit çeşit… Bazılarını İstanbul’un küresel ölçekte devam eden rekabette üzerine düşenleri yerine getiremeyeceği korkusu sarmış. Bu korku insanlarda İstanbul’u satmak, pazarlamak için gerekenlerin bir an önce yapılmadığı duygusuyla açığa çıkıyor. İstanbul’u satmanın gerekli olduğunu ilk hissedenlerden ve dile getirenlerden biri olan Çağlar Keyder’in korkusunu ve umudunu şu sözlerle dile geliyor: “Dalan’ın projeleri, hızlı göçün berbat ettiği İstanbul’un, ülkenin önde gelen kenti olmaktan çıkarak yeni bir tahayyüle dayanan bir dünya kenti haline dönüşmesinin dinamiğini ve çerçevesini yaratıyordu” (Keyder, 2000, 26).

İstanbul’u nasıl satmalı? İstanbul’u satılığa çıkarmanın Başbakan T. Erdoğan’ın “Unakıtan abi iyi bir tüccardır” sözleri henüz söylenmeden önceye dayanan, ama çok da eskilere de gitmeyen bir tarihi var. 1990’ların başlarında Çağlar Keyder ilk defa İstanbul’un satılması gerektiğini tam da bu başlık altında ifade etmişti. Daha sonraki bir çalışmasında “küreselleşme önüne çıkan her şeyi silip süpürürken, İstanbul farklı pazarlıklar için nasıl ambalajlanacaktır” diye sorar (Keyder, 2000, 227).

İstanbul’un ambalajlanması için temizlik gerekiyor, kentin satış öncesi temizlenmesi gerekiyor. Son dönemde gerçekleşen yasal değişikliklerle önemli yetkilere kavuşan ve kentsel arazi üretiminde önemli bir aktör /kuruma dönüşen Toplu Konut İdaresi (TOKİ) Başkan vekili Erdoğan Bayraktar “İstanbul’da Büyük Projeler” temalı ‘’İstanbul Buluşmaları’’ etkinliğinde açılışında dünyada bir milyar civarında insanın gecekondu gibi sağlıksız konutlarda yaşadığına Türkiye’nin başta İstanbul olmak üzere bu konuda yapılacakları düşünmesi gerektiğini söyledi. Bayraktar, şöyle konuştu: “Bize göre terörün arkasında gecekondulaşma da var. Ülkemizin ana sorunları öncelikle terör, terörden sonra cari açık, ondan sonra da çarpık yapılaşmadır. Bu birbirine bağlı problemleri çözmek için elimizden gelen en üstün gayreti göstereceğiz.” (Bugün  Gazetesi, “TOKİ: Terörün arkasında gecekondulaşma var.” http://www.bugun.com.tr, 2007.10.09)

Sanki o kadın ve kadınlar orada değilmiş gibi! Soru aslında sistemin yapısal mantığına uygundur ve İstanbul, yani “hızla berbat edilen” şehir yine hızla yenilenme, kentsel dönüşüm, mutenalaşma/ soylulaşma, seçkinleşme sürecine sokulacaktır. Yenilenme, kentsel dönüşüm, mutenalaşma İstanbul’u yani yetmiş yedi tepeye sahip olan kenti, kentliyi korkulardan kurtaracak mı? Bilinmez. Korku, insana ait bir duygu… Yetmiş yedi tepeye dönüşen bu şehrin insanları, bu kentin kullanıcıları, bu kentin sahipleri, bu kentin yöneticileri yani her kesimden insanı eşitleyen bu korku tanımlanabilir mi?

Tüm korkuların ortak böleni canlı kanlı insanlar, ama bu insanların her birini yan yana getirip bağlantılar kurmaya çalıştığımızda, bu çabayı şiirlerinde en iyisinden/sahicisinden gerçekleştiren İlhan Berk’in bağlantısına ulaşırız : “Anamal (sermaye) o dev ayaklı çamur, onda toplanır.” Kendi tarihsel gerçekliğinde biçimlenen sermaye düzenekleri İstanbul’da artık yapısal bir gerçeklik olarak daha bir kendini hissettiriyor. İstanbul artık çok daha fazla dünya, çok daha fazla Türkiye… İstanbul’un kendi içinde güçlenip gelişen dinamikleri üzerinden çok daha fazla kapitalist düzeneğin işlemeye başladığı kent.. Yani uluslararası dinamikler daha fazla İstanbul üzerinde etkili oluyor, ulusal ve yerel ölçekteki dinamikler İstanbul üzerinde daha bir etkili olmaya başladı ve çok daha önemlisi İstanbul’un dönüşümünü tanımlayan bu ulus-üstü ölçekle, ulus-altı ölçeğe yayılmasının arkasında bizzat İstanbul’un kendi içinde biçimlenen o dev ayaklı çamur olduğunu söyleyebiliriz.

Yeni sosyal birikim, farklı ölçekler içinde kapitalizmin yeniden yapılanması ve birikimin ölçeğinin değişmesi olarak algılanabilir. Bu dönem, uluslararası aktörler kadar, yerel girişimcilerin liderliğinde, yerel birimlerin kendisini aktive etmeye başlamasıyla yerel birimlerin uluslararası mekânsal işbölümünde kendilerine daha iyi bir konum elde etmek için yarışmaya itilmesine yol açtığı bir süreçtir (Sengül, 2004). Kenti değişim değeri ile değerlendiren ve kapitalizmin yeni ölçeği haline getiren yerelleşme eğilimin bu eğilimde yer alan uluslararası aktörlerin ve yeni sosyal birikim mekanizması olarak küreselleşmenin etkileri İstanbul gibi metropollerde daha fazla yoksullaşma ile sonuçlanan bir kentsel gelişim projesine dayanmaktadır. Bu projenin bir yanı kentsel yenilenme ile gecekondu bölgelerinde yaygınlaşan yıkımlar, diğer yanı ise kalkınma ajansı ve benzeri organizasyonlarla kentin sermaye birikiminin yeni ölçeği olmasının sağlanmasıdır.

Böylece İstanbul; bir parça toprak olmaktan ziyade “değerlenen”, “değersizleşen” bir meta olarak oluş halinde üretilen ve kentin sahipleri/yöneticileri için “değişim değeri”, kullanıcıları içinse “kullanım değeri” taşıyan bir METADIR. Kentin sahipleri ve kullanıcıları arasındaki ayrımın kentsel arazinin ikili değeriyle ilişkisi “meta” olarak kenti belirleyici olanın üretimi süreci olduğuna, bu sürecin sonunda metalaşan her şey gibi “satışı”nın da değişim değeri tarafından belirlendiği aşikardır. Emek-sermaye, sermayeler arası ilişki ve sermaye-devlet ilişkinin görünür kılınması ve mekânın kurulu ve varoluşsal bir gerçeklik olarak değil, hareketli ve oluş halinde olduğu varsayımı ile mekânın sosyal üretiminde mekânın sosyal üretimi kavramı ile açıklanabilir. Bu kavram bir bütünsel analiz ile kentin gündelik yaşam içinde toplumsal ilişkilerin yeniden üretildiği bir oluş halinde olduğu gerçeği ile ulaşır (Lefebvre,1991).

Kapitalizmin nesnel işleyişinin İstanbul gerçekliğinde açığa çıkışı tek tek gündelik yaşamlar üzerinde etkili olmakla birlikte, aslında tüm bu sistemik-sermaye merkezli dinamikler sadece İstanbul’un bugünü ile mücadele ederek onu dönüştürmüyor İstanbul’un geçmişi/tarihi ile de mücadele halinde onu dönüştürüyor. F.Jameson’un “Zaman sürekli bir şimdiki zaman haline gelmiş ve mekansal olmuştur” ifadesi İstanbul için çok daha anlamlı bir betimleme olmaktadır (Jameson, 1991, 147). İstanbul’un her köşesi yaşanmışlıkların biçimlendirdiği bir gerçeklikten, şimdi, sermayenin yapısallaşmış mantığının biçimlendirdiği ve şimdinin geçmiş üzerindeki egemenliğini ilan ettiği gerçekliğe geçmektedir. Tarihi mekanlar dönüştürülemediğinde, tarihi mekan olarak pazarlanıyor. Bu belleğin, bu duygunun ve yaşanmışlıkların tahribatı anlamına geliyor. İstanbul’u mısralarında canlandıran, İstanbul’un görüntüsünü, bir rehber kitap gibi İstanbul’u Pera’yı, Galata’yı yazan İlhan Berk “Geçmiş onda talandır, haraçtır. Şimdi, yabancılaşma, ayrım, kandır” diyerek bellek yitimi ile yabancılaşmayı işaret ediyor.
Son dönemde gerçekleşen yasal değişikliklerle önemli yetkilere kavuşan ve kentsel arazi üretiminde önemli bir aktör /kuruma dönüşen Toplu Konut İdaresi (TOKİ) Başkan vekili Erdoğan Bayraktar’ın
İstanbul’u nasıl bir şantiyeye çevirdiklerini dile getirirken bu tahribata ait bilgi de vermiş oluyor: “TOKİ olarak Türkiye çapında yaptıkları toplam 12 milyar YTL yatırımın 4 milyar YTL’den fazlasını İstanbul’dan kazandıklarını belirten Bayraktar, İstanbul’un kendi kendisini döndüren bir şehir olduğunu vurguladı. Bayraktar, Küçükçekmece, Fatih Neslişah Mahallesi, Kadıköy Fikirtepe, Maltepe Başıbüyük, Bağcılar ve Derbent gibi projelerle kentsel dönüşüm çalışmalarını sağladıklarını ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile gerçekleştirilen çalışmalarla İstanbul’da toplam 90 yerde şantiye çalışmalarının sürdüğünü” açıklamalarına ekliyor. (Bugün Gazetesi, “TOKİ: Terörün arkasında gecekondulaşma var.” http://www.bugun.com.tr, 2007.10.09)

“TOKİ olarak Türkiye çapında yaptıkları toplam 12 milyar YTL yatırımın 4 milyar YTL’den fazlasını İstanbul’dan kazanmışlar.” İstanbul kazanç kapısı ama o kazanç kapısı üretim, tüketim, dolaşım alanı olarak kentin hızla dönüşmesi, farklılaşması anlamına geliyor. Farklılaşma bazen gecekonduların yeni tüketim mekanlarına dönüşmesi (lüks konut, alışveriş merkezleri), üretim mekanlarının kentin dışına atılması, değerlenen alanların sınıf-gelir düzeyine göre el değiştirmesi anlamına geliyor. Ama tüm değişiklik yapan bu müdahaleler, özellikle her yıkımda kentin dünya ölçeğinde devam eden rekabete ayak uydurmak için zorunlu olduğu vurguları ile gerçekleştiriliyor.

Kentsel alanı kullanıcıları adına düzenleyen mekanizmanın, “rekabet” metaforuyla “kalkınma ajansları”yla “taşı, toprağı altın şehre” yerli-yabancı yatırımları çekmekte böylece İstanbul’a değer biçmektedir ve değişim değeri lehine kullanıcılar yerlerinden edilerek kentsel toprağın ticarileştirilmesinde “finans merkezi” tahayyülü, yıkılan gecekondular üzerinden yükselmekte. Her geçen gün toplumsal olarak yeniden üretilen yoksullaştırıcı/ mülksüzleştirici sürecin, değişim değerinin arttığı kentsel arazi topraklarının genişlemesiyle devam etmesi, “kentsel yenilenmenin” mantığını açıklayabilir.

Kazanç ve rekabet günümüzün egemen söyleminin iki acımasız bileşeni. Ve herşey bu iki bileşen için harekete geçmiş durumda. Ulusal siyasal karar alıcılar, yerel aktörler ve tabi ki “gerçekliğe çağrı” çıkartan sosyal bilimciler “İstanbul’u satmanın” gerekliliğinden başlayan taleple bugünlerde bilimsel bir çağrılarına devam etmekte: “İstanbul nasıl rekabet etmeli”. Bu yöndeki en açık ifade Ayda Eraydın’a ait; “Küresel ekonominin başarılı bir ortağı/işbirlikçisi olabilmek için kurumlar ve verili düzenlemelerin değiştirilmesi ve ekonomik transformasyon sürecinde rekabetçi varlıklara öncelik tanınması gerekiyor (Eraydın, 2008)”. Rekabet? Dünya ekonomisi ile bütünleşmenin zorunlu sonucu. İstanbul için ise dünya kenti olmanın zorunlu uğrağı. Bildiğimiz üzere artık sadece ulus-devletler değil, kentler de rekabet ve entegrasyon baskısı altında. Her gün borsadaki değerler gibi ülkeler ve kentlerin rekabetteki konumları hesaplanıyor; bu hesaplar sadece durum bildirmek için değil, nelerin yapılması gerektiğini işaret ediyor. Bu yönde bir haber; Nüfus artış hızı, rekabette lider İstanbul’u tahttan indirebilir.” “Uluslararası Rekabet Araştırmaları Kurumu (URAK) tarafından hazırlanan “İllerarası Rekabetçilik Endeksi 2007-2008” araştırmasına göre, İstanbul 81 il arasından açık ara farkla sıyrılırken, Şırnak rekabetçilikte en geride kalan il oldu. Ankara, kişi başına mevduat ve şehirleşme oranıyla İstanbul’u geçerek birinci sıraya oturdu. Türkiye’nin hem ülke hem de şehir bazında rekabet potansiyelini harekete geçirmesi gerektiğini belirten URAK Yönetim Kurulu Başkanı Ali Koç, “Rekabetçilik kalıcı, krizler geçicidir. Ama rekabetçiliğin dinamosu teşvik olmamalı” dedi.” Peki rekabet konusunda uzman şirket (pardon kuruma ) göre rekabet hangi alanlarda yapılmalı: “Beşeri Sermaye ve Yaşam Kalitesi, Markalaşma Becerisi ve Yenilikçilik, Ticaret Becerisi ve Üretim Potansiyeli ile Erişilebilirlik”. İstanbul’un Türkiye illeri arasında rekabet açısından ileride olmasının uzun vadede bir dezavantaja dönüşebileceği konusunda bir de uyarı var: Prof. Dr. Kerem Alkin “İstanbul 30 milyonluk bir şehir haline gelirse, turist bile gelmez” diye konuştu. (Referans Gazetesi, Nüfus artış hızı, rekabette lider İstanbul’u tahttan indirebilir, 17 Ocak 2008)

Tahta çıkmak ve tahttan inmek! Zorunluluklar belirtiliyor, ama neden zorunlu olduğumuz açıklanmıyor. Sadece zorunluluğun nasıl en iyi şekilde yerine getirileceği üzerinden analizler yapılıyor. Ayda Eraydın’ın metninde İstanbul’un küreselleşme sürecinde rekabetçi varlıklarını hareket geçirmesinin yol ve yöntemlerini açıklıyor. Rekabet için en önemli varlığının ise emek olduğu belirtiliyor (evet competitive asset olarak tanımlanıyor). Peki, rekabetin temel amacı ne? Yabancı sermayeyi kente çekmek… Eraydın’ın makalesinden ODTÜ’de bu yönde bir araştırma yapıldığını öğreniyoruz. Bu araştırmanın temel sorusu; “Hangi rekabetçi varlıklar yabancı firmaları İstanbul’a çeker?” Oldukça ilginç sonuçlar elde edilmiş. Uluslararası firmalar iletişimin kalitesi ve teknolojik olanakların varlığının İstanbul için en önemli değişkenler olarak sıralarken, İstanbul’un birçok piyasaya yakın olmasının yanı sıra nitelikli emek, düşük ücretler ve yaşam kalitesinin rekabet için önemli olduğunu belirtmişler (Eraydın, 2008, 1672). Bunlar, İstanbul’u anlamak için önemli bilgiler. Kamusal harcamaların eğitim, sağlık gibi en temel alanlarda kısıtlanırken İstanbul gibi şehirlerin altyapı yatırımlarında artması bu anlamda önemli. Fakat çok daha önemli olan kaliteli ve ama ucuz emek talep edilmesi. Bu talepler aslında İstanbul’da işgücünün yapısal belirlemelerini ele verir nitelikte. Ucuz emek ama “nitelik kazandırılmış ucuz emek” ile kentin uluslararası dinamiklerle eklemlenen kesimler için kaliteli bir yaşam ortamı yaratılması, sürece yapılan müdahalelerin yönelimini göstermekle kalmıyor, kentsel dokunun uzun zamandır bu yönde değiştiğini de gösteriyor.

Kentler küresel dünyada yer edinmek için rekabet mekanizmalarının içine çekildikçe, kentler birileri için cennet birileri için cehenneme dönüşüyor. Kentleri/mekânları fetişleştirmiyorsak, rekabetin öznesinin de nesnesinin de insan olduğunu belirtmemiz gerekiyor. Rekabet önce nesnel bir zorunluluk ve sonra öznel olarak içselleştirilmiş bir kader biçimini almış durumda…

Gerçekten de “yüzyıllarla besli bir şehir” nasıl rekabet edemez, ya da nasıl rekabet ederken yıkıma uğrar. Korkularımızın kaynağı tam da burada birileri rekabet için yapılanlarla yüzleşerek, korkuyor; birileri de İstanbul’un yeteri kadar rekabet edemeyeceğinden korkuyor. Ama korkuyor. Korkuyu yaratan nedenleri konuşmadan önce korkuyu bilgi düzeyinde ele alanlar üzerine düşünmemiz gerekiyor. Çok detaylı bir analize girmeden şunu söylememiz yeterli. Bir yandan verili gerçekliğin gerekleri, zorunlulukları üzerinden sahip olduğu disiplinin bilgilerini harekete geçirenler var, diğer yanda ise verili gerçekliği karşısına alıp, onu anlama ve dönüştürmeye çalışanlar. Aslında bu ayrım yeni de değil, Paris üzerine o güzelim yazısında W.Benjamin Paris’in tekstil üretiminde gözlemlenen değişimlerle birlikte nasıl metaların teşhir edildiği bir pazar alanına dönüştürüldüğünü anlatırken, bu dönüşümü kutsayan Saint-Simoncu yaklaşımı eleştirmeden edemez. Bugün rekabet ilkesini temel düstur haline getirenleri de içerecek bir tanım yapar. “Saint-Simoncular dünya ekonomisinin gelişmelerini önceden görebilmişler, ancak sınıf kavramı açısından aynı başarıyı sergileyememişlerdir. Bunların yüzyılın ortalarındaki endüstri ve ticaret girişimlerine katkılarıyla, işçi sınıfına ilişkin sorunlar karşısında sergiledikleri aymazlık, atbaşı gider” (Benjamin, 2007,94).

Metaların üzerinden biçimlenen kent, sadece metaların belirleyiciliği ve görselliğini öne çıkarmaz, süreç aynı zamanda bireylerin çalışma mekanı ile yaşama mekanını da birbirinden iyice ayrıştırır. (Benjamin, 1969:165-172). Ama ayrışma sadece üretim ve tüketim mekanlarıyla bağlantılı değildir, sorun çok daha yapısal, çok daha özneldir. Metropol ve Zihinsel Yaşam adlı çalışmasında George Simmel metropolün tahakkümünden bahseder. Bu tahakkümü tanımlayan temel mekanizma “nesnel tin denebilecek şeyin, öznel tine baskın olmasıdır” (Simmel, 1990, 92). Nesnel tini belirleyen temel değişken ise zaman içinde egemen olan para ekonomisi üzerinden ele alınır; “Metropol her zaman para ekonomisinin beşiği olmuştur; çünkü ticari etkinliğin çok yönlülüğü ve yoğunluğu değişim aracına, kırsal yaşamın ticari yanlarında elde edemeyeceği bir anlam vermiştir. Ama, para ekonomisi ile zihnin tahakkümü birbirleriyle çok yakın bir ilişki içindedir. Bunlar kişilere ve şeylere karşı, içinde biçimsel bir adaletin çoğu kez amansız bir katılıkla birleştiği, katışıksız biçimde kuru bir tutumu paylaşır…. Oysa modern kent, hemen hemen bütünüyle Pazar için üretimle, yani üreticilerin gerçek görünüş alanı içinde asla ortaya çıkmayan bütünüyle bilinmedik alıcılar için yapılan üretimle donatılır. Dolayısıyla, her iki tarafın çıkarları amansız bir kuruluk kazanır; kişisel ilişkiler hiç düşünülmediğinden, bunun rasyonel şekilde hesaplanan ekonomik bencilliğin kendi yolundan sapması söz konusu bile olmaz” (Simmel, 1990, 86). Metropol Simmel’in analizinde gerilimli bir dizi ilişkinin gerçekleştiği alan olarak analiz edilir. Bu analizde ne korkuyorum diyen insanlar göz ardı edilir, ne de korkuya neden olan yapısal bir hal almış nesnel kültür… Nesnel kültürü tanımlayan her şeyi ölçülebilir dolayısıyla alınıp-satılabilir kılan paranın egemenliği arttıkça, bireyler bu egemenliğe karşı kendilerini korumak için her gün daha rasyonel davranmak zorunda kalıyorlar. Yani metropolün artan çoğul dışsal etkileri karşısında tekil özneler ayakta kalabilmek için daha çok sistemin mantığına uygun rasyonel düşünmeye/davranmaya yönelirler. Bu sistemin yeniden üretilmesi anlamında rasyoneldir. Bireylerin çoğul dışsal uyaranlar karşısında gösterecekleri zihinsel her çaba, nesnel olan baskın olan toplumsal egemenliğin gücünü arttıracaktır. Anlatılan aslında yabancılaşan ve gerçekliğe dokunamayan kentsel bireydir. Parasal etkiler dolayında biçimlenen metropol, bireylerin gerçekliğe karşı duyarsız ve zamanla bıkkın/bezgin (blase) bir tavır sergilemelerine neden olur. Metropolde yaşayan zamanla bıkkın/bezgin insanlardan yani sürekli korkan ama müdahale etmeyen “her şeyi kanıksayan” bir insan tipinden bahsedilir.
Simmel’in özneleri zamanla bıkkın/bezgin insanlardır, ama metropolün nesnel tahakkümüne en fazla maruz kalan metropol gerçekliğini bir zorunluluk olarak ısrarla savunan entellektüel/aydınlar olmuştur. Metropolün egemenliğini daha bir koyulaştıran bu kesim aynı zamanda bıkkın/bezgin insanların daha da bezgin kalmasına yol açacak projelerin de mimarlarıdırlar. Nesnel gerçekliğin zorunluluğu üzerinden bir dil geliştiren bu entellektüel/teknik insanların yaklaşımlardın da Benjamin’in aymazlık olarak tanımladığı şeyle karşılaşırız. Bu R.Sennet’in merhametsiz Modernistler diye adlandırdığı duruma da tekabül ediyor. Ortak dil, kenti dünya gerçeklerine uygun hale getir. Kenti küresel kapitalizmin gereklerine uygun hale getir. Yani rekabet et!.

“Rekabet etme”

    “Lağımda boğulan Dilara; havaya uçan Oktay. Bakın, en geri madenler filan bir yana, sözde en modern gemileri yapan tersanelerden, sözde kentin imarına, sözde en çağdaş enerjileri üreten santrallere kadar, bir tür “iş, sermaye, kar, taşeronluk” sistemi, adeta katliam yapıyor. Güzelleştirmeye, özelleştirmeye maniler, methiyeler, mersiyeler düzerken; sokaktaki çocuktan iş başındaki işçiye kadar, insanı ufalayan bir dozer yürüyor, kolayca harcayabilen bir çark dönüyor.” (Talu: 2008, Sabah)

Kapitalizmin nesnel bir gerçeklik olarak kendi mantığını egemen kıldığı erken dönemlerde bir çığlık yükseliyor. Rekabet etme. Pyotr Kropotkin kapitalizmin merkezinde devam mücadelenin karşılıklı yardımlaşma ve dayanışma ile rekabet ve bencillik güçleri arasında olduğunu belirtir. “Ve bir zamanlar vahşi bir ülkede, Hotontolar arasında, yiyeceği paylaşmak isteyen olup olmadığını üç kere sormadan yemek yemek çok sayılırken, günümüzde saygın bir yurttaşın tek yapması gereken şey, vergisini, ödemek ve açların açlıktan ölmesine izin vermektir. Sonuç şu ki, insanların başkalarının ihtiyaçlarını önemsemeden kendi mutluluklarını arayabileceklerini ve aramaları gerektiğini iddia eden teori günümüzde her alanda-hukukta, bilimde, dinde – zafer kazanmıştır. Bugünün dini budur ve bunun yararından şüphe etmekse tehlikeli bir ütopyacı olmak anlamına gelir. Bilim, herkesin herkese karşı mücadelesinin, doğanın ve insan toplumlarının önde gelen ilkesi olduğunu yüksek sesle ilan ediyor. …ekonomistler ise kendi bön cahillikleri içerisinde, modern endüstri ve mekanikteki ilerlemenin tümünü aynı ilkenin “olağanüstü etkilerine” bağlıyor” (Kropotkin, 2001, 205).

Hiç kuşkusuz rekabet kapitalizmin en önemli değişkenlerinden biri ama sorun tek başına rekabet değil, rekabeti öne çıkaran zaman içinde biçimlenen yapısal koşullar olmuştur. Gerek Simmel’in para üzerindeki ifadeleri ve gerekse Kropotkin’in rekabet üzerine düşünceleri anlamlı açılım sağlasa bile, temel belirleyici olan bu iki değişkeni önemli kılan zaman içinde yapısallaşmış ilişkiler sistemidir. Tarım toplumlarından farklı olarak sürekli genişleyerek yeniden kendini üreten bir süreç ile karşı karşıyayız. Üretim düzeyi ve dolaşım düzeyi (tüketim ve bölüşüm) birbirleri üzerinde etki yaratarak verili gerçeği sürekli olarak sistemin yapısal mantığı üzerinden biçimlendirir. Bu mantık kendini zamanın farklı evrelerini içinde taşıyan kentsel mekanlarda en fazla açığa çıkarır. Kent bu sürecin en aktif bileşenidir ama aynı zamanda, zaman içinde sistemin mantığına en fazla tabi olan bileşenidir. 1933’lerde Los Angeles’i tanımlamak isteyen Morrow Mayo’nun us yürütmesi iyi bir örnek oluşturabilir, “Los Angeles sadece bir şehir olarak anlaşılamaz. O 1888’den beri ABD halkına reklamı yapılan ve satılan otomobil, sigara gibi bir metadır” (Davis, 1990, 17). Mekan/ kent ile metalaşma eğilimi arasındaki ilişkiyi anlamlı bir şekilde açığa çıkıyor. Ama sermaye birikiminin belirli bir düzeye ulaştığı ve kendini yeniden üretme konusunda krizlerle yüzleştiği 1970’li yıllar “kentler arasında rekabetin daha bir artmasına” neden olmuştur. Kentlerin yeni uluslararası işbölümünde bir dizi işlevler (tüketim merkezi, kontrol merkezi, yönetim merkezi) üstlenme adına birer girişimci kent (Harvey, 1987, 262-4) kimliği ile diğer kentlerle rekabete girmeleri beraberinde kentlerin bu rekabet içinde birer global kent olma yönünde etkinliklere yönelmelerine neden olmuştur. Rekabet kentler arasında arttıkça kenti oluşturan tüm özelliklerde rekabet adına yeniden düzenlemeye tabi tutuluyor. Aslında rekabet ile ifade edilen sermayenin yeni değerlenme alanı olarak kente yönelmesinden başka bir şey değildir. Ama bu mekanik bir süreç olarak algılanmaması gereken dinamik bir süreçtir. Fotoğrafa yansıyan yüz ile bu en genel sisteme ilişkin gerçeklik arasındaki bağların kurulması gerekiyor, sadece bilme çabası içinde olanlar değil, bu sevimsiz gerçeklikle yüzleşen tüm kent sahipleri/sakinleri tarafından bu bağların kurulması gerekiyor. Çünkü rekabet ve işbölümünün kentsel mekan içinde yoğunlaşmasının, temel ihtiyaçların özelleştirilmesi ile sonuçlanması, kentin emekçiler için varolan kullanım değerini, değişim değeri aleyhine azaltmakta ve yeni kent, tüm sosyal alanların piyasa ilişkileri içinde mübadeleye zorlandığı bir meta haline dönüşmekte. Kapitalizmin yeniden yapılanması rekabetçi yerellikler üzerinde kurulurken, rekabetçi kent, sanayisizleşme eğilimiyle hizmetlerin yoğunlaştığı ve hizmetler sektöründe yaşanan özelleştirme sürecinin kentsel hakların geriletilmesine neden olduğu bir metalaşma sürecinin sonucu olarak “finans merkezleri” ile çevrili ve değişim değeri gittikçe artan bir meta haline gelmekte. Bu süreç yeni sağ politikalar ile işçi sınıfının kentsel hizmetlerden daha da dışlanması ile sonuçlanmaktadır (Harvey, 2008). Harvey’in öyküsünü İstanbul gerçeği ile doldurulması ve İstanbul’un kendi tarihsel özelliklerinin kendine özgüllüklerinin açığa çıkarılması gerekiyor. Bu amansız gidişe dur demenin, bu korkuyu önlemenin ilk aşaması yapısal/sisteme özgü olanı işaret etmek iken, çok daha önemli zorlu uğrak bu gerçekliği el alınan kent (İstanbul) gerçeği ile yoğurmaktan geçiyor.

İstanbul’un sermaye haritası:
Küresel finans merkezinden kentsel haklara

    “Eski Banka Sokağı, İstanbul haritalarında Galata’nın o küçük, dar, hemen başlayıp, hemen de biten sokaklarındandır. Ama sokakların bir ruhu varsa, ruhu olan o ilk sokaklardandır. Tersane Caddesi gibi koca bir caddeye arada bir de olsa çıkıp soluk almak için ağzını vermiştir. Bunu da tarihten bunaldığı için yapmıştır sanki. Öyle ya, koca imparatorluğun başının burda yendiğini görmüş, sonra da o görmüş geçirmiş tarih gibi içine çekilmiştir” (İ. Berk, Galata, 2007, 155-156).

sermayeharitasi
“İstanbul’un 10 yılda bölgesel, 30 yılda da küresel finans merkezi olması için iki yılı aşkın süredir devam eden çalışmalar sona yaklaştı” (Radikal Gazetesi, 5 Şubat 2009).

Para sermaye İstanbul için her zaman önemli olmuştur. Türkiye’de gerçekleşen birikimin aktığı ama çok daha önemlisi İstanbul her zaman uluslararası para-sermaye trafiğinin üzerinden akıp-geçtiği mekanlardan biri olmuştur. Galata adlı şiir kitabında İ. Berk’in İstanbul’u anlatırken detaylı bir şekilde ele alıp işlediği mekanlardandır. İstanbul’un girişimci bir kent ama aynı zamanda değerli bir marka (meta) olması için para-sermaye trafiğinin yeniden ve yeni koşullar dolayında İstanbul üzerinden örgütlenmesi ve organize olması gündeme taşınmıştır.

2006 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Metropoliten ve Kentsel Planlama ve Tasarım Merkezi (İMP) tarafından hazırlanan İstanbul Çevre Düzeni Planı’nın tanıtım toplantısına dönersek; o gün İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Kadir Topbaş’ın konuşmaları İstanbul’un dünya kenti olması gerekliliğini ifade etmesi bugün için hala önemli:

    “… Bugün hep birlikte İstanbul’un geleceğini şekillendiriyoruz, gelecek nesillere çok önemli bir tarih düşüyoruz. İstanbul artık planlı ve kurallı bir şehir oluyor, artık her şeyiyle dünyanın etkilendiği bir kent oluyor. Böyle bir gelişmenin sorumluluğunu taşıyoruz ve onurunu duyuyoruz… İstanbul 20 yıl içinde mutlaka yapısal bir değişimden geçerek bilgi ve hizmet üreten küresel bir merkez olmalıdır.” (www.mimarlarodasi.org.tr)”

Bu planın hazırlanmasında İstanbul Büyükşehir Belediyesi sermaye örgütlerinden destek almış, planı İTO, TÜSİAD ve TOBB’un görüş ve katkıları ile hazırlamıştır. Kentin ihtiyaçları “ortak iyi”yi kurgulayan sermaye örgütlerinin temel gereksinimleri yönünde belirlenmiştir.

Planın küresel bir merkez olarak İstanbul’u yapılandırma ihtiyacı, kentin metalaşma süreci açısından önemli bir gösterge niteliği taşımaktadır. Planda İstanbul beş ayrı bölgeye ayrılmıştır. Bu ayrıma göre sıralamada ilk bölge Göller arası bölgesi olup, B. Çekmece ve K. Çekmece gölleri arasında yer alan araziden oluşmaktadır. Bu arazide iki önemli belde B. Çekmece ve Kıraç, yeni sanayi yatırımlarının merkezleri olarak belirlenmiştir. Plana göre, bu bölgede finans sektörüne yönelik olarak yapılandırılan Hadımköy ise, Marmaray projesi ile ulaşım altyapısına kavuşturulmuştur. (plandan akt, http://www.mimarlarodasi.org.tr)

Planın ikinci sıradaki bölgesi olan Küçükçekmece Gölü – Tarihi yarımada arasında yer alan bölgede, İkitelli Organize Sanayi Sitesi’nin hizmet sektörüne yönelik olarak yeniden yapılandırılması İstanbul’un sanayisizleşme eğilimini ortaya seren bir yaklaşımdır. Sanayiden hizmetler ve finansa doğru değişim gösteren İstanbul’un sermaye haritasında tarihi Yarımada ve Merkezi İş Alanı olarak ayrılan üçüncü bölgede İstanbul’un en temel sorunu olan tek merkezli işleyişinin yer aldığı alan olarak tarif edilmektedir. Üçüncü bölge; Eminönü, Karaköy ve Beyoğlu’ndan başlayarak; Boğaziçi Köprüleri inşası sonrasında Beşiktaş üzerinden Boğaz’ın kuzeyine Zincirlikuyu, Maslak ve Ayazağa’ya uzanmaktadır. Bu bölge tarihsel olarak finans sermayenin yoğunlaştığı ilk yerleşim yerlerinden olması nedeniyle “küresel rekabet” açısından önemli bir potansiyel taşımaktadır:

“İstanbul’un küresel düzeyde rekabet edebilir bir yapıya ulaşması, doğal yapısını telafi edilemez derecede tahrip eden sanayi ağırlıklı metropoliten karakterini dönüştürmesine ve  hizmetler sektörünün nitelikli bir gelişme seyri göstermesine bağlıdır. Tarihi Yarımada ve MİA’nın çeperlerindeki üretim alanlarının; ilkin ofis yerleşkeleri için potansiyel yatırım alanı olarak ele alınması Plan çerçevesinde hedeflenmektedir.”(plandan akt., http://www.mimarlarodasi.org.tr)

Planı değerlendiren Mustafa Sönmez yazısında Planın yarattığı durumun 1980 sonrası yeni sosyal birikim ile bağlantısını kurarken “kent arsasının rantından” bahsetmekte, “kentsel toprakların ticarileşmesi /metalaşması” sürecinin İstanbul’da nasıl yaşandığını şöyle aktarmaktadır:

    “…Sanayi, İstanbul’dan iyice desantralize edilecek, boşalan arsalara da büyük plazalar, villa siteleri, alışveriş merkezleri, eğlence merkezleri, turizm, kültür endüstrisi yatırımları yapılacaktı. Bu yatırımlar, daha çok küresel sermayeye hizmet verecek, küresel sermaye, Akdeniz, Balkanlar, Orta Doğu, Kafkasya’yı İstanbul’daki üslerinden kontrol edecekti. İstanbul ise bu küresel sermayeye gayrimenkulleri, üst düzey hizmet sunumları, turizm ve kültür endüstrisi ürünleri ile hizmet verecek, artık 1980 öncesi sanayiden sağlanan birikim, yeni dönemde hizmet üretiminden elde edilecekti. Bu, İstanbul’un taşı toprağının daha çok önem kazanmaya başlaması, kent arsasının rantının daha yükselmesi demekti.” (Sönmez; 3 Haziran 2007, http://www.sendika.org)

2006 İstanbul Çevre Düzeni Planı’nda “İstanbul’da rekabet üstünlüğü taşıyan veya taşıyabilecek sektörleri desteklemek” ifadesi uluslararası sermayeye yönelik kaliteli hizmet sunumu için rekabetçi hizmet sektörüne yönelik yatırımlarla oluşturulacaktır. Bu ise hizmet sektöründe nitelikli işgücü ihtiyacı yaratırken, kent içindeki gelir dağılımını daha da bozacak bir gelişme ile beraber oluşacaktır. Bu ise kentsel istihdam içinde enformelleşme eğiliminin artması ve yoksulluğun yoğun olarak hissedildiği metropolün “getto”larına yönelik hizmetlerin azaltılmasıdır. Sönmez’in yazısında da belirttiği gibi İstanbul, Türkiye gelirinden yüzde 30’a yakın pay almakta, İstanbul’un nüfusunun yüzde birlik süper azınlığı ise, bu gelirin yüzde 30’una tek başına el koymaktadır. Yüzde birlik azınlığın İstanbul pastasından aldığı ile İstanbul nüfusunun yüzde 76’sının aldığı pay aynıdır (Sönmez, 3 Haziran 2007).

İstanbul’u anlamak için önemli bilgiler. Kamusal harcamaların eğitim, sağlık gibi en temel alanlarda kısıtlanırken İstanbul gibi şehirlerin altyapı yatırımlarında artması bu anlamda önemli. Fakat çok daha önemli olan kaliteli ve ama ucuz emek talep edilmesi. Bu talepler aslında İstanbul’da işgücünün yapısal belirlemelerini ele verir nitelikte. Ucuz emek ama nitelik kazandırılmış ucuz emek ile kentin uluslararası dinamiklerle eklemlenen kesimler için kaliteli bir yaşam ortamı yaratılması sürece yapılan müdahalelerin yönelimini göstermekle kalmıyor, kentsel dokunun bir zamandır bu yönde değiştiğini de gösteriyor.

İstanbul’u küresel bir kent, dünya kenti yapma çabalarına ilişkin erken dönem bir dizi uyarımız olmuştu; “Genelde Türkiye’yi özelde ise İstanbul’u dünya kapitalizm ile bütünleşmesini hızlandıran yeni dönem liberal politikalar ve küreselleşme ideolojileri açısından İstanbul’u dünya kapitalizminin akan trafiğine sokma adına dünya kenti vurgusu anlamlı bir işlev görmüştür. Bu işlev İstanbul’u bir girişimci kent olarak dünya kapitalizmi içindeki diğer kentlerle yarışa girmesi anlamında önlem kazanmıştır. Rekabet sonucu hiç kuşkusuz bir dizi kazanım elde edilmiştir, kazanımın elde edilmesi için bir dizi de maliyet yüklenilmiştir. Sorun kazanımlar ile maliyetlerin kentte yaşayanlar arasında eşit dağılmayıp, bir dizi yan yana yaşayan ve birbirinden izole edilen cennet ve cehennemlerin varlığına neden olmasıdır.” (Ercan, 1996)

İstanbul sermaye haritasında ikinci durak: Kalkınma ajansı
“Bölgesel sorunlar”, “bölgesel kalkınma”, “yerelleşme”; birikimin ölçeğinin değişmesi ile yeni birikim ölçeği olarak ulusaltı yeni ölçekleri açığa çıkarmaktadır. Bu sürecin Türkiye açısından anlamı bölgesel kalkınma ajanslarında sermaye- sermaye örgütleri- devlet işbirliğinde kalkınma ajanslarının kurulması oldu. Sermaye birikimin yeni ölçeği olarak kentlerin ön plana çıkarılması “dünya kenti”, “finansal merkezler” oluşturma, “yeni kültürel, siyasal ve ekonomik merkezlerin” oluşmasına neden oldu. Bu gelişmelerin yeni yerellerin kurulması ile başladığı, bölgesel çapta yeni işbirliğinin oluşması İstanbul’u finans merkezi olarak yapılandıran neo-liberal politikaların bir parçası olarak oluştu.

“Kamu-STK işbirliği” ile “bölgesel sorunları çözmek”, iş ve yatırım imkânlarının şehre çekilmesi amaçları ile İstanbul Kalkınma Ajansı 18 Aralık 2008 tarihinde kuruldu. (İstanbul ‘Kalkınma Ajansı’ ile finans merkezi olacak, 18 Aralık 2008, http://www.arkitera.com) Kalkınma Ajansının basına tanıtıldığı toplantıya katılan Bakan Nazım Ekren’in konuşması neoliberal dönemde yeni eğilimin ve birikimin yeni ölçeğinin işaret edilmesi açısından önemlidir:

    “Kalkınma ajansları yeni dönemde bölgesel sorunların çözümünde en önemli mekanizmalardan biri olacak. Özellikle İstanbul Kalkınma Ajansı’nın özel bir önemi ve anlamı var. Bölgesel gelişme paradigmalarında önemli değişimler yaşanmaktadır. Yeni eğilimin odağında yerellik ve yerelliğin farkındalığı özel bir önem kazanmıştır.
    … DPT’nin koordinasyonunda hem bölgeler arasındaki gelişmişlik farklarını en aza indirmeyi, hem de bir bölgenin kendi içindeki farkların giderilmesi ana hedeflerimizdendir. Ajans, İstanbul’a katkı sağlayacak projelere teknik değerlendirmenin ardından hibe yoluyla maddi katkıda bulunacak” (“İstanbul ‘Kalkınma Ajansı’ ile finans merkezi olacak”, 18 Aralık 2008, http://www.arkitera.com)

Kalkınma Ajansının kentin gelir dağılımı, sosyal yapısı, istihdam olanakları, eğitim, sağlık, barınma hizmetlerine yönelik olmaktan çok “yatırım” ve “iş” dünyasına yönelik küresel bir şehrin oluşmasına imkan verecek bir “İstanbul” un kurulmasına hizmet edeceği ortada:

    “Ajansların bölgeye yerli ve yabancı sermayenin çekilmesi ve bunun sürekliliğinin sağlanması konusunda, ilgili bütün kurum ve kuruluşlarla işbirliği içinde olacağına dikkat çeken Erken, ajansların ayrıca yatırım destek ofisleri aracılığıyla yatırımcıları bilgilendirip yönlendireceğini, izin ve ruhsat işlemlerinin tek elden takip edilmesine ve en kısa zamanda sonuçlandırılmasına olanak sağlayacak bir fonksiyon göreceğini belirtti “İstanbul ‘Kalkınma Ajansı’ ile finans merkezi olacak”,18 Aralık 2008, http://www.arkitera.com)

İstanbul Çevre Düzeni Planı ve Kalkınma Ajansı projeleri Metropoliten Alan Araştırması ile sağlanan veri tabanı kullanılarak yürütülmektedir. Bu alan araştırmasının amaçları ise oldukça net bir şekilde belirtilmiştir:

    “Bu çalışmayla İstanbul’un değerlerini bölgesel ve küresel ölçekte ele aldık. Hazırlanan rapor İstanbul’un gelecekte Avrasya’nın finans merkezi olabileceğini özellikle vurguluyor” (İstanbul ‘Kalkınma Ajansı’ ile finans merkezi olacak, 18 Aralık 2008, http://www.arkitera.com)

Sermaye birikiminde krizden çıkış için yapılı çevrenin (build environment) yatırımlarla sabit sermaye haline dönüştürülmesi önemlidir. Birinci çevrimde aşırı birikim nedeniyle krize giren sermayenin kentsel yatırımların ( arazi-bina yapımı, gayri menkul spekülasyonu) devlet yada piyasa kanalıyla yapılması, aşırı birikim ile düşen kar oranlarının yükselmesini sağlamaktadır.(Harvey’den akt. Şengül, Praksis, 20). Bu sürecin en önemli düzenleyicisi olarak devletin özel bir rolü olduğu ve devletin sürece müdahalesinin yeni bir kredi mekanizması ve finansal piyasalar üzerinde özel kontrolü sağlayacak Merkez Bankası kanalıyla yürütüldüğü bilinmektedir (Harvey, LTC). İstanbul’un finans merkezi olması yönündeki tahayyülde devlet müdahalesi, Merkez Bankası’nın kente taşınmasına dair tartışma ile ortaya çıkmakta. Bu tartışmada taşınmaya taraftar olanlar ile olmayanlar arasında İstanbul’un “finans merkezi” olması planına uygun olup-olmadığı noktasında önemliydi. Tartışmada Merkez Bankası’nın İstanbul’a taşınmasını isteyen taraflar küresel kent olarak İstanbul’un “kendi ligindeki rekabeti”nden yanaydılar.

    “…Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz, bankanın özel konumu nedeniyle İstanbul`a taşınmasına karşı çıkıyor. Oysa bankanın taşınması, İstanbul`un finans merkezi olma projesi kapsamında gündeme getirilmiş ve Ziraat Bankası`nın da taşınacağı ifade edilmişti. Merkez Bankası`yla ilgili tartışma sürse de, İstanbul dünyanın en büyük beş finans merkezinden biri olmayı hedefliyor. İstanbul`un finans merkezi olma tartışmaları gündemde ağırlığını korurken, finans merkezi olması durumunda İstanbul’un, 30 yıl içinde Londra, New York, Şangay ve Tokyo`ya rakip olması bekleniyor.” (İstanbul’un Küresel Finans Ligindeki Rakibi New York, Taraf Gazetesi, 2008.03.08)

Sürecin aktörlerinden olan TOKİ, uygun yer için arazi kamusallaştırmasına başlamış; böylece İstanbul açısından önemli MİA’ların olduğu Tarihi Ada’dan Anadolu Yakası’na taşınacak yeni bir arazinin yeşil alan ve meydan “sözü” ile Merkez Bankası’nın taşınması düşünülen Ataşehir’de tahsisine başlanmıştır:

    “TOKİ’nin yaptığı planlarda 2 milyon 766 bin metrekare alanda yaklaşık 92 dönümlük bir bölge kent meydanı ve yeşil alan olarak planlandı. 30 dönümlük bir alana kültür merkezi yapılırken bütün bunların işletim hakkı İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne verilecek. Daha önce 354 bin metrekare olarak ayrılan ticaret alanı ise 385 bin metrekareye çıkarıldı. Aynı zamanda önemli bir eğitim ve spor merkezi olarak planlandı. 750 bin metrekare alana inşaat yapılabilecek. Ayrıca Ataşehir’de 418 bin metrekare alan kamulaştırılacak. (Ataşehir’de yükselecek finans merkezine onay, 21 Ocak 2008, Sabah)”

İstanbul sermaye haritasında emek: Kentsel hak ihlalleri

    İşte kurşun kubbeler şehri İstanbul’dasın

    Havada kaçan bulutların hışırtısı…
    İstanbul açları tokları hastalarıyla aynı kıta üzerinde bulunuyor
    Bu saatte dünyada sabahtır
    Bu saatte yeryüzünün birçok limanlarına gemiler girip çıkar
    Birçok insan balıktan dönerler
    İstanbul bin göz bin dudak halinde ayakta
    İşte sırayla kalkan kepenklerin gürültülerini duyuyorum….

    Bu saatte İstanbul insanı deli eder
    Bu saatte yeryüzü çalışan insanların elindedir
    Bu saatte düşman uykudadır
    İstanbul’un çalışkan fakir halkını
    İşleri başında görüyorum
    Kapanık sokaklarda kunduracılar
    Bazıları elektrik bazıları gaz lambası altında çalışıyor
    İki yana açılmış kollarıyla havalanmak üzere olan kuşlara benziyorlar…
    (İ. Berk, “Eşik”, İstanbul, sayfa 15-17)

İlhan Berk İstanbul’u çalışanların emekçilerin İstanbul’udur. Ama İstanbul’u satılacak bir meta, kazanç kapısı görenler emekçileri üretim alanlarından, evlerinden, sokaklarından bir bir kovuluyorlar. Hem de İstanbul’a bir sevgili gibi bakanlarca kovuluyorlar, İstanbul’un rekabet etmesi gerektiğini söyleyenler tarafından kovuluyorlar. Simmel’in metropol insanında gördüğü o bezginlik halinin yanı sıra bir de doğrudan güç üzerinden bir müdahale ile karşı karşıyayız. Maviye boyalı evinin yıkımını bekleyen kadınlardan biri…elde yıkadığı bi kaç parça çamaşırı bu tellere astı az önce. İşte o kadın için metropolün bıkkınlığından daha çok metropolden kovulma vardır. Kentin sakini ile kentin sahipleri arasındaki o artan çelişkiden arda kalan bi kaç çamaşırıyla, yüzündeki umutsuz korku dolu ifade kala kalmıştır.

Kentsel yenilenmenin İstanbul’da emekçi mahallelerinde yaşanılan dönüşüm sonrasında binlerce insanı işsiz, yaşam karşısında güvencesiz ve korunaksız bırakarak, şehrin dışına itmenin yarattığı korkunun, gerilimin yüzlerce örneği “ötekileştirme”, “dışlama” pratiklerinin “İstanbul’un iki yüzü” ile bağlantısı hala kurulmayı beklemektedir. Sulukule’de yaşanan ve ötekileştirme ile açıklanan süreci, Ayazma Köyü’nde, Tozkoparan’da da görüyoruz. Sürecin ötekileştirme, dışlama dışında daha sınıfsal bir tahlili ise; kentin sermaye için yarattığı değerin emekçiler aleyhine bölüşülme mücadelesini aşan bir anlamı var. Bu anlam kentin sermaye tarafından yeniden üretilmesi ve bu üretimin emekçilerin gündelik yaşamlarında kentsel hak gasplarına dayanan bir sürecin yaşanması söz konusu ve bu süreç ise çoğu zaman “ortak iyi” yi ifade eden kalkınma söylemi ile bölgeselden kentsele doğru ölçek değiştirmektedir.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin sermaye örgütleri ile yürüttüğü ortak bir çaba olarak İstanbul Kalkınma Ajansı’nın kuruluş örneğinde görüldüğü gibi, kentsel yenilenme sermaye birikiminin zorunluluk ve ihtiyaçları tarafından yönetilen bir süreç. Bu sürecin bugünün kentlerini oluşturduğu, kentin emek ve sermaye açısından hem anlamının hem de varlığının farklılaştığı tespiti yerinde olmakla birlikte kentsel dönüşümün sınırlarını çizen, kenti dönüştürenlerin ihtiyaç ve talepleri olagelmekte. Yeni kent bu talepler doğrultusunda dönüşürken, kentin kullanım değerini artırmak isteyenler için mücadele zeminleri ise üzerinde tartışmanın devam ettiği önemli bir deneyim pratiği gelişmekte .

    Zengin komşular tüm hizmetlere ulaşabilirken, özel okullar, golf sahaları, tenis kortları ve özel güvenlik sistemleri ile korunan alanların yanı başındaki illegal komşuları için suya çeşmelerden ulaşabilmekte, temizlik altyapısı olmayan, elektriğin daha öncelikli olanlar tarafından özelleştirildiği, yolları yağmur yağdığında çamurlu ırmaklara dönen, ortak ev kullanımı kural haline gelmektedir. Burada ayakta kalma mücadelesi için çok çetin bir kavga verilmektedir. (Harvey, 2008)”

Kentsel hizmetlerin özelleştirilmesi kent arazinin ticarileştirilmesi süreci ile açıklanabilir. Bu süreçte konut sorunu yıkımlar ile gündeme gelmektedir. İstanbul’un üç önemli merkezindeki yıkımlar “kentsel arazinin değerini” belirleyen ihtiyaçlar ile uyumlu bir kompozisyon oluşturmaktadır.

İstanbul’da yoğun göç almış bir bölge olan ve 1989 sonrasında kürt ailelerin yoğun yerleşime ile oluşan Küçükçekmece’ye bağlı Ayazma Köyü’nde yıkımların gündeme gelmesi öncesinde elektrik, su ve barınmanın hayatta kalma mücadelesi ile iç içe geçtiği bir yaşam söz konusuydu. Kamu kurumlarının olmadığı, kanalizasyondan sağlığa, eğitimden ulaşıma kentsel hizmetlerin ulaşmadığı, yerel halkın enformel faaliyetler ile yaşam mücadelesi verdiği mahalle kentsel dönüşüme Olimpik Stadyum inşası ile dahil oldu. 2003 genel seçimleri sonrasında başlayan süreç, yerel halk tarafından arazilerinin değerleneceği yönünde umudun oluşmasına neden oldu. Sosyal hizmetler bakımından yolların olmadığı, okul-hastane- sağlık ocağının bulunmadığı ve oldukça tehlikeli bulaşıcı hastalık saçan bir nehrin senelerdir yaşlı ve çocukları tehdit ettiği Ayazma’da kentsel yenilenme süreci değerlenen araziden yerli halkın boşaltılması ile başladı. 77 hanenin yaşadığı Ayazma’da başlayan yıkımlar sonrasında, TOKİ’nin Bezirganbahçe Toplu Konutlarına taşınan Ayazma sakinleri için yoksulluk karşısında sunulan seçenek “yoksulluğun çözümü” yerine “yer değiştirmesi” olmuştur. Bir yıl içinde toplu konuta taşınan bin aileden toplu konut taksitlerini ödeyemeyen 120 aile icralık olmuştu (Bartu, A. & Kolluoğlu, B.: 11 Şubat 2009).

Kentsel yenileme kapsamında sadece göç alan yeni yerleşimler değil, İstanbul’un kültürel dokusunu oluşturan mahaller de “kültürel” bir yapılanma içinde sermayenin değerleneceği yeni tasarımlara bürünüyor. Son yıllarda İstanbul’da yaşanan en önemli örneklerden biri Sulukule: “yeni osmanlı mahallesi” olarak tasarlanan mahalleden göçe zorlananlar açısından tarihsel-kültürel değerlerin erozyonundan çok daha önemlisi “yaşamı devam ettirme” ve “hayatta kalma mücadelesi” söz konusu. Sulukulelilerin TOKİ konutlarında taksitli ev alımına zorlanması karşısında evlerin yıkımına karşı kurulan platform Toplu Konut İdaresi ve Büyükşehir Belediyesinin söyleminin altındaki gerçekliğe işaret ediyor:

    “Evler derme çatma değil, aralarında en az yüz yıllık ahşap, tapulu konutlar var. Sulukule halkı böyle kalmasını değil, konutlarının rehabilite edilmesini, ayrımcılığın sona ermesini istiyor. Belediye UNESCO kararlarını ve Türkiye Cumhuriyeti’- nin taahhütlerini hiçe sayarak kapalı bir profesyonellik ortamında ‘Osmanlı Mahalleleri’ yaratmak istiyor. Süleymaniye semtinde yapılan taklit binalar bunun bir örneği. Bu projeleri kim hazırlıyor? Bu ideolojik yaklaşım uluslararası konvansiyonlara, çağdaş yönetim ilkelerine aykırı ödeme gücü olmayan halkın bölgeyi terk etmesi isteniyor, ayrımcılık yapılıyor. Ayrıca kanunlar çiğneniyor. Bu uygulama gerçekleşirse, bir skandal olarak dünya şehircilik tarihine geçecek.” (www.bianet.org)

Kentsel yenilenme ile birlikte başlayan mekansal ayrışma Tozkoparan’da da benzer bir süreç ile başlatılmıştı. Belediye tarafından evlerinden çıkarılmak istenen yerli halkın şehrin başka bir yerine gitmeye zorlanması kentsel arazi değerinde yaşanan değişimin mekansal ayrışmaya yol açması işçi sınıfının kentte izolasyonu ile sonuçlanmasına neden olmuştur.

Tozkopran’da yıkımların nedeni, evlerin hava alanına yakın olması ve yeni metro yapımıyla arazinin değerlenmesiyle yerli halkın Sultanbeyli gibi daha uzak semtlerde yapılan toplu konutlara göndermesi gerçeği, kentsel hizmetler ile sermayenin ihtiyaçları arasındaki ilişkiyi ortaya seriyor.

Sonuç yerine: Kenti yeniden üretmek

    “Her gelen seni sevdi, bağlandı bırakıp gitti
    Her gelen sana köstek kelepçe yeni zincirler bıraktı
    Her gelen açlıkları kinleri arabaları surları devraldı
    Zindanları şiddetli yalnızlığını kimsesizliğini daha genişletti
    Harpler sulhlar her çeşit insanlar seni olduğun gibi bırakıp geçtiler….”
    (İ.Berk, Eşik içinde, İstanbul, 32-33)

Kentin sakinleri ile sahipleri arasındaki kavga artarak devam ediyor. Kavga sadece konut/barınma alanında değil bir bütün olarak paranın yani değişim değerinin egemenliğinde örgütlenen kent ile onun dışarıda bıraktığı sermaye dışı kesimler arasında devam ediyor. Gerilim, kavga aynı zamanda farklı güç-iktidar ilişkileri dolayında biçimleniyor. Kent aslında Giorgio Agamben’in “Metropol” adlı kısacık yazısında işaret ettiği gibi hep iktidar ve güç ilişkilerinin yoğunlaştığı mekanlardır yada metropolün sınırlarını tanımlayan zaden şeylerin ve yaşamın yönetilme teknikleridir. Kentin sahipleri her geçen gün kenti değişim değeri ve kapitalist piyasa üzerinden yeniden biçimlendirirken, aynı zamanda kentin sakinleri üzerinde farklı güç-iktidar teknikleri uygulamaktadır. Bu teknikler genellikle zoru içermez, ama sistemin tehlikeye düştüğü zamanlarda yada kentsel dönüşümün gerçekleştirilmesinde gerektiğinde sistematik şiddet devreye girer. İnsanların başlarına evlerinin yıkılması bu anlamda açığa çıkan en önemli şiddet eylemidir. O yer, o mekanın yeniden piyasa mantığı içine çekilmesi için gerekenler hızla hayata geçirilir. Bu anlamda kent değişim değeri yani kapitalizmin kendini yeniden ürettiği bir gerçeklik olduğu ölçüde, kentler de artan ölçüde çepeçevre sarılan kamplara dönüştürülüyor. Çalışmak zorunda olduğunuz, kurallara uymak zorunda olduğunuz, kentin yapısal tahakkümü sonucunda yaşayanların mikro-faşizmlerini çekmek zorunda kaldığınız şiddet üreten, korkutan kamplara dönüşüyor. Yaşamın her alanını ele geçiren metalar şehri bir büyük alış-veriş mekanına çevirdiği ölçüde gündelik yaşamlarımız içinde özel ve kamusal olan arasındaki ayrımlar ortadan kalkıyor. Pazarlama yada güvenlik gibi nedenlerle kamusal olan ortadan kalktığı gibi özel alanda ortadan kalkıyor, yani kentsel yaşam adeta kamplara dönüyor/bölünüyor.

İstanbul’da iktidar ve güç ilişkilerinin tarihi çok eskilere dayansa bile (ne demişti İlhan Berk “Geçmiş onda talandır, haraçtır”) kentin disiplin ve gözetim mekanına yani kampa dönüşmesinin tarihi görece yenidir. Kentin değişim değeri olarak biçimlenmesi arttıkça güç kullanımı da artmaktadır. Bu noktada kavganın ortak noktası kenti, İstanbul’u yeniden orada yaşayanlara geri vermek, yada İstanbul’da yaşayanların kentlerini, kentin sahiplerinden çekip almasıdır.

İstanbul’un dış dünyalara açıldığı günümüz koşullarında kent sosyal olarak yeniden üretilmektedir. Bu açılma süreci (ulus altı ve ulus-ötesi) kentin düzenlenmesinde, sınıflar arası mücadeleyi de eşzamanlı farklı mekanlar arasında gerçekleşen bir gerçekliğe dönüştürmüştür. İstanbul’daki kentsel arazide gözü olan İstanbul sermayesi ile, İstanbul Belediyesi ve uluslararası sermayeler arasında bir dizi ittifaka yol açtığı ölçüde yani kente sahip olanlar çeşitlenip farklı düzeylerde ilişkiler biçimlendikçe, kent sakinlerinin mücadelesi daha da bir zorlaşmakta. Ama bu ittifakın varlığında kentte yaşamakta zorlaşmakta. Bu iki zorluk kente sahip çıkmak ile bir kamp alanına dönüştürülen kentte bu acımasızlıklara katlanmak arasında biçimlenecek hiç kuşkusuz. Kentin gündelik yaşam içinde sürekli devingen ve dinamik bir üretimin sonucu olduğu gerçeği, sınıflar arası mücadele de yeni talepler ve yeni mücadele deneyimlerinden de görülmektedir. Kent, mücadeleye çekilen kesimler için emeğin yeniden üretiminde sağlık, ulaşım, barınma gibi sosyal hakların yarattığı kullanım değeri ile anlamlıyken, diğer yandan sermaye açısından kentin taşıdığı anlam değişim değerinde gizlidir ve bu değer sermayeler arasındaki rekabet ile ‘kentsel arazilerin değeri’nin gün ve gün değiştiği dinamik bir sermaye haritasında “kentin değerinin” izlenmesiyle artan gerilim ve korkuya tanıklık etmemizi sağlar. Sermaye haritasında emeğin yeri; özelleştirilen kentsel haklar ile daralmakta, finans merkezi haline gelen küresel kentler için bu olgu daha görünür hale gelmektedir. İstanbul uluslararası sermaye birikimine entegrasyonda bir kent olarak öne çıktıkça, kentsel haklar üzerinde süren pazarlık ve gerilim yükselmektedir. Yeni plazalar ve iş merkezlerinin ardındaki gecekonduların kentsel hizmetlere ulaşımı, sosyal hakların özelleştirilmesiyle kentin “planlama, kalkınma” süreçlerinde sermaye örgütlerini söz sahibi olmasıyla paralel olarak azalmaktadır.

Kentin yeni sahiplerinin eski ortakları ile kurdukları ilişkide yaşanan dönüşüm, kentsel yenilenme kavramında olduğu gibi yeni-lenme olarak sunulmaktadır. Böylece sermayenin, kentin değişim değerini artırmaya yönelik talebinin ortaya çıkardığı ortak kullanım alanlarının dönüştürülme ve yenilenmesi ihtiyacı, toplumsal bir ihtiyaç olarak sunmaktadır. Bu ihtiyaç karşısında kentin kullanım değerini yitirmesi, sınıflar arası mücadelede uzlaşma ve direniş pratiklerinin oluşmasına zemin hazırlamaktadır. Yaşanan süreç, yeni sosyal birikimin sınırları içinde sınıflar arası ilişkiler tarafından şekillenmektedir.

Yazımız yerel seçimler öncesi İstanbul’a bakma amacındaydı ama kendimizi başka bir güzergahta bulduk, fragmanlar üzerinden İstanbul’u anlamaya, hissetmeye çalıştık. Ama şu an siyasi iktidarı tanımlayan iki önemli özellik genel olarak yerel yönetimler kadar İstanbul için de çok daha önem kazanıyor. İlki siyasi iktidarda bulunan AKP’nin kapitalizmin Türkiye’de saçılmasının ürünü olan bir parti, yada bu saçılmanın yerellikler üzerinden yani bir çok iktidar üzerinden merkezi siyasi iktidara yöneldiği gerçeği. Türkiye’de hem içeriye hem de dünyaya açılan başlı başına önemli bir yerel olan İstanbul’un özel bir yeri var. Zaten siyasi iktidarın başında olan yani Başbakanın da ilk uğrağı İstanbul’du. İkinci önemli özellik ise geç kapitalistleşen ülkelerde inşaat sektörünün agresif gelişimi ile yerellikler ve siyasi iktidar arasında önemli içsel bağlantılar var. Bu gün bu bağlantılar TOKİ’nin de yenilenen görev tanımı ile İstanbul’u önemli bir kazanç kapısı yapmanın yanı sıra dünyaya açılan kapı olarak yeniden pazarlaması özel bir öneme sahip. Bu hem altyapı yatırımları anlamına geliyor, hem de uluslararası sermayelerle yeni güç ittifaklarının gelişmesi anlamına geliyor. Bu ittifakın en görünür hali İstanbul’un bir şantiyeyeye dönüşmesidir. Diğeri ise yeni yasal-kurumsal oluşumlarla İstanbul’un yüzünü daha bir dünyaya çevirmesidir.

Ama bu gelişmeler ile yani sermayenin talep ve ihtiyaçları ile emeğin yeniden üretiminde kent emekçilerinin gündelik talepleri arasındaki çatışma ve gerilimler kentin birikimin her aşamasında yeniden üretilen dinamik bir olgu olarak ele alınmalıdır. Nasıl bir kent istediğimiz sorusunu ne tarz sosyal ilişkiler, doğa ile ilişkiler, yaşam tarzı arzuladığımız cevabından ayrı olarak yanıtlayamayız. (Harvey; 2008)

    “Bir açılsan bütün nimetler
    Bir açılsan ümit
    Bir açılsan kurtuluş
    Bir açılsan çocuklar kadınlar erkekler sulh
    Bundan böyle seninle senin önünde eğilmeler yalvarmalar
    Bundan böyle işler devletler topraklar cumhuriyetler seninledir
    Bundan böyle dünyanın ölmez şairleri seninledir
    Bundan böyle paydos pisliklere çirkeflere cebre
    Paydos yolunu kesen çamura kelepçelere boyunduruğa
    Paydos zincirlere kara günlere topyekün paydos”
    (İ.Berk, Eşik içinde, İstanbul, 32-33)

*Ar. Gör., İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Maliye Bölümü.
**Prof. Dr., Marmara Üniversitesi İ.İ.B.F. İktisadi Büyüme ve Kalkınma Bölümü.

Kaynakça

Bartu, A. & Kolluoğlu, B. “Kentsel Dönüşüm Sürecinde Yer Değiştiren Yoksulluk”, İstanbul Söyleşileri, Osmanlı Bankası Müzesi Voyvoda Caddesi Toplantıları, 11 Şubat 2009.

Benjamin, W. Paris: Capital of The Nineteenth Century, Perspecta, cilt 12, ss:165-172, 1969.

Benjamin, W. Pasajlar, (çev:A.Cemal), YKY Yayınları, İstanbul, 2007.

Berk,İ: Pera, İstanbul, YKY,2000.

Berk,İ: Eşik, İstanbul, YKY,2007.

Berk,İ: Galata, İstanbul, YKY,2007

Davis,M: City of Quartz Excavating the Future in Los Angeles, Verso, London, 1990.

Eraydın, A.: “The Impact of Globalisation on Different Social Groups: Competitiveness, Social Cohesion and Spatial Segregation in İstanbul”, Urban Studies, 45(8), 2008.

Ercan,F :”Dünya Kentleri ve İstanbul”, Toplum ve Bilim, sayı 71, Kış, 1996.
Harvey, D: “The Rigth to the City”, New Left Review, Septemper-October, 53, 2008.

Jameson,F: “Postmodernizm Üzerine bİr Konuşma”, Defter Dergisi, sayı 17. İstanbul.1991.

Keyder, Ç. “İstanbul’u Nasıl Satmalı?”, İstanbul Üç Aylık Dergi, Dosya: İstanbul’u Nasıl Hazırlamalı? İstanbul’u Nasıl Satmalı,1992; Sayı: 3,Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul.

Kropotkin,P :Evrimin bir faktörü Karşılıklı Yardımlaşma, Anakara, Kaos Yayınları, 2001).
Lefebvre, H.: The Production of Space, Trans. Donald Nicholson- Smith, Blackwell Publishing, 1991.

Oktay,A: “Flaneur’den Kartograf’a”, Defter Dergisi, sayı 20, İstanbul, 1993.

Simmel, G. : The Metropolis and the Mental Life, The Urban Sociology Reader, 2005.

Simmel,G: Metropol ve Zihinsel Yaşam, Defter Dergisi, Sayı 16, İstanbul,

Sönmez, Mustafa: “İstanbul’u “planlı” satarken Anadolu’yu kurutmak…”,  03 Haziran 2007, http://www.sendika.org

Şengül, T. “İkinci Dünya Savaşı Sonrasında Kentsel Gelişme ve Yönetim Paradigmalarında Yaşanan Dönüşüm Üzerine Bir Değerlendirme”, Kentsel Ekonomik Araştırmalar Sempozyumu, KEAS, Cilt 2, Ankara, 2004.

Talu, Umur: “Şantiye Arkası Rantiye”, 22 Mart 2008, Sabah.

O. Akbal,3 Şubat 2009, Cumhuriyet

Radikal gazetesi, 14 Şubat,2009 melek çapan Barbaros caddesinde sel

Radikal Gazetesi, 5 Şubat 2009

Referans Gazetesi, 14 Şubat,2009

Referans Gazetesi, “Nüfus artış hızı, rekabette lider İstanbul’u tahttan indirebilir”, 17.Ocak.2008

İstanbul ‘Kalkınma Ajansı’ ile finans merkezi olacak,18 Aralık 2008, http://www.arkitera .com

“İstanbul’un Küresel Finans Ligindeki Rakibi New York”, Taraf Gazetesi, 2008/03/08

“Ataşehir’de yükselecek finans merkezine onay”, Sabah gazetesi, 21 Ocak 2008.

http://www.bianet.org

www. mimarlarodasi.org.tr

Advertisements

1 Response to ""

Güzel ve yararlı bir site olmus. Tebrikler

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

Sabit Sayfalar

Kategori

April 2009
M T W T F S S
« Aug   Jun »
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
27282930  

Son Yorumlar

konut projeleri on
fuat ercan on
on
fuat ercan on Yeniden Merhaba!
Diyar Saraçoğlu on Yeniden Merhaba!
%d bloggers like this: