Fuat Ercan

Archive for April 2009

Posted on: April 15, 2009

SERMAYENİN AŞIRI BİRİKİM VE DEĞERSİZLEŞME KRİZ

Fuat Ercan
Gaye Yılmaz*


krizve-saglikkapak

I- SERMAYENİN AŞIRI BİRİKİM VE DEĞERSİZLEŞME KRİZİ-Fuat Ercan, Gaye Yılmaz

II- KRİZİN SAĞLIK HİZMETLERİNE, SAĞLIK EMEKÇİLERİNE VE HALKA OLASI ETKİLERİ

1- Sağlıkta Finansman Kaynakları, Finansman Sağlayanlar ve Hizmet Sunucuları

2. Sağlık Piyasasına Finansman Sağlayan Kaynaklar

A. Kamu Kaynakları

a. Sağlık Bakanlığı Bütçeleri ve Özel Olarak 2009 Bütçesi

b. Sosyal Güvenlik Kurumu

B. Halkın Durumu ve Cepten Ödemeler

a. Kriz Öncesi Halkın Alım Gücü

b. Kriz Öncesi, Yoksul Toplum Kesimlerinin Sağlık Hizmetlerine Ulaşımı

c. Ekonomik Kriz Ortamında, Yoksulluk ve Sağlık

3. Sağlık Kuruluşlarının Durumu

A. Sağlık Bakanlığı ve Üniversite Hastanelerinin Durumu

B. Özel Hastaneler

C. Birinci Basamak Sağlık Kuruluşları

a. Sağlık Ocakları

b. Aile Hekimlikleri

4. Sağlık Emekçilerine Etkisi

A. Özel Hastanelerde Çalışan Sağlık Emekçileri

B. Sağlık Bakanlığı ve Üniversite Hastanelerinde Çalışan Sağlık Emekçileri

C. Birinci Basamakta Çalışan Sağlık Emekçilerine Etkileri

Merhaba

ABD‘de mali sermayeden başlayan kapitalizmin krizi, tüm kapitalist üretim ilişkilerine yayılarak dünyayı etkisi altına alıyor. Krizin kapitalist küreselleşmeye eklemlenme sürecinde olan Türkiye’yi ‘teğet geçmediği’ ise daha ilk günlerden başlayan işten çıkarmalar ve ard arda yapılan zamlar ile görülmektedir.

Krizin en çok etkileyeceği alanlardan birisi de hiç kuşkusuz sağlık hizmetleri. Krizin sağlık alanına halka ve emekçilere olası yansımalarının bu günden doğru ve bütünlüklü olarak değerlendirilmesi, yürütülecek mücadele açısından da büyük önem taşıyor.

AKP Hükümeti’nin kararlılıkla uygulama koyduğu Sağlıkta Dönüşüm Programının yarattığı sorunlar, ekonomik krizle birlikte daha da derinleşecektir. Sağlık kuruluşları-sağlık emekçileri-vatandaş açısından yaşanacak olumsuzluklara etkin bir müdahalede bulunabilmek için mücadele noktalarının doğru belirlenmesi ve kriz koşullarının yürütülecek mücadeleye ne gibi olanaklar sunacağının iyi tespit edilmesi gerekiyor.

Uzun bir süredir uygulanmaya çalışılan Sağlıkta Dönüşüm Programı ile birlikte sağlık hizmetlerinin tamamen ticarileştirileceği -dolayısıyla parası olmayanın hizmetlerden yararlanamayacağı- bir sistem yaratılmak isteniyor. Hiç kuşkusuz Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın (paraya tabi bu sistemin) eksik kalan adımlarının atılması ve atılmış olan adımların sürdürülmesinin temel koşulu bu alana sürekli ve düzenli para akışının sağlanmasıdır. Sözün kısası sistemin yürüyebilmesi için sürekli ve düzenli bir finansmana ihtiyacı vardır. Bu para akışını sağlayacak kaynak olarak SGK ve vatandaşın doğrudan yapacağı ödemeler öngörülmektedir. Çok açıktır ki, bu iki kaynak, ülkemizin ekonomik ve sosyal yapısı nedeniyle bunu üstlenme olanaklarına sahip değildir. Yine ülkemizde bu günden etkilerini göstermeye başlayan ekonomik krizle birlikte, bu iki kaynaktan düzenli ve yeterli ölçüde para akışının sağlanamayacağı dolayısıyla çok ciddi sıkıntıların yaşanacağı bir sürece girilmiştir. Finansal açıdan zayıf ve son derece kırılgan yapısı bulunan ve henüz tamamlanamamış olan Sağlıkta Dönüm Programının, krizle birlikte çöküntü içine gireceği bir dönemin yaşanması büyük olasılıktır. Uygulanmaya çalışılan bu sağlık sistemi krizle birlikte sağlık kurumları (özel/kamu), sağlık emekçileri (sözleşmeli çalışanlar/kamu çalışanları) ve vatandaş nezlinde daha çok sorgulanmaya başlanabilecektir. Tepkilerin artması ile farklı bir sağlık sistemi taleplerini açığa çıkarabileceğimiz bir ortam oluşabilecektir.

Bu sürece doğru bir fikri hazırlık yapılarak, sendikalarla meslek örgütleriyle derneklerle ve siyasi alanla bütünlüklü bir mücadele yürütülmelidir. Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Devrimci Sendikal Dayanışma Grubu olarak, önümüzdeki en temel görevlerden birisini, kriz ortamına fikri ve örgütsel açıdan hazırlanılması gerekliliği olarak görüyoruz. Kriz döneminde sınıf mücadelesinin keskinleşmesi, toplumun davranış kalıplarında ortaya çıkacak değişiklikler, toplumun radikalleşmesi vb. gelişmelere uygun bir mücadele programını oluşturmak ve yürütmek durumundayız.

Herkesin ücretsiz ve ihtiyacı oranında sağlık hizmetine ulaşmasının sağlanması ve sağlık emekçilerinin insanca üretip yaşayacağı bir sağlık sistemi, ancak sömürünün olmadığı eşitlikçi bir toplumsal düzende olanaklıdır. Krizin nedenini oluşturan sistemin kendisini hedeflemeksizin, sistemin sınırlarını zorlamaksızın hak kayıplarının önlenmesi mücadelesinin başarı şansı son derece düşüktür. Yapılacak her türlü hak mücadelesinin, sömürünün olmadığı eşitlikçi bir toplumsal düzenle ilişkilendirmeden yürütülmesi ise baştan ‘pazarlık marjının’ son derece sınırlı kalmasına yol açacaktır.

Karamsarlıkların, endişelerin yoğun olduğu bir ortamda tek tek insanlarda ve topluluklarda geleceğe ilişkin umudun yeşertilmesi büyük önem taşır. Kriz dönemi, aynı zamanda sınıf savaşımının daha da keskinleşeceği, davranış kalıplarında değişimlerin yaşanacağı, radikalleşmelerin ortaya çıkacağı ve farklı arayışların canlanacağı bir süreç olacaktır. Bu dönem aynı zamanda siyasi mücadele ile sağlık alanında yürütülecek ekonomik politik mücadele arasındaki açının daha da kapanacağı ve birlikte iç içe yürütüleceği bir süreç olacaktır. Bu durum mücadelemizi daha da siyasallaştırıp, geniş toplum kesimlerine yayılmasında ve toplumun siyasallaşmasında son derece önemli olanaklar sunacaktır.

Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Devrimci Sendikal Dayanışma Grubu olarak yayınladığımız bu kitapçıkta, krizle birlikte sağlık ve sosyal hizmet alanında yaşanan süreci olası gelişmeleri ve yürüteceğimiz mücadeleyi gözden geçirmeye çalıştık.

Marmara Üniversitesi İktisat Bölümü Kalkınma İktisadı ve İktisadi Büyüme Bölümünde Öğretim Üyesi Fuat Ercan ve aynı bölümde Doktora Öğrencisi Gaye Yılmaz’ın birlikte hazırladıkları (kitapçığımızın ilk bölümünü oluşturan) “Sermayenin Aşırı Birikim ve Değersizleşme Krizi” yazısı, Ankara Tabip Odası Sağlık Politikaları Komisyonu’nun geçen ay içerisinde hazırladığı rapor ve ODTÜ İktisat Bölümü Öğretim Görevlisi H. Hakan Yılmaz’ın verilerinin bu çalışmamıza çok önemli katkıları oldu.

Fuat Ercan, Gaye Yılmaz, Ankara Tabip Odası Sağlık Politikaları Komisyonu ve H.Hakan Yılmaz’a bir kez daha buradan teşekkür ediyoruz.

Kitapçıklarımızda yer alan tablolar ve yazılar, bu alanda araştırma yapan ve yazanlarının yaklaşımlarını yansıtmaktadır. Bizler ise bu görüşler ve veriler ışığında tartışmalarımızı derinleştirip çözüm önerilerimizi geliştirmeye çalışıyoruz.

Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Devrimci Sendikal Dayanışma Grubu olarak bugüne kadar alanımıza dair birçok kitap/broşür yayınladık. Yine son bir yıl içerisinde Devrimci Sendikal Dayanışma Hekim Çalışma Grubu olarak “Sağlıkta Dönüşüm Programının Ekonomisi” ve “Sağlıkta Dönüşüm Programının Sosyal Boyutları” kitapçıklarını yayınladık. Daha önceki birikimlerimiz/yayınlarımız ile birlikte elinizdeki “Kapitalizmin Krizi ve Sağlık Hizmetlerine Olası Etkileri“ kitapçığımız, alternatif bir sağlık politikasına ilişkin çalışmalarımızın bir adımı olarak da değerlendirilebilir.

Kolektif bir emeğin ürünü olan bu kitapçığımızında, sağlık ortamına ve mücadelemize ışık tutması dileğiyle…

Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri
Devrimci Sendikal Dayanışma
Aralık 2008

    GİRİŞ

Gerek son iki onyıl boyunca yaşanan krizler gerekse bugün ABD çıkışlı başlayıp, bütün dünyaya yayılmakta olan krize getirilen açıklamalarda finans ve üretim alanlarının birbirinden ayrı ele alındığı ve krizlerin de bu ikisinden sadece biri üzerinden analiz edildiği sıkça görülen bir durumdur. Finansal alanda 1970’lerden beri görülen hızlı genişleme, bu alanda çalışma yapan pek çok yazarın finansal alanın “sanal” ya da “gerçek dışı” olduğunu ileri sürmesine yol açarken, bu tarz yorumlar kapitalizme içkin olan yapısal gerçekliklerin analizlere dahil edilmesi önünde engel teşkil etmektedir. Gerçekten de, tümüyle gerçek olan bir üretim tarzını analiz ederken, gerçek dışı, “sanal” unsurları da analize dahil etmek mümkün görünmemektedir. Buna karşın, bu çalışmada, finansal alana dairmiş gibi görünen olgular sermaye birikimi ve Marks’ın emek-değer teorisi perspektifinden analiz edilmeye çalışılacaktır. Çalışmanın amacı, üretim ve finansın günümüzde yapıla geldiği gibi kalın çizgilerle birbirinden ayrı ve kopuk değerlendirilmesinin nasıl ve neden mümkün olamayacağını göstermenin yanı sıra, finansal alanın “sanal” olmayıp, kapitalist gerçekliğin önemli bir yapı taşı olduğunu ortaya koymaktır.

Aşırı Üretim, Aşırı Birikim Koşullarında Finans Piyasalarının İşlevi

Bu çalışmanın temel amacı, günümüzdeki krizin analizi olması bakımından, kapitalizmde aşırı üretimin ve aşırı birikimin neden ve nasıl oluştuğu sorularına girilmeyecek, bu ikisi veri kabul edilecektir. Bu bağlamda, erken kapitalistleşmiş ülkelerde[1] aşırı biriken sermayenin karşı karşıya bulunduğu en büyük risklerden biri de değersizleşmedir. Bunun önüne geçebilmek için sermaye, kendi bölgesi dışındaki gelişmekte olan ülkelere başlangıçta para sermaye formunda akar. Ardından menkul kıymetler ile türev ürünleri piyasasına giriş yaparak para formundan menkul kıymet formuna geçiş yapar ve finansal (mali) sermayeye dönüşür. Tekil sermayelerin asıl amacı ise önce para daha sonra finansal araç biçimindeki sermayelerinin, gittiği coğrafyalarda gecikmeden hizmet ya da sanayide üretken yatırımlara[2] dönüştürülmesidir. Fakat bu nihai hedefin önünde önemli iki engel vardır. Bunlardan biri, geç kapitalistleşen ülkelerde yeni oluşmakta olan üretken sermayelerin henüz bankalarla kredi ilişkilerine girecek kadar kurumsallaşmamış olmasıdır. Bu engeli net olarak tanımlayan yaklaşımlardan biri de OECD-Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı’na aittir:

“Gelişmekte olan ve geçiş ekonomilerinde uluslar arası özel sektör yatırımları çok zayıftır. Bunun nedeni ise bu ülkelerin ekonomik ve siyasal açıdan yüksek risk bölgelerinde olmasıdır… Altyapı inşaatları çok büyük sermaye yatırımı gerektirdiği ve kredilerin geri ödeme dönemleri çok uzun olduğu için şirketler yatırdıkları sermayeyi geri alamayacakları endişesiyle bu ülkelere yatırım yapmaktan çekinmektedirler” (OECD, 2006)

İkinci engel ise üretken sermaye yatırımlarının doğal sınırlarının bulunması, yani yeni üretken sermaye yatırımı seçeneklerinin sonsuz ve sınırsız olmamasıdır. Birincisiyle ilgili olarak yeni kurulan binlerce firmanın, gerekli miktarda sermaye birikiminden ve dolayısıyla da kredi tahsisatında gerekli olan teminatlardan yoksun olduğunu; özellikle kriz koşullarında bu küçük ölçekli firmalara kredi aktarımının kanallarının daha tıkalı hale geldiğini söylemek mümkündür. İkinci engel olarak tanımladığımız üretken sermaye yatırımlarının doğal sınırlarına ulaşması olgusu ise, son yirmi yıldan bu yana başta “innovation” (buluşçuluk) çabaları olmak çeşitli araçlarla aşılmaya çalışılmaktadır. Bütün kamu hizmetlerinin metalaştırılması, su hizmetleri de dahil olmak üzere pek çok alanın üretken sermayelerin emrine tahsis edilmesi bu çabaların yakın örnekleri arasında sayılabilir. Ancak, geri kalan metalaştırılacak alanların giderek azalması, yeni buluşların ise insanın doğa ile kurduğu ilişkinin sınırına bağlı olarak otomatiğe bağlanmasının ve sürekli kılınmasının mümkün olmayışı dolayısıyla, bu durum, hızla büyüyen para sermayenin finansal piyasalarda aşırı ölçüde değerlenmesine yol açar. Diğer yandan, yeni ortaya çıkan kapitalistlerin eskiden beri mevcut üretken alanlara girmesi de mümkün olabilir kuşkusuz. Ancak, aşırı birikimin de etkisiyle kapitalistlerin her üretken yatırım alanında hem sayıca, hem de sermaye yatırımı büyüklüğü açısından çok yoğun bir biçimde varlık göstermesi rekabetin keskinleşmesine yol açtığı için mevcut üretken alanlar bir süre sonra diğer kapitalistler açısından cazibesini kaybetmeye başlar. Dahası, mevcut üretken alanlar, görece güçlü sermayeler tarafından zaten fazlasıyla doldurulmuş durumda oldukları için yeni oluşan sermayelerin yatırım olanakları mevcut üretken sermayelerin üretimlerinde ihtiyaç duyduğu ara malların üretimi ile sınırlıdır.

Bu durum, mali sermayenin üretken sermayeye dönüşmesini geciktirdiği gibi, mali sermayede aşırı bir “değerlenme”ye de yol açar. Çünkü para sermayenin fazlalaşması, finansal enstrümanları satın alan bireysel sermayelerin, bunları satmayıp, elde tutmasını zorunlu hale getirir, satın alınan finansal enstrümanların kısa sürede elden çıkartılması gereği ortadan kalkar. Zira bu gereğin temelinde, bireysel kapitalistlerin para sermayeye duyduğu ihtiyaç vardır. Piyasaya arz edilen bütün finansal araçlar hızla para sermaye tarafından emildiğinde ve finansal araçları satın alan sermayeler bu araçları satmadıklarında mali sermayede aşırı bir değerlenme süreci başlar ve finansal enstrümanların borsa değerleri ile endeksler hızla yükselişe geçer.

    Finansal alanda arz-talep ve değer-değişim değer

i

Finansal piyasalardaki bu aşırı ölçüde değerlenme, tıpkı diğer meta piyasalarında olduğu gibi finans piyasalarının da arz talep mantığıyla işlemesinden kaynaklanır. Buna karşın, arz ve talebi belirleyen koşulların ne olduğu sorusu sorulduğunda karşımıza üretim süreçleri çıkmaktadır. Başka bir deyişle, finansa olan talep üretim süreçlerinde yaratılan değerlere bağlıdır. Bu değerler ne kadar fazlalaşırsa (aşırı üretim) finansal araçlara duyulan talep de o oranda artar. Diğer yandan, meta piyasalarındaki arzın (üretim) finans piyasalarındaki iz düşümü “talep” biçimindedir. Bu ise meta üretimi ve dolaşımının yapısal mantığı ile ilişkilidir. Meta-değerler para-değerlere dönüşünce, üretim süreçlerinde “meta arzı” formunda yaratılan değerler, arzı temsil eden finansal araçların karşısına “talep” biçiminde çıkar. Meta üretiminden farklı olarak, finansal alanda kontrol altına alınması mümkün olmayan ise, arz değil talebin kendisidir. Çünkü finans alanındaki talebi belirleyen, meta üretimi, meta arzıdır. Değişim değerlerinin, niceliklerin üretimine endeksli kapitalizmde üretilecek metaların miktarları, meta arzı kontrol edilemediği ölçüde, finansal alanda bu üretime bağlı olarak ortaya çıkan talebi de kontrol altına almak mümkün değildir. Buna karşın, finans alanındaki arzın kaynağı, meta-değer üretimi yapılan varlıkların (assets) –tamamı değil- sadece bir bölümüdür, yani sınırlıdır. Bu varlıkların değer bileşiminde, tıpkı meta-değerlerin bileşiminde de olduğu gibi ölü emek ile canlı emek bir aradadır. Örneklendirmek gerekirse: A fabrikasını, sermaye paylarının bir bölümü, örneğin %30’u borsada işlem gören bir finansal varlık olarak kabul edelim. Bu fabrikanın sabit sermayesinin, bileşimine, bina, içinde kurulu makine parkı, kullandığı teknoloji ve markasının değerlerinin de dahil olduğu bir değeri vardır. Ancak işleyen bir fabrikanın değeri, nihai bir tüketim malı olan örneğin bir konutun değerinden farklıdır, çünkü bu değer dinamiktir, değişkendir. Fabrikaya bu dinamizmi kazandıran ise, canlı üretken emektir. Bu fabrika sürekli meta-değerler üretmekte ve bu değerler dolaşımda para-değerlere dönüşmektedir. Şimdi, bir an, A fabrikasının kapitalist sistemin yarısını temsil ettiğini borsanın da sadece A ve B fabrikalarının %30’luk sermaye paylarından oluştuğunu varsayalım. Hem A hem de B fabrikasında üretilen meta-değerler toplamının her bir fabrikaya yatırılmış sermayenin %30’luk bölümünü aşması halinde, paraya dönüşen metaların bir bölümü ile borsadan A ve B fabrikasının hisseleri –diyelim borsaya açılan %30’luk sermaye paylarının tamamı- satın alınmak istenecektir. Ama her iki kapitalistin kasasında da –aşırı üretim ve aşırı birikim dolayısıyla- borsaya açılan sermaye paylarının çok üzerinde para sermaye bulunduğu için para-değerlerin büyük bir bölümü, finansal alana aktarılamadan para olarak kalacaktır. Başka bir deyişle finansal alana yönelik talep, aşırı para-sermaye yüzünden büyürken, finansal alandaki arz (%30), değişmeden kalmış olacaktır. A fabrikası örneğinden devam edecek olursak, finansal alandaki arzı arttırmanın bir yolu, borsaya ihraç edilen %30’luk sermaye payının büyütülmesi ve örneğin %50’ye yükseltilmesidir. Borsaya arz edilen hisse miktarındaki artış, -elde edilecek parasal büyüklüğün sermaye olarak kullanılmak istenmesi halinde- zorunlu olarak bir sermaye artırımını gerektirir. Ancak böylesi bir hareketin önündeki en temel engel sermayeler arasındaki rekabetin kendisidir. Hiçbir bireysel sermaye, üretim üzerindeki kontrolünün bir başka sermayeye geçmesini istemez, bu nedenle de borsaya ihraç ettikleri sermaye paylarını her zaman %40’ların altında tutma çabası içinde olurlar. Kaldı ki bunu yapmaları halinde bile, sadece krizi ertelemiş olurlar. Finansal alandaki arzı arttırmanın bir diğer yolu ise, aşırı biriken para-sermayeyi tekrar A fabrikasına yatırmak, yani makine parkını genişletmek, yeni üretim araçları satın almaktır. Ancak, bunun yapılması halinde A fabrikasının üretimi daha da artacak, buna karşın miktar olarak bollaşan meta-değerlerin para-değerlere dönüşümü zorlaşmaya başlayacaktır. Makine parkıbüyümeye devam ettiğinde ise sermayenin organik bileşimi yükselecek ve bu kez kar oranı düşmeye başlayacaktır.

Kullanım değerleri, yani nitelikler yerine niceliklerin üretimine odaklı kapitalist üretim tarzında aşırı meta üretimi ve para sermayedeki aşırı birikime bağlı olarak finans piyasalarına yönelen aşırı talep, piyasada mevcut (finans) arz kapasitesini aşma eğilimine girer. Menkul kıymet ve türev ürünlerin değişim değerleri/fiyatları bu ürünlerin ortaya çıkış nedeni olan ve çoğunlukla üretken sermaye yatırımlarıyla temsil edilen varlıkların “değerlerini” aşmaya ve sisteme yeni ürünlerin eklenmesini gerekli hale getirmeye başlar. Para sermayenin aşırı biçimde finans piyasalara yönelmesi ve finansal araçların değişim değerlerinin bu araçların bağlı olduğu -çoğunlukla üretken olan- varlıkların değerlerini büyük oranda aşması halk arasında ve ana-akım iktisatçıların dilinde finans alanının tamamını “sanal piyasalar” biçiminde tanımlama eğilimlerini güçlendirmiştir. 1970’lerden beri finans piyasalarında yaşanan ürün çeşitlenmesinin nedeni de sistemin aşırı birikim krizine girmiş olmasıdır. Dolayısıyla finansa yönelişin nedeni, bu alanın daha “karlı” olması değil, sistemin yapısal işleyişinin getirdiği kaçınılmaz bir zorunluluktur. Gerçekten de “kar”, artı değere, üretime dair bir kategoridir. Aynı nedenden ötürü, finansal sermayeden elde edilen kazançlar sistemin kendi dilinde ve muhasebe mantığında da “kar” şeklinde değil “menkul sermaye iradı” şeklinde geçer. Finansta dolaşan paranın devasa boyutlara ulaştığı yönündeki söylem de, bu alanın bütününü “sanal” olarak niteleyen yaklaşımlar da büyük ölçüde finans alanının işleyişinin iyi bilinmemesinden kaynaklanmaktadır. Örneğin Hedge fon adıyla bilinen enstrüman üzerinden açıklanacak olursa:

Diyelim 10 $ ödeyerek 100 $ tutarında bir petrol hedge fonu satın alınmış olsun. Burada 100$ ile temsil edilen değer, aslında, belli bir petrol miktarına, örneğin bir varil ya da 10 litre petrolün değerine tekabül etmektedir. Buna karşın hedge fon adı altında satılan/satın alınan şey, söz konusu petrolün kendisi değil, yalnızca bu miktardaki petrolün piyasada oluşacak değer (değişim değeri) farkıdır. Hedge fonu satın alan kişi ya da kurumlar bu fonu satın aldıkları anla sattıkları anda oluşan iki fiyat arasındaki farkı ya kazanmış ya da kaybetmiş olurlar. Bu bağlamda, eğer hedge fon sahibi kişi ya da kurumlar Petrol fiyatındaki %10 ‘luk bir artışı müteakiben ellerindeki fonu satarlarsa elde edecekleri para yatırdıklarına oranla yükselir; bu, aynı zamanda elinde hedge fon bulunduranların yatırımlarının %100 ( bir misli) büyüdüğü anlamına gelir. Ancak, söz konusu yatırımın 100$ değil; 10$ olduğu hatırlanacak olursa hedge fon satışından elde edilecek miktarın da 20$ ile sınırlı olacağı açıktır.

Dolayısıyla, finansal piyasalarda konuşulan sözleşme bedelleriyle gerçek para hareketleri genellikle çok farklı büyüklüklere tekabül eder. Başka bir deyişle, türev piyasalarındaki sözleşme bedelleri, çoğunlukla, para hareketlerinden kat be kat büyük olur. Finansal araçlarla, karşılığında değiş tokuş edildikleri para bedellerinin eşit olduğu durumlarda (hisse senetlerinin işlem görmesi halinde) ise, sermayenin el değiştirmesi söz konusu olur. Bu, bize, bir kez daha finans alanında değerlerin yaratılmadığını; ya sermayelerin el değiştirdiğini ya da sadece değerler ile değişim değerleri arasındaki farklılaşmalar üzerine sözleşmeler üretildiğini, artı ve eksi işlem sonuçlarının ise uzun vadede birbirini götürdüğünü gösterir. Bu, elbette, bireysel kapitalistlerin bazılarının bu, değer –değişim değeri farklılaşmalarından kazanç elde etmedikleri anlamına gelmez; burada vurgulanmak istenen, elde edilen (bu alanda işlem yapanların tamamı için) kazançlar toplamı ile kayıplar toplamının eşit olmasıdır. Bu eşitliği, finansal alana dair günlük işlem hacimlerinden de izlemek mümkündür. Haber bültenlerinde, gazetelerin ekonomi sayfalarında verilen günlük borsa işlem hacimleri aslında bir tarafında alıcıların diğer tarafında ise satıcıların bulunduğu bir dizi alış-satış işleminin toplamıdır. Günü kazançla kapattığı belirtilen finansal araçlarda, verili işlem hacmi, bu işlemlerin satıcı tarafında yer alanlar açısından –ilk satın alındıkları güne oranla olmasa bile- kapanış fiyatına oranla büyük ölçüde kayıp anlamına gelir. Bu finansal aracın ertesi gün daha düşük fiyatla satılması ise, bir gün önce kazananlar grubunda sayılan yatırımcıların zarar etmesi anlamına gelir, çünkü aynı finansal aracı bir gün önce daha yüksek bir bedel ödeyerek satın almışlardır.

Sermayelerin el değiştirmesi anlamına gelen hisse senedi işlemlerinde ise, bu, –çoğunlukla üretken- varlıkların değerleri ve miktarlarındaki değişim, yapılan sermaye ilaveleri ve istihdam edilen emek gücünün verimliliğindeki artışlara bağlıdır. Hisse senetleri borsalarında işlem gören ürünler de bu varlıklara bağlı biçimde ihraç edilir. Örneğin X şirketinin borsada işlem gören hisseleri, aslında X şirketinin ödenmiş sermayesinin paylara bölünmüş kısımlarını temsil eder. Kapitalist firmalar sermayelerinin %20’sini, %30’unu ya da belli bir yüzdesini borsada satabilirler. Buna karşın, kapitalistin elindeki sermayedeki payı üzerindeki tasarruf hakkı satılan yüzde kadar azalırken; azalan sermaye bölümünün karşılığında kapitalistin kasasına bir para sermaye girişi olur. Bunun üretime yansıması bir sermaye artırımını zorunlu hale getirir ve fabrikanın sermayesi, borsada satılan yüzde oranında büyür. Firma bu para sermayeyi çeşitli biçimlerde kullanabilir. Başka bir deyişle, borsada işlem gören hisse senetleri sanal bir duruma değil; bir gerçekliğe tekabül etmektedir. Ödenmiş sermaye ise şirketin mülkiyeti altında bulunan bina, üretim araçları ve üretim nesneleri gibi varlıklarda cisimlenmiş durumdadır. Buna karşın söz konusu varlık, örneğin konut gibi değer üretimi yapılmayan fakat kullanıldıkça eskiyen türden bir varlık olsaydı bu varlığa dayalı olarak çıkarılan menkul kıymetlerin değişim değerlerinin de –araziden kaynaklanan rant da dahil olmak şartıyla diğer koşullar aynı kalmak üzere-sürekli azalması gerekecekti. Demek ki, üretken varlıkların değerleri ve değişim değerlerinin belirlenimine dahil olan bir unsur daha vardır: canlı emeğin değer üretme kapasitesi.

    Finansal alanda ürün çeşitlenmesinin zorunluluğu

Diğer yandan finans alanında ürün çeşitlenmesi zorunluluktan ötürü arttıkça, piyasalara yeni giren ürünler öncekilere oranla daha riskli olmaya başlar. Bu durumu, ekilen toprak miktarını büyütmek için ilave olarak daha kötü kalitedeki toprakların tarıma açılması halinde buna bağlı olarak tarımsal üretimdeki riskler ve gerekli sermaye+emek yatırımlarının artmasına benzetmek mümkündür. Gayrı menkule dayalı menkul kıymetler, türev piyasaları ve mortgage kredisi benzeri kredilerde son on yılda yaşanan muazzam genişleme ise, para sermayedeki büyümenin düzeyini ortaya koymaktadır. Benzer şekilde bütün dünyada faiz oranlarının son yıllarda sürekli düşüş eğilimi içinde olması da para sermayenin aşırı büyüdüğünü göstermektedir. Çünkü nasıl ki emek gücünün bedeli ücret ise, sermayenin de bedeli faizdir. Başka bir deyişle (üretken alana aktarılamayan) para sermaye büyüdükçe ucuzlar ve faiz oranları düşüş eğilimine girer. Öyle ki, üretken yatırımlara geçişin yapılamadığı böyle bir durumda borsalar ve türev piyasaları dışında paranın gideceği hiçbir yer kalmaz. Üstelik finans piyasaları da para sermayedeki birikimi tümüyle emmeye yetmemektedir.

Finans piyasalarına yapılan aşırı yatırımlar, bir yandan sermayenin merkezileşmesi yani sermayeler arası yeniden paylaşımı gündeme getirirken, diğer yandan da sermaye varlıklarında gerçek değerlerinin çok üstüne çıkan aşırı değerlenmelere yol açar. Varlıkların değeri -emek üretkenliğini arttıran gelişmeler dışında- değişmezken, aynı varlıklara dayalı olarak çıkarılmış borsadaki hisse senetlerinin değişim değerleri hızla yükselmeye başlar. Kendisi de metalaşmış olan sermayenin, değeri ile değişim değeri arasındaki makas açılır, yükselenin, sermaye değeri olduğu zannedilir. Bir yandan bankalara para-sermaye akışı devam ettiği ve satın alınacak finansal araç kalmadığı için, artık, güvenceden yoksun birey ve kurumlara da kredi vermekten başka çare kalmaz. Son birkaç yıldan bu yana gerek ülkemizde gerekse Orta Doğu, Kafkaslar ve Uzak Asya’da bankacıların bütün ülkeleri dolaşarak başta KOBİ’ler olmak üzere uygun koşullarla kredi verecek firma bulma yarışında olması, dış kredi musluklarının Türkiye hükümetlerine son beş yıldır hep açık tutulmasının nedeni de para sermayedeki bu aşırı birikimden kaynaklanmaktadır. Bu bağlamda, nasıl ki finans alanında ürün çeşitlenmesi arttıkça yeni giren ürünler öncekilere oranla daha riskli oluyorsa, aynısı kredi piyasaları için de geçerlidir. Para sermayedeki birikim hızının kredi aktarım mekanizmalarının hızından daha yüksek olması, kredi dağıtımında aranan teminat ve koşullarda esnekleşmeyi de beraberinde getirir.

Para sermayede aşırı birikimin ABD’de başlayan krizle ilişkisi

Benzer şekilde ABD’de mortgage sistemindeki büyüme de para sermayenin aşırı birikimi ile alakalıdır. Her ne kadar inşaat sektöründe kullanılan sermaye ve emek üretken olsa da, bir varlık olarak konut gayrı menkulünün kendisi üretken bir yatırım değil, nihai bir tüketim malıdır. Öte yandan ABD bankacılık sisteminin, kredi talebinde bulunan firmalar arasında tercih yapma şansı öylesine daralmıştır ki, biriken fonları özünde üretken bir yatırım olmayan ve ABD özelinde popülaritesi tarihsel ve kültürel olarak yüksek olan konut biçimindeki gayrı menkul yatırımlarına doğru genişletmek zorunda kalmıştır. Ulaşılan aşamada tek başına bu da yeterli olmamış, geçici, mevsimlik, göçmen işçiler de mortgage kredisi verilebilecek gruplar arasına dahil edilmiştir. ABD’de konut kredisi dağıtımının 2000–2005 tarihleri arasında ulaştığı büyüklük, aşırı düzeyde para-sermaye birikiminde gelinen aşamayı ve bugünkü krizi hazırlayan koşulları anlamayı kolaylaştırmaktadır:

“ABD’de 2000–2006 yılları arasındaki dönemde kredi genişlemesinin en hızlı yaşandığı sektör konut kredileri sektörü olmuştur. Konut kredilerindeki genişleme 2000 yılındaki 385 milyar $’dan 2005 yılında 963 milyar $’a fırlamış, 2006’de ise çok hafif bir azalma görülmüştür.” (Trevor Evans, 2007)

Ana akım iktisatçılara göre, ABD’de patlak veren krizin nedeni: “İkinci dalga mortgage kredilerinin öncekilere oranla daha niteliksiz gruplara dağıtılmış olması, bunun da basit bir yönetim hatasından ibaret bulunmasıdır” . Sermaye birikiminin yapısal mantığından kopuk bir şekilde yapılan bu tarz kriz yorumlarının, örneğin, risk yönetimi konusunda bütün dünyaya eğitimler veren ABD bankacılık sisteminin nasıl olup ta bu kadar basit bir risk değerlendirme hatasına düştüğünü açıklayabilmesi mümkün görünmemektedir. Niteliksiz gruplara verilen bu kredilerin geri dönüşü ise, istihdamın ve gelir düzeyinin yüksek olduğu piyasaların varlığına bağlıdır. Oysa bu, sermaye birikiminin kendi yapısal mantığına aykırı bir durumdur. Birikim hızı arttıkça canlı emeğin ölü emekle ikamesi arttığından, yedek emek gücü arzı genişler, işsizlik arttıkça çalışır durumdaki emek eskiden var olan güvencelerini kaybetmeye başlar ve dolayısıyla kredi mekanizmalarında da aksamalar başlar. Olay kısa sürede bir güven bunalımına dönüşür. ABD özeline bakıldığında bu teorik silsilenin birebir gerçekleşmediği ileri sürülebilir kuşkusuz. Örneğin, işsizlik datalarında kriz öncesinde bir yükselme olmamış olabilir. Ama bu, ücretlilerin giderek daha güvencesiz, daha esnek ve daha düşük ücretler karşılığında çalıştırıldığı gerçeğini yadsımaz.

Kredilerin geri dönüşü imkânsız hale geldiğinde, bankacılık sisteminde sıkışan muazzam büyüklükteki para sermayenin üretken yatırımlara dönüştürülmesi olanaklarının yanı sıra para hacminin kendisi de daralmaya başlar, çünkü yapısal olarak zayıf durumdaki firma ve bireylere aktarılan fonlar geri dönmemekte ve sermaye biçimini almamaktadır. Gerek para sermayenin hızla ucuzlaması gerekse bu sermayenin ne finans alanında ne de üretken alanda yatırıma dönüştürülmesinin mümkün olmadığı koşullarda kredilerin geri dönüşünün riske girmesi önce bankacılık sistemini zor duruma düşürür. Birikimini banka sistemine aktarmış (alacaklı) kapitalistler başta olmak üzere kredi dönüşleri zorlaşan sermaye kesimleri ve bireyler bankalara hücum etmeye başlar. Bankalardan büyük para çıkışları ve iflaslar gündeme gelir. Para sermayenin aşırı birikiminden kaynaklanan bir krizde bankaların nasıl olup ta para sıkıntısı yüzünden battığı, işin en tutarsız kısmı gibi görünür. Üretken sermaye yatırımları olmamaları ölçüsünde bankalar öz sermayesi çok sınırlı olan yapılardır. Çünkü böyle bir öz sermayeye ihtiyaçları da yoktur. Onun yerine, bankalar, birikimi yüksek olan kapitalistlerden gelen para sermayeleri birikim düzeyi düşük olan kapitalistlere aktarırlar. Yani, kendilerine ait olmayan paraların üretim ve finans alanında değerlenmesini ya da değersizleşmesinin önlenmesini örgütlerler. Dolayısıyla para sermayenin aşırı birikim koşullarında bile, kendilerine ait finansal sermayenin riske girdiğini gören kapitalistlerin hepsinin birden söz konusu bankalardaki yatırımlarını geri çağırmaları durumunda bankaların iflasa sürüklenmesi son derece anlaşılabilir durumdur.

Bankaların zayıflaması para sermaye ve üretken sermaye arasındaki yapısal ilişkiden ötürü borsalara sıkı sıkıya bağlıdır. Birincisi, bir bankanın iflas etmesi birikimini o kurumda bulunduran kapitalist firmaların üretim sürecinin takip eden dönemde tıkanacağını gösterir. Bu bankayla çalışmıyor olsalar bile, bundan etkilenen kapitalist firmalara üretim yapan ya da bu firmaların müşterisi konumunda olanların da bu gelişmeden etkileneceği açıktır. Böylelikle, bir bankadaki krizin hem üretime hem de finansın diğer alanlarına doğru yayıldığı görülür. Özellikle de uzun bir süreden beri aşırı değerlenme süreci içinde olan borsalardan yaşanan hızlı çıkışlar, hızla nakit paraya dönme eğilimleri bankaların krizini daha da derinleştirir. Öyle ki hisse senedinden nakde dönüştürülen finans sermaye, güven bunalımı yüzünden başka bir finansal araca da dönüştürülmemeye başlar. Bu, aynı zamanda genel olarak sermayenin büyük bir hızla değersizleştiği bir süreçtir. Bugün dünyanın içinden geçmekte olduğu krizde de görüldüğü gibi, bu tip değersizleşme süreçlerinde sermaye, süreci tersine çevirebilmek, zararı minimize edebilmek için antika ve lüks mallar üzerinden sermayeler arası yeni paylaşımlara doğru yönelir.

Sonuç olarak, sermayenin aşırı birikmesi, kendi fiyatını da düşürür. Bu süreç, faiz oranları, hisse senetleri ile türev ürünlerinin fiyatları da dahil olmak üzere bütün finansal yatırımların değişim değerlerinin hızla düştüğü, üretken sermaye varlıklarının değişim değerleri ile değerlerinin birbirine en fazla yaklaştığı bir süreçtir. Öte yandan, bu değersizleşmenin her tarihsel dönemde mutlak olması, yani meta ve varlıkların değişim değerlerinin her durumda gerçek değerlerinin altına düşmesi şart değildir. Hatta sermayenin değersizleşme düzeyi sadece aşırı değerlenmenin en üst düzeyinden bir miktar geri gidişle de sınırlı kalabilir.

Değer ile piyasa fiyatı/ değişim değeri arasındaki farkın zaman zaman çok hızla büyümesi meta piyasalarında da olabilecek bir durumdur. Hatta Marks analizlerinde, metaların değerleri ile değişim değerlerinin hiç bir zaman aynı olamayacağını, olursa da bunun geçici ve tesadüfler sonucu olacağını belirtmektedir. Öte yandan, sıkça yapılıyor olsa da finans kapitaldeki büyümeyi “bu alanda yaratılan değerler” biçiminde açıklamanın mümkün olmadığı ortadadır. Çünkü finans alanında değer yaratıldığını söylemek, kapitalizmde değerin tek yaratıcısının canlı emek olduğu gerçeğinin ya da tümüyle emek-değer teorisinin reddi anlamına gelir. Böyle bir durumda, değerin finans alanında nasıl, hangi süreçlerde yaratıldığının da açıklanması gerekir. Marks’ın analizlerinden hareketle, spekülasyon kazançları da dahil olmak üzere finansta aşırı yoğunlaşmadan kaynaklı değişim değeri büyümelerini “finansal alanda yeni değerlerin üretilmesi” yerine, rant olarak değerlendirmek daha doğru görünmektedir. Zira finansal alandaki her bir ürünün geride bir dizi –çoğunlukla üretken- varlığa bağlı olduğu ve bu varlıkların değerleri sermaye ve emek bileşimindeki değişiklikler ile emek gücünün üretkenliğindeki değişmelere bağlı olduğu halde söz konusu varlıklara endeksli menkul kıymetlerin değişim değerlerinin aynı gün içinde bile defalarca değiştiği düşünüldüğünde, bu durumu, Marks’ın teorisine oranla daha anlaşılır kılacak başka bir teori yoktur. Metalardan ve canlı emeğin üretken kapasitesinden oluşan varlık değerlerinin anlık değişmelere konu olmamasının nedeni ise, bir metanın değerinin o metanın üretimi için harcanmak zorunda olan “toplumsal olarak gerekli emek zamanı” tarafından belirleniyor olmasıdır. Buradan hareketle, bir şirkette mevcut sermaye yatırımı ya da varlıklar toplamının paylara bölünmüş halini temsil eden hisse senetlerinin piyasa hareketleri izlendiğinde bu varlıkların, durdukları yerde sürekli bir değer değişimine uğradıkları sanısı uyanabilir. Oysa bu sürekli değişim içinde olan söz konusu varlıkların değerleri değil, değişim değerleridir, bu devinimi mümkün kılan, bu dolayımı kuran ise paranın kendisidir. Buna karşın belli bir metanın ve o metaın üretildiği varlıkların değerinin artması ya da azalmasının yegâne koşulu, bu metanın üretimi için harcanan toplumsal olarak gerekli emek zamanındaki artma ya da azalmalardır. Gerçekten de, söz konusu bu üretken varlıkların gerçek değerlerinin de değiştiği durumlar vardır. Örneğin, üretimde daha ileri teknolojiler kullanılmaya başladığında emek gücünün verimliliği artmış olacağı için varlıkların toplam değerleri, üretim alanlarının değişim değerleri ve bunlara bağlı menkul kıymetlerin değişim değerleri –aynı oranda olmasa bile- artar. Tersine, söz konusu üretken varlıklarda kullanılan emek gücünün, örneğin, greve gitmesi halinde ise, sermaye yatırımında hiçbir değişiklik olmamasına rağmen bu varlıklara bağlı menkul kıymetlerin değişim değerlerinde çok büyük düşüşler görülür. Bu durum, üretken varlıkların değerleri ve değişim değerleri üzerinde emek gücünün performansının tek başına bile ne denli etkili olduğunu ortaya koymaktadır.

    Erken kapitalistleşen ülkelerde (EKÜ) para-sermayenin aşırı birikiminin yol açtığı krizin geç kapitalistleşen ülkelere (GKÜ) farklı yansıma biçimleri:



Üretken sermayenin dünya ölçeğinde yayılması arttıkça ve EKÜ’lerde sıkışan para-sermaye ucuz fonlar biçiminde çevre ülkelere transfer edildikçe GKÜ’lerdeki birikim, giderek artan oranlarda borç alınan sermayeye bağımlı hale gelmektedir. Bu fonları alabilmek için benzer koşullarda olan GKÜ’ler arasındaki rekabet artar ve yabancı fonlar için faiz oranı-döviz kuru arbitrajı yapmak cazip hale gelir. Zira bu süreçte GKÜ’ler –özellikle de Türkiye- bir yandan yüksek reel faiz verirken, diğer yandan da yabancı paraların TL karşısında değer kaybetmesini önleyecek politikalara yönelmemiştir. Bu durum, örneğin, Türkiye’de ihracatı pahalı hale getirirken, ithalatın ucuzlamasına yol açmıştır. Türkiye bu yarışta iddialı olan, öne çıkan ülkelerin başında gelmektedir. Bu nedenle de geçtiğimiz yıllarda Türkiye bir yandan reel faizin en yüksek olduğu ülkeler listesinin başındaki yerini korumuş; bir yandan da Hükümet, ülke içinde TL’yi yabancı paralar karşısında güçlü tutuğu yönündeki eleştirilerin hedefi haline gelmiş, bu gelişmeden sorumlu tutulmuştur. Diğer yandan, yabancı fonların yoğun olarak giriş yaptığı ülkelerde -daha çok borç alınan sermayeye dayalı- sermaye birikimi hız kazanır. Her ne kadar söz konusu fonlar ülkeye (GKÜ’lere) finansal araçlar üzerinden giriş yapıyor olsa da, sonuçta bu fonlar -bankacılık & kredi sistemi üzerinden- hızla üretken yatırımlara dönüştürülür. Diğer yandan gerek Türkiye’de gerekse diğer pek çok GKÜ’de mevcut sermaye birikim düzeyinin geri olması GKÜ sermayeleri açısından bir başka bağımlılığı daha ortaya çıkarır: İthal girdi bağımlılığı. Bu bağlamda, kriz öncesine kadar Hükümete, “TL’nin yabancı paralar karşısında neden değerli tutulduğu; TCMB’nin neden döviz alımı ile piyasalara müdahalede bulunmadığına” dair eleştirilerde Türkiye’deki sermaye birikiminin en yapısal gereksiniminin göz ardı edildiği dikkat çekmektedir. Kriz öncesindeki son birkaç yıl boyunca döviz fiyatlarını arttırıcı yönde müdahale etmeyerek, Hükümet, aslında ülkedeki sermaye birikiminin elinden tutmaya çalışmış, ucuzlayan ithalat sayesinde ithal girdiye bağlı üretim güçlenme olanağı yakalamıştır. Bu güçlenmenin en kuvvetli yansıması ise, aksi yöndeki bütün dinamiklere rağmen ihracatın ithalatı karşılama oranındaki iyileşmede görülmüştür ki bu, aynı zamanda, Türkiye’de emek üretkenliğinin ne denli arttığını, sermaye birikiminde görece artı değer üretimi aşamasına geçildiğini de ortaya koymaktadır. Gerçekten de 2000 yılında %51 olan ihracatın ithalatı karşılama oranı, izlenen ithalat yanlısı politikalara rağmen 2007 yılına gelindiğinde %63’e yükselmiştir (TÜİK, 2008).

Krizle birlikte döviz fiyatlarının hızla artması, ithalat-ihracat dengesini ithal girdiye dayalı üretim yapan sermaye fraksiyonları aleyhine, ihracat sektörünün lehine değiştirmiştir. Döviz fiyatlarındaki artışın temel nedeni ise, EKÜ’lerde bankacılık sisteminin verilen kredilerin geri dönmemesi gibi bir riskle karşılaşması ve Türkiye gibi ülkelere transfer edilecek kredilerde bundan sonra daha katı politikaların izleneceğinin güçlü sinyallerinin alınmış olmasıdır. Kaldı ki, Türkiye’ye son 4–5 yıldır açık tutulan kredi muslukları, aynı zamanda, Türkiye Bankacılık sistemi ile özel sektörünün yurt dışı bankalara ne kadar yoğun biçimde borçlandığının göstergesidir. EKÜ bankacılık sisteminin telaşı, verdiği kredileri geri alamama ve ABD’dekinin benzeri banka iflaslarıyla karşılaşma korkusundan kaynaklanmakta, kredi koşulları da bu yüzden ağırlaştırılmaktadır. Öte yandan, EKÜ bankacılık sistemi şu anda ikili bir krizle karşı karşıyadır: 1) finansal alana plase edemediği para-sermayenin hızla değersizleşmeye devam etmesi ve 2) Türkiye vb. GKÜ’ler, ya da şimdiye kadarki “kredi müşterileri”ne fon transferi koşullarının eskisi kadar kolay olmayacağının anlaşılmış olması. Bu ikili krizin birincisi, Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın Mortgage kredilerinde krize girileceğine dair ilk sinyallerin alındığı Şubat 2008’de verdiği beyanatta bir kez daha doğrulanmaktadır:

Yabancı sermaye “niye çıkayım Türkiye’den? Türkiye’de istikrar var” diyor Çıkmıyor dikkat ederseniz. Borsadan çıkıyor mevduatta kalıyor ufak-tefek çıkışlar da bizi etkilemiyor. Paniğe gerek yok, korkuya kapılacak bir durumumuz yok. Şu anda halen yabancı sermaye geliyor. Özelleştirme yapmasam bile 2008 için 10 milyar dolar yabancı sermayeyi garantilemiş durumdayız. (Milliyet, 20 Şubat 2008)

Öte yandan, Türkiye’ye dair bütün kriz analizlerinde ortaklaşan “krizin reel sektörü, asıl, birkaç ay sonra vuracağı” yönündeki tespit çok önemli bir başka gerçeklikle örtüşmektedir. Türkiye’de son 4–5 yıl boyunca dinamizm kazanan sanayi sektörleri, esas olarak, dünya ölçeğindeki tedarik zincirlerinin Türkiye’deki geri halkalarından oluşmaktadır. Kriz, EKÜ’lerde ortaya çıktığı için, bu tedarik zincirlerinin ilk halkalarını oluşturan çok uluslu şirketlerin krize tepkisinin üretimi daraltmak, küçülmek şeklinde olduğu gözlenmektedir. Bu daralma, Türkiye’deki tedarik halkalarına önümüzdeki aylarda daha güçlü bir biçimde yansıyacaktır. Dolayısıyla, üretimini zaten borç sermaye ile sürdüren sanayi kesimi, bir yandan bu borçları, üretim ölçeğinin küçüldüğü bir ortamda geri ödemek zorunda kalacak, diğer yandan da yükselen ithal girdi maliyetlerini karşılamak zorunda kalacak, büyük bölümü bununla başa çıkamayacaktır.

    SONUÇ

Dünya ölçeğinde mevcut sermayeler, kriz sürecinde büyük ölçüde değer yitirmiştir ve değersizleşme süreci hala devam etmektedir. Kapitalist sistemde finansal alan “sanal” olmadığı gibi sermaye birikimine özgü yapısal mantığın ayrılmaz bir bileşenidir. Öyle ki, eğer finansal alan iddia edildiği gibi gerçekten “sanal” olsaydı, aşırı para sermaye birikimi yüzünden sermayenin değersizleşmesi gibi bir krizle karşı karşıya kalan sistem, bu “sanal” alana sığınarak krizini önleyebilirdi. Finansal alan o kadar “sanal” değildir ki, Amerikan sermayesi, bollaşan para sermayesinin değersizleşmesini önlemek için geçici, göçmen işçilere mortgage kredisi vermek yerine riski daha az olan menkul kıymetler yaratmayı başarabilirdi. Amerikan sermayesini bunları yapmaktan alıkoyan şey ise, finans piyasalarındaki arz, meta-varlıkların bir kısmı ile sınırlıyken bu alana yönelen talebin (para sermaye) meta üretiminin kendisi, yani sınırsız (aşırı üretim) olmasıdır. Bu bağlamda, kapitalizmin bugün içinden geçmekte olduğu kriz gerçekten son derece derin, bir o kadar da çıkışsız görünmektedir. Sistemin bu krizi aşıp aşamaması, büyük ölçüde, karşıtının, yani emeğin örgütlü, kolektif bir mücadele yürütme konusundaki kararlılığına bağlı bir görünüm vermektedir. Özellikle tekil sermayelerin günümüzde ulaşmış oldukları üst düzey uluslar arası eklemlenme tarzları göz önüne alındığında, krizin etki ve sonuçlarının erken ve geç kapitalistleşmiş ülkelerde farklı görünümler arz etmesinin krizden çıkışın sınırları üzerinde pek etkili olmayacağı tespitini yapmak mümkündür.

Türkiye sermayesinin son dönemde sıkça dile getirdiği “tek çözüm esnekliktir” biçimindeki talep, sermayenin iki farklı gerçekliği ile örtüşmektedir. Bunlardan birincisi, her gün işten çıkarılan yığınların önümüzdeki dönemde çeşitli biçimlerde ortaya çıkabilecek tepkileridir. Bu süreçte esnek çalışmanın önerilmesi, bu yığınların tepkisini, en alt düzeyde, düzensiz de olsa bir gelirle bastırmaya dönüktür. Hedeflenen, “mutlak açlık” yerine, “yarı tokluktur”. İkincisi ise, üretimin dünya ölçeğinde durma noktasına geldiği bu süreçte emeği tam zamanlı istihdam etmenin, sermayenin kendi rasyonalitesi açısından -imkânsızlığı değilse bile- “akıl dışılığı” ile ilintilidir.

KAYNAKÇA

Trevor Evans, 2007 Berlin School of Economics

OECD, 2006 Policy Brief: Improving Water Management: Recent OECD Experience

TÜİK,2008http://www.tuik.gov.tr/Gosterge.do?metod=IlgiliGosterge&id=3489

Milliyet, 2008 20 Şubat 2008

Fuat Ercan: Marmara Üniversitesi, İktisat Bölümü, Kalkınma İktisadı ve İktisadi Büyüme Bölümünde Öğretim Üyesi

Gaye Yılmaz: Marmara Üniversitesi, İktisat Bölümü, Kalkınma İktisadı ve İktisadi Büyüme Doktora Öğrencisi

[1] Geç ve Erken kapitalistleşmiş ülkeler ayırımı, kapitalist gelişmenin dinamik bir süreç olması ve bu nedenle “gelişmiş” ve “az gelişmiş” vb. kavramsallaştırmaların bu gerçekliği yansıtmıyor olması dolayısıyla yapılmıştır. Gerçekten de ne “gelişmiş” kabul edilen ekonomiler; ne de “az gelişmiş” olarak kategorize edilenler belli bir tarihsellikte sabittir. Bu iki grup ülkeyi kapitalistleşme düzeyleri açısından farklılaştıran tek şey “zaman”a dairdir. Bu nedenle, bu çalışmada her ikisi de kapitalistleşmiş olan bu iki grup ülke “geç” ve “erken” sıfatlarıyla tanımlanacaktır.

[2] Sermaye birikimi, biri değer üreten “üretken emek”; diğeri ise yaratılan değerlerin bir bölümünün aktarıldığı “üretken olmayan emek” olmak üzere iki farklı emek kategorisi üzerinden gerçekleşir. Benzer şekilde, sermayeler de üretken ve üretken olmayan yatırımlar arasında dağılır. Her iki kategori de birikim sürecinde vazgeçilmez özelliğe sahiptir. Üretken olmayan sermaye esas olarak ticaret, finans, sigortacılık, muhasebe vb. alanlara yatırılmış olan sermayelerdir. Bu alanlarda istihdam edilen emeğin bedeli (ücret) sermayeden değil, üretken sermaye tarafından aktarılmış olan artı değer kısmı içinden ödenir; bu emek türünün istihdam edildiği işlerde değer üretimi söz konusu olmaz. Yine bu alanlarda yapılan işlemlerin arkasında daha önce yaratılmış değerler vardır ve işlemlerin kökenini de bu değerler oluşturur.

Advertisements

Posted on: April 15, 2009

OTDU Kuzey Kıbrıs Kampusu Sosyalist Düşünce Topluluğu


18 Nisan 2009
marksizmin-toplum-algylayysy1

Posted on: April 13, 2009

    "Suyumuz bulanıyor"

Kaynak: http://www.bolununsesi.com/haber/haber.asp?sub=haber&kid=1&id=13864

Abant İzzet Baysal Üniversitesi İktisat Topluluğu’nun düzenlemiş olduğu Kapitalizm Kıskacında Su adlı panelde konuşan Marmara Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Fuat Ercan ve araştırmacı yazar Metin Yeğin, hayat kaynağı olan suyun artık kapitalizmin bir metası haline geldiğini söylediler.
İzzet Baysal Kültür Merkezi Pembe Salon’da gerçekleştirilen panelde ilk sözü alan Prof. Dr. Fuat Ercan, kapitalizmin suyu ticari bir meta haline dönüştürdüğünü ve toplumların da bu duruma alıştırıldığını belirtti. Konuşmasında, tüm insanların en önemli ihtiyacı olan suyun her geçen gün değerinin ve öneminin arttığına dikkat çeken Ercan, “Geçenlerde yurtdışında katıldığım su konferansında konuşmacılardan biri, ne zamandan beri evlerimizdeki çeşmelerden su içmeyi bıraktığımızı sordu. Orada aklıma geldi. Evet, gerçekten uzun zamandır bizim evde çeşmeden su içilmiyor.

bolunun-sesifuat

Para karşılığında damacana ile su satın alıyoruz. Dikkat edin artık hepimizin elinde para karşılığında satın aldığımız plastik su şişeleri var. Hatırlıyorum eskiden çeşmelerden sürahilere su doldurur gayet güzel bir şekilde onu içerdik. Küresel ısınma, su kaynaklarının kirlenmesi gibi büyük sorunlar insanların kafasını meşgul ederken, bu durumdan yararlanan ve suyu kendi metası haline getiren kapitalizmin oyunlarını insanlar maalesef göremiyor. Damacana sulara, plastik şişelerdeki sulara insanlar alıştırılıyor. Yani “para karşılığı su” olgusu farkında olmasak da topluma yerleştiriliyor. Kapitalizm hayat kaynağı suyu da, eğitimin ticarileşmesi gibi konutun ticarileşmesi gibi, ticari bir ürün haline getiriyor şeklinde konuştu.

Fuat Ercan’ın konuşmasının ardından söz alan araştırmacı yazar Metin Yeğin ise, dünya üzerinde susuzlukla mücadele etmek zorunda kalan toplumlardan örnekler verdi. Metin Yeğin, kapitalizmin suyu ticarileştirmesiyle birlikte insanlığın da büyük felaketlere gebe kalacağını söyledi.

Posted on: April 12, 2009

    Türkiye’deki muhalif bilimcileri, üniversitelerde yaşanan neoliberal dönüşümü enine boyuna tartışmak, sorgulamak ve kolektif karşı irade oluşturabilmek adına biraraya getirmek amacıyla, Eğitim Sen İzmir 3 No’lu şube, Ankara 5 No’lu şube, İstanbul 6 No’lu şubenin girişimiyle, 29-30 Mart’ta İzmir Gümüldür’de yapılan “Üniversite: Dönüşüm ve Müdahale” başlıklı forumdan çıkan Eğitim ve Bilim Emekçilerinin Yükseköğretim Deklarasyonu bugün, üç şubede düzenlenen basın açıklamasıyla kamuoyuna duyuruldu.

said

Açıklamanın okunmasından önce Akdeniz Üniversitesi’ndeki faşist saldırılar kınandı. İzmir 3 No’lu şubede konuşan Prof. Dr. Cem Terzi, Akdeniz Üniversitesi’ndeki saldırıların “karşıt görüşlü öğrencilerin çatışması” şeklinde sunularak bilgi dezenformasyonuna uğradığını ve “kız meselesi” şeklinde yansıtılarak ülkücü saldırının üzerinin örtülmek istendiğini söyledi. Forumdan çıkan ortak iradenin, Kocaeli Üniversitesi’nde OLEYİS sendikasındaki faaliyetleri dolayısıyla işten çıkartılan emekçilerle dayanışma biçiminde de kendini göstereceğini ekleyen Terzi, artık akademisyenlerin sendikal mücadelesinin sendikalara rapor hazırlamaktan ibaret olmayacağını, Kocaeli’ndeki greve verilecek desteğin de sürece bilfiil müdahil olunacağının somut göstergesi olacağını belirtti. Kocaeli işçilerine bir dayanışma ziyareti yapılacağını, grev çadırına çay, şeker ve papatya götürüleceğini ekledi.

Gümüldür’de ortaya çıkan iradenin, bugün muhalif bilim insanlarının vermekte oldukları parçalı mücadeleleri birleştirmeye aday olduğunu, bu birliğin memuru, işçisi, akademisyeni ve öğrencisiyle tüm üniversite bileşenlerini kapsamasının hedeflendiğini ekleyen Terzi, Gümüldür toplantısının ardından daha geniş çaplı bir forumun Haziran ayında yapılmasının planlandığını ve YÖK’ün Strateji Raporu’na karşı Eğitim ve Bilim Emekçilerinin Alternatif Raporu’nun hazırlanacağını belirtti. Ardından üzerinde Edward Said’in elinde attığı taşla resmedildiği bildirge okundu:

Eğitim ve Bilim Emekçilerinin Yükseköğretim Deklarasyonu

Gümüldür, 30 Mart 2008

Biz, Türkiye üniversitelerindeki eğitim ve bilim emekçileri olarak, 12 Eylül’den 28, YÖK’ün kuruluşundan 27 yıl sonra gelinen aşamada üniversiter sisteme yönelik pervasızca sürdürülen neoliberal saldırılara karşı ortak bir irade ve örgütlü bir mücadele oluşturmak için bir araya geldik. Aşağıdaki metin bu iradenin ürünü olup üniversitelerin tüm bileşenlerine bir çağrıdır.

Kapitalizmin yeni yüzü neoliberalizm, kamusal alanda piyasa temelli “hizmet” politikalarını toplumlara dayatmaktadır. Bu politikaların küresel ölçekte taşıyıcıları başta Dünya Bankası ve İMF gibi uluslararası kuruluşlardır. Neredeyse toplumsal yaşamın her alanı, belli bir amaç için inşa edilmiş uluslararası kurumların denetimine sokularak küresel ölçekte sermayenin mantığına göre yeniden düzenlenmektedir. Söz konusu dönüşümler yaşamın her alanında kamusal hizmetleri daraltarak, fiyatını ödeyenin yararlanabildiği, bireysellik ve faydacılığın öne çıktığı bir toplum projesinin ürünüdürler. Üstelik bu dönüşümler ne tek başına bir partinin ne de tek başına bir hükümetin siyasal gündemini oluşturmaktadır. Günümüzde AKP hükümeti aracılığıyla uygulanan Dünya Bankası/İMF patentli “reformlar” hiç kuşkusuz 1980’lerden bu yana her hükümet programında yer almış ve parça parça yaşama geçirilmiştir. Süregelen neoliberal uygulamaların bir sonucu olarak üniversitelerimizin piyasalaşma süreci de artık tamamlanmak üzeredir.

Nitekim yeni YÖK başkanının yükseköğretimin paralı olması/ öğrencilere burs verilmesi önerisi Dünya Bankası’nın paralı yükseköğretim projesine, TÜSİAD Yükseköğretim Raporu’na ve YÖK Yükseköğretim Strateji Raporu’na uygun bir öneridir. Ülkemiz açısından bu dönüşümün temel ayaklarından birini üniversite sisteminin küresel pazara açılmasını amaçlayan ve Avrupa Birliği’ne entegre olma söylemleriyle beslenen Avrupa Yüksek Öğrenim Alanına (AYA) dâhil olma projesi oluşturmaktadır. Üniversiteler gelinen noktada artık bir bilgi kurumu değil, “iş” kurumu olarak işlev görmekte ve piyasaların ve piyasalara egemen olan sermaye bloklarının “emrine” göre yeniden biçimlendirilmektedir. Kuşkusuz, hiç bir toplumsal dönüşüm idealize edilmiş örnekleri ile sürmemektedir. Bu dönüşüm üniversite sistemimizin içinde tarihinin hiçbir aşamasında olmadığı kadar farklılıkların oluşmasına ve parçalanmalara yol açmaktadır. Artık ne yazık ki konuşabileceğimiz tek bir üniversite yoktur. Tıpkı toplumun diğer alanlarında olduğu gibi üniversite sistemimiz parçalanmış, aynı yapının altında varlıklarını sürdüren farklı kurumlara dönüşmüştür: Büyük kentlerde yer alan eski kamu üniversitelerinin yanında yeni “taşra” üniversiteleri, sermayenin inşa ettiği parlak özel üniversiteler yanında bir tür dershane niteliğindeki özel üniversiteler bu yapının parçalarıdır. Bu parçalanma, sermayenin üniversite sistemi üzerinde giderek derinleştirdiği denetim ve dönüşüm gücüne uygun bir ortam sunmaktadır.

Üniversite sistemimizde oluşturulan bu parçalanmış yapı toplumun sınıfsal gerçekliğinden beslenen ve onu yeniden üreten bir işleve sahiptir. Ülkemiz gerçekliğinde bu kısır döngü, parası olanlar ile olmayanlar arasında ilköğretimden dershaneye, dershaneden üniversiteye doğru uzanan bir süreçte tekrarlanmaktadır. Sonuçta toplumsal kesimler için farklılaşmış bu üniversite gerçekliği, parası olanların gidebildiği özel üniversiteler ile yoksul halk çocuklarının mahkûm olduğu ve doğal sonucun işsizlik olduğu “taşra” üniversiteleri arasında bir bıçak sırtı görünümündedir. Salt bu nedenle bile üniversite sistemimizin içinde bulunduğu durum toplumun emekçi sınıfı tarafından reddedilmelidir.

Üniversitelerimizin mevcut yönetim kadrolarından herkese eşit ve parasız eğitim çağrımıza sıcak bakmaları elbette beklenemez. Bu kadroların mevcut sisteme açık ya da sessiz destekleri üniversitelerimizin adım adım içine sürüklendiği “zorunlu” sermayeleşme sürecinin doğal bir sonucudur. Toplum bu pervasız piyasalaşma sürecine elbette bu yapının doğal parçaları olan YÖK ve YÖK rektörleri ile değil, emekçilerden yana tavır alan bilim insanlarıyla birlikte direnecektir. Üniversitenin küresel sermayenin emrine girmesine izin verilmeyecektir. Bu karşı duruş, dün olduğu gibi bugün de bir örgütlenme mücadelesidir. Elbette özünde bir toplumsal hak mücadelesi olan üniversite mücadelesi, yalnızca bilim emekçilerinin parçalanmış çabalarıyla yürütülemez. Kuşkusuz, üniversite tüm bileşenleriyle bir bütündür. Bu nedenle, taşeronlaştırılmış işçilerinden memurlarına, öğretim elemanlarından öğrencilere kadar uzanan geniş bir hattın örülmesi ve kurumsal birlikteliğin yaratılması gereklidir.

Bilimsel bilgi ve eğitim hizmeti metalaştırılmakta, üniversiteler şirketleştirilmektedir!

Üniversitenin düşünce gelenekleri dağıtılmakta, üniversiteye bir bilim kurumu işlevi yükleyen eleştirel aklın yerine faydacı akıl, araçsal düşünce ve bu yöndeki eylem biçimleri yerleştirilmektedir. Yalnızca metalaşabilecek fikirlere değer verilmek istenmektedir. Fikirlerin ekonomik değerleri cinsinden projelere dönüştürülmesi dayatılmakta ve bilim insanı bir pazarlamacı ya da girişimci gibi ele alınmaktadır. Bu doğrultuda “üniversite-sanayi işbirliği” olarak adlandırılan proje aslında üniversitenin sermayenin emrine verilmesi çabasıdır. Bu yolla üniversiteler “satılabilir” bilgi üretmeye zorlanmaktadır.

Ekonomik faydası olmayan, piyasa için önemsiz bulunan bilim dalları geri plana itilmiş, tekno-bilim diğer bilimsel alanları sömürgeleştirmiştir. Kasıtlı olarak uygulanan düşük ücret politikaları, öğretim elemanlarının bilimsel bilgi üretimi ve eğitim gibi asli görevleri yerine, bunların dışında işlere yönelmelerine ya da bu işleri ek gelir elde edecek biçimde yapmalarına yol açmıştır. Sonuç olarak bilginin toplumsallaşması ve kamusallaşması engellenmiş, bilginin özel mülkiyeti kamusal yararın yerini almıştır.

Eğitim, kâr elde etmek üzere sermayenin yatırım yaptığı bir alan haline getirilmiştir. Eğitim artık faydalananın ödediği fiyat üzerinden satılan bir hizmettir. Özel/vakıf üniversiteleri, ikinci öğretim programları, paralı yaz okulları, sertifika programları, tezsiz yüksek lisans uygulamaları ve her geçen gün artan öğrenci har(a)çları yükseköğretimdeki ticarîleşmenin somut göstergeleridir. Bu koşullar altında üniversitenin kapıları emekçi çocuklarına kapanmıştır.

Günümüzde sermaye, üniversiteye yalnızca dışarıdan gelmemekte, aynı zamanda üniversitelerin kendisi sermaye mantığıyla yeniden düzenlenmekte ve işletilmektedir. Devlet tarafından finanse edilen yükseköğretim kurumları piyasa norm ve değerlerini benimsemeye zorlanmıştır. Kamu kurumlarına işletme kültürünü yerleştirmek için bütçelerinden kesintiler yapılmıştır. Üniversiteler kendi yaratacakları kaynaklara, döner sermaye gibi kamu bütçesi dışındaki gelirlere bağımlı hale getirilmiştir. Geldiğimiz aşamada üniversiteler vakıfları, şirketleri, taşeronları, teknoparkları, döner sermaye uygulamaları, ticarîleşmiş kampusları ile birer işletmeye dönüşmüştür. Üniversitelerimiz salt diploma ve unvan dağıtan ve işgücü piyasasını besleyen bir kuruma indirgenmiştir.

YÖK otoriter ve baskıcı yapısı ve zihniyetiyle tüm yükseköğretimi tahrip eden bir ilişkiler sisteminin toplamıdır!

YÖK’ün ve onun tek iradî temsilcisi olan rektörlerin otoriter ve merkeziyetçi yapısıyla birlikte yükseköğretim; toplumla organik bağ kuramayan, yalnızlaşmış, toplumsal aidiyeti olmayan, iktidar ve güce tapınan, varlığı koşulsuz “uyum” sağlamak olan insanları inşa etmektedir.

Kuşkusuz tüm bu sürecin temel taşıyıcısı olan YÖK yalnızca bir üst kurul değildir; yıllardır üniversitede resmi ideolojinin yeniden üretilmesini sağlayan, sermayenin çıkarı doğrultusunda yarattığı ilişkiler sisteminin bir toplamı olarak algılanmalıdır. 12 Eylül askerî darbesinin ürünü olan Yükseköğretim Kanunu, öğretim elemanlarını ve öğrencileri kontrol altına almak üzere oluşturulmuş bir tepki yasasıdır. Üniversitenin tüm bileşenlerinden devlet aklına uygun bir biçimde düşünüp davranmaları istenmiştir. Üniversitedeki tüm yetki tek bir kişiye, YÖK’e bağlı rektöre bırakılmıştır. Üniversite yönetimi otoriter, baskıcı, ayrımcı/kayırmacı olabilen, mutlak yönetim gücüyle donanmış tek bir kişinin adeta kişisel iktidarı haline gelmiştir. Disiplin yönetmelikleri üniversite emekçilerine ve öğrencilere yasal şiddet uygulanmasının aracıdır. Rektör, YÖK’ün merkeziyetçi anlayışını sürdüren “güvenilir” kişidir. Rektöre karşı denge oluşturacak herhangi bir merci fiilen yoktur. Senato ve yönetim kurulları ise yetkisiz, temsilî oluşumlardır.

YÖK’ün 27 yıllık hızlı “okul”laştırma süreci, köklü gelenekleri olan kamu üniversitelerinin bir tür tasfiyesi üzerine şekillenmiştir. Bu süreç, bir yanıyla ancak meslek yüksekokulu düzeyinde eğitim veren ve üniversite kimlikleri tartışmalı olan çok sayıda “okul”un “üniversite” adıyla sisteme dâhil edilmesiyle, diğer yanıyla da sayıları sürekli olarak artan ve amaçları salt kâr etmek olan özel/vakıf üniversitelerinin kurulmasıyla sürmüştür. Bu üniversiteler kamuda yetişmiş öğretim üyesi gücünü masrafsız bir biçimde transfer ederek ya da söz konusu öğretim üyelerini taşeron olarak kullanarak, kamu üniversitelerini çökertmekte ve yükseköğretimin hızla özelleşmesine katkı sağlamaktadır.

Bilim insanları toplumdaki aydın konumlarını hızla terk ederek bir tür “meslek” elemanlarına dönüşmektedirler!

Üniversitelerimizde kendi dilimizde ve kendi bilimsel yayın organlarımızda yayın yapma geleneği YÖK’ün akademik yükseltmelerde kural olarak koyduğu, uluslararası SCI ve SSCI atıf dizinlerinde taranan dergilerde yayın yapma kuralı nedeniyle önemli ölçüde aşınmıştır. Bu süreci üniversiteler ve TÜBİTAK tarafından uygulanan “yabancı dilde yayın teşvik programları” desteklemiş ve beslemiştir. Elbette bilim evrensel ölçütlerde ve ölçekte yapılır. Ancak bu türden baskılar üniversitelerimizdeki bilim insanlarını kendi ülkesine seslenen aydınlar konumundan giderek sadece meslek alanına seslenen “profesyoneller” konumuna sürüklemiştir. Kendi dilinde hiç yayın yapmamış ya da yalnızca “değerli” görmediği yayınlarını Türkçe yayımlayan çok sayıda “bilim” insanı ne yazık ki üniversitelerimizde bulunmaktadır.

Mevcut sistemde yayın kalitesine değil, yayın sayısına önem verilmektedir. Nitekim yayın sayısında bir artış olsa da bilimsel ilerlemenin bu artışa paralel gittiğinden söz etmek mümkün değildir. Öte yandan, yayın baskısı bilim etiği ile bağdaşmayan davranışlar için de özendirici olmuştur. Ne yazık ki üniversitelerimizde intihal gibi ciddi yayın etiği sorunları yaşanmakta ve buna karşı duyarlı/sorumlu davranılmamaktadır. Oysa üniversiteyi üniversite yapan; eğitim, araştırma ve hizmete yönelik tutum ve davranışlarında evrensel bilim etiği değerlerinden taviz vermeyen insanlardır.

Üniversitedeki mevcut kültürel ortamda, gerek bilimsel yayıncılık gerekse de akademisyen seçim ve yükseltmelerindeki jüri sistemi âdil, nesnel çalışmamaktadır. Liyakat esas olamamaktadır. Sistem ahbap-çavuş ilişkileri ile yürümektedir. Bir tür danışıklı dövüş biçimi hâkimdir.

Üniversite piyasalaştıkça istihdam rejimi değişmekte, iş güvencesi yitirilmektedir!

Üniversitelerdeki hiyerarşik ve eşitsiz ilişkiler, itaat ve korku kültürünü yaygınlaştırıp akademisyenleri kişiliksizleştirmektedir. İşsiz kalma korkusu, akademisyenlerin pek çok keyfî ve anti-demokratik uygulamaya boyun eğmesi ve sindirilmesiyle sonuçlanmaktadır. Böylece sistemin istediği pasif ve itaatkâr akademisyen tipi yaygınlaşmaktadır.

Neoliberal politikaların bir sonucu olarak esnek ve güvencesiz çalışma üniversitenin yeni istihdam rejimidir. Özellikle araştırma görevlilerinin iş güvencesini ellerinden almaya yönelik uygulamalar üniversitenin geleceğini yok etmektedir.

Üniversitede artık taşeronlarla yürütülen hizmetler, üniversite emekçilerinin güvencesiz ve sendikasız çalıştırılmasına yol açmaktadır.

Artık yeter!
Biz, eğitim ve bilim emekçileri diyoruz ki;

• Üniversiteyi küresel sermayenin hizmetine sokma yol ve yöntemlerinin formüle edildiği TÜSİAD Yükseköğretim Raporu’nu ve YÖK Yükseköğretim Strateji Raporu’nu hayata geçirmeye dönük hiç bir uygulama kabul edilemez.
• Eğitim temel bir haktır. Bu nedenle, herkesin parasız yararlanabileceği kamusal bir hizmettir; piyasa koşullarına terk edilemez.
• Öğrenci har(a)çları emekçi sınıfın yükseköğretime ulaşması önünde bir engeldir, özelleştirme eğilimlerini güçlendirmektedir, tamamen kaldırılmalıdır.
• Öğrencilere eğitim ve araştırma gereçleri, barınma, beslenme ve ulaşım parasız sağlanmalıdır.
• Bilginin ürün ve teknolojiye dönüştürülmesinde kamu yararı gözetilmelidir.
• Araştırma ve geliştirme (Ar-Ge) ve patentleme sistemleri, kamu yararı önceliğiyle yeniden düzenlenmelidir.
• Bireyci, rekabetçi bilgi üretimi yerine kolektif bilimsel üretim; bilginin özel mülkiyeti yerine de kamusal mülkiyeti esas olmalıdır.
• Üniversite, piyasanın ihtiyacı olan bilgi ve elemanı üretmek yerine, evrensel kültürün ve eleştirel aklın verildiği bir kurum olmalıdır.
• Günümüzde bilim dünyasında yaşanan ticarîleşmenin geldiği boyut ve toplumsal sorumluluklarından sıyrılmış bilim insanları, toplumun bilime olan güveninin sarsılmasına yol açmıştır. Oysa üniversitelerin ulusal ve uluslararası boyuttaki sosyal, ekonomik ve siyasal gelişmelere dair bilimsel bilgi üreterek bunu toplumla paylaşma görevleri vardır. Üniversite her türlü tahakkümden arınmış, demokratik bir tartışma ortamını geliştirmek ve bundan toplumun yararlanmasını sağlamakla görevlidir. Toplumun kendisini anlama şekli, kültürel anlayışların korunması ve dönüştürülmesi, toplumsal düşünün etkilenmesi üniversitenin temel vazgeçilmez görevleridir.
• Üniversite toplum katında saygınlığını artırmak ve toplumla bağlarını güçlendirmek için ülke ve toplumun sorunlarına duyarlı ve onlara yönelik çözümler üretme çabasında olmalıdır.
• Üniversitenin kendi kaynaklarını yaratması adı altında yürütülen özelleştirme uygulamalarına son verilmelidir. Yükseköğretimde özelleştirme yerine kamu finansmanı esas alınmalı, genel bütçeden ayrılan pay artırılmalıdır.
• Yeni özel/vakıf üniversitelerinin açılmasına izin verilmemeli ve var olanlar kamulaştırılmalıdır.
• Üniversite bünyesinde ticarî amaçla faaliyet gösteren dernekler, vakıflar ve merkezler kapatılmalıdır.
• Üniversite, 12 Eylül askerî darbesinin otoriter, milliyetçi, muhafazakâr zihniyetinden kurtulmak zorundadır. YÖK düzeni ülkeyi bilim ve eğitim açısından geleceğe taşıyamaz. YÖK, bütün boyutlarıyla ortadan kaldırılması gereken bir kurum ve zihniyettir.
• Üniversite özerkliğinin hayata geçirilmesi için gerekli tüm düzenlemeler yapılmalıdır. Akademik özgürlüğün, ifade özgürlüğünün ve üniversitelerin yönetsel özerkliğinin sağlandığı bir sistemde YÖK gibi düzenleyici bir üst kurula gerek kalmaz. YÖK yerini, üniversitelerin doğrudan temsil edildiği demokratik bir üst kurula bırakmalıdır. Bu üst kurulun görevi, eğitim politikalarını belirleme, yükseköğretim kurumları arasında eşgüdüm sağlama ile kısıtlı olmalıdır. Bu kurulda demokratik bir yapılanmanın gereği olarak öğretim elemanları, öğrenciler, işçiler ve memurların örgütlü yapıları yer almalıdır.
• Atama ve yükseltme kriterleri, yayın sayısına değil yayın kalitesine; ne ölçüde yeni bilgi üretildiğine, yayının yarattığı bilimsel etkiye ve toplumsal katkıya göre belirlenmelidir.
• Yöneticilerin seçimi ve kurulların oluşumunda, tüm karar ve denetim süreçlerinde üniversite bileşenlerinin tümü yer almalıdır.
• Üniversiteler; zihniyeti, hatta kent dışındaki konumları, “güvenlik kaygıları” bahane edilerek kurgulanan kısıtlayıcı/ gözetleyici fiziksel mekanları ile halka kapalı/uzak, öğrenci ve öğretim elemanını izole eden steril yerler haline gelmiştir. Üniversitenin kameraları, turnikeleri, tel örgüleri ve demir parmaklıkları sökülmelidir.
• Üniversitelerde etnisite ve cinsiyet başta olmak üzere her türlü ayrımcılığa son verilmelidir. Bu amaca yönelik etik kurullar oluşturulmalıdır.
• Kadınlara yönelik psikolojik ve fiziksel taciz ve şiddet uygulamaları kabul edilemez. Tüm emek platformlarına önerildiği biçimde, üniversitede de kadınlara yönelik pozitif ayrımcılık
politikaları uygulanmalıdır.
• Üniversite emekçilerine, işçi ve memurlara insanca yaşayabilecekleri bir ücret verilmelidir.
• Akademisyenlere aslî görevleri olan bilim ve eğitim üretimini gerçekleştirebilecekleri asgarî akademik ücret sağlanmalıdır. Bu koşullar altında şirketlere danışmanlık, özel muayenehane açma gibi ticarî faaliyetlere son verilmeli ve tam gün çalışma esas olmalıdır. Üniversite hastanelerinde paralı özel muayene uygulamasına son verilmelidir.
• Tüm üniversite emekçilerine koşulsuz iş güvencesi sağlanmalıdır.
• Üniversite emekçilerinin ve öğrencilerin örgütlenme ve siyaset yapma hakları önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır.
• Özel/vakıf üniversitelerinde çalışan bilim insanları ve işçiler “piyasalaşmış üniversite”nin sorunlarını en çıplak biçimde yaşamaktadırlar. Buralardaki eğitim ve bilim emekçileri örgütlü
mücadelenin dışında bırakılamaz.
• Tüm üniversite emekçilerine toplu sözleşmeli, grevli sendika hakkı tanınmalıdır.

Üniversite emekçilerinin sınıf eksenli mücadele adresi sendikalar olmalıdır. Bu bağlamda, eğitim ve sağlık iş kolundaki eğitim ve bilim emekçilerinin örgütlenme çatısı olan Eğitim Sen ve SES’e önemli görev ve sorumluluk düştüğüne inanıyoruz.

YÜKSEKÖĞRETİM SİSTEMİNİN YENİDEN YAPILANDIRILDIĞI BU KRİTİK SÜREÇTE, TÜSİAD VE YÖK’ÜN PİYASACI ÜNİVERSİTE PROGRAMINA KARŞI, EĞİTİM VE BİLİM EMEKÇİLERİ BİRLEŞİN

Eğitim Sen İzmir 3 No’lu Şube – Eğitim Sen Ankara 5 No’lu Şube – Eğitim Sen İstanbul 6 No’lu Şube!

Açalya Temel (Araş.Gör. – Ege Üniversitesi) Adile Arslan Avar (Yrd.Doç.Dr. – İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü) Ahmet Haşim Köse (Doç.Dr. – Ankara Üniversitesi) Atilla Göktürk (Prof.Dr. – Muğla Üniversitesi) Aydın Arı (Araş.Gör. – Dokuz Eylül Üniversitesi) Aydın Gelmez (Öğr.Gör. – Dicle Üniversitesi) Bahadır Aydın (Yrd.Doç.Dr. – A.İzzet Baysal Üniversitesi) Barış Alpaslan (Öğr.Gör. – Ege Üniversitesi) Bengi Kanat (Araş.Gör. – İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü) Berkay Aydın (Araş.Gör. – ODTÜ) Burak Bakır (Araş.Gör. – Dokuz Eylül Üniversitesi) Cem Terzi (Prof.Dr. – Dokuz Eylül Üniversitesi) C.Taylan Akdağ (Araş.Gör. – Dokuz Eylül Üniversitesi) Emek Bayrak (Ankara Üniversitesi) Emel Yuvayapan (Araş.Gör. – Dokuz Eylül Üniversitesi) Eren Deniz Tol (Doç.Dr. – Muğla Üniversitesi) Ersin Vedat Elgür (Öğr.Gör. – Dicle Üniversitesi) Fatma Gök (Prof.Dr. – Boğaziçi Üniversitesi) Ferda Dönmez Atbaşı (Öğr.Gör.Dr. – Ankara Üniversitesi) Ferda Uzunyayla (Araş.Gör. – A. İzzet Baysal Üniversitesi) Fuat Ercan (Prof.Dr. – Marmara Üniversitesi) Gökçer Özgür (Araş.Gör.Dr. – Hacettepe Üniversitesi) Gülhan Türkay Hoştürk (Prof.Dr. – İstanbul Üniversitesi) Hakan Mıhçı (Doç.Dr. – Hacettepe Üniversitesi) Haydar Uncu (Araş.Gör.Dr. – Adnan Menderes Üniversitesi) H.Cem Çelik (Öğr.Gör. – Celal Bayar Üniversitesi) Hilal Eyüpoğlu (Araş.Gör. – ODTÜ) İhsan Koluaçık (Araş.Gör. – Afyon Kocatepe Üniversitesi) Kasım Akbaş (Araş.Gör. – Anadolu Üniversitesi) K.Sinan Alçın (Yrd.Doç.Dr. – Maltepe Üniversitesi) L.Işıl Ünal (Prof.Dr. – Ankara Üniversitesi) Kutlu Dane (Araş.Gör. – Akdeniz Üniversitesi) Levent Dölek (Araş.Gör. – İstanbul Üniversitesi) Mehmet Türkay (Prof.Dr. – Marmara Üniversitesi) Melda Y.Öztürk (Yrd.Doç.Dr. – Ondokuz Mayıs Üniversitesi) Meryem Kıroğlu (Araş.Gör. – Marmara Üniversitesi) Metin Özuğurlu (Doç.Dr. – Ankara Üniversitesi) Muammer Kaymak (Araş.Gör. – Hacettepe Üniversitesi) Mustafa Öziş (Araş.Gör. – Gazi Üniversitesi) Mustafa Kemal Coşkun (Yrd.Doç.Dr. – Ankara Üniversitesi) Nida Kâmil Özbolat (Araş.Gör. – İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü) Nihat Koçyiğit (Okt. – İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü) Nilgün Toker Kılınç (Doç.Dr. – Ege Üniversitesi) Nuray Ergüneş (Yrd.Doç.Dr. – Maltepe Üniversitesi) Nurcan Özkaplan (Prof.Dr. – emekli) Nuri Erkin Başer (Araş.Gör. – Dokuz Eylül Üniversitesi) Onur Hamzaoğlu (Prof.Dr. – Kocaeli Üniversitesi) Özgür Müftüoğlu (Yrd.Doç.Dr. – Marmara Üniversitesi) Remzi Altunpolat (Araş.Gör. – Gazi Üniversitesi) Rıfat Okçabol (Prof.Dr. – Boğaziçi Üniversitesi) Seçkin Özsoy (Dr. – Ankara Üniversitesi) Servet Yıldırım (Araş.Gör. – Akdeniz Üniversitesi) Sibel Özbudun (Doç.Dr. – Hacettepe Üniversitesi) Süleyman Ulutürk (Yrd.Doç.Dr. – Akdeniz Üniversitesi) Taylan Koç (Araş.Gör. – Ankara Üniversitesi) Vefa Saygın Öğütle (Araş.Gör. – Ege Üniversitesi) Yasemin Özgün Çakar (Yrd.Doç.Dr. – Anadolu Üniversitesi) Yüksel Akkaya (Prof.Dr. – Gazi Üniversitesi) Ümit Akıncı (Araş.Gör. – Dokuz Eylül Üniversitesi) Zafer Yılmaz (Araş.Gör. – Ankara Üniversitesi) Zuhal Okuyan (Prof.Dr. – Dokuz Eylül Üniversitesi)

Posted on: April 12, 2009

    Su sadece insanlara ait değildir, tüm canlılar ve çevreye aittir.
    Water is not only human issue. Its for all living things.Its a environmental issue.
    Su imal edilen bir şey değil, doğanın bir parçasıdır.
    Water is not a product, it is part of nature.
    Suyun özel yada kamunun karlılığına konu olmaması gerekiyor.
    Water should not be subject to making profıt – public or private
    Ortaklaşa olan şeyleri metaya çeviren kapitalizmin yapısal özelliklerinin bilincine varılması gerekiyor
    Avareness of capitalist structure and class dynamics (from commons to commodities)

img_4205

    Suyu ticarileştirmesi için gerçekleştirilen yerel, ulusal ve uluslararası kamu/özel ittifaklarına karşı mücadele yükseltilmeli
    Struggle against to local(interior),national and international public-capital alliance,
    Değişim değerinden yeniden suyun kullanım değerine dönüş sağlanmalı.
    Reclaiming use value against the exchange value
    Suyu ticarileştirmesi için gerçekleştirilen yerel ve ulusal ve uluslararası kamu/özel ittifaklarına karşı mücadele yükseltilmeli
    Struggle against to local(interior),national and international public-capital alliance,
    Su uluslararası ve ulusal düzeyde politika aracı olarak kullanılmamalı.
    Water should not be tool to achieve political goal-between and within the nation countries
    NGO’ların işlevleri bilinmeli ve ayrıca NGO’lar yerel, ulusal ve uluslararası sermaye güçlerinin oyuncağı olmaması gerekir.
    NGO’s must know their position and have to be careful so that they do not become the subcontractor of international and local powers.

Posted on: April 12, 2009

Posted on: April 11, 2009

  • (Evrensel Gazetesi-11 Nisan-2009)
  • fuat_ercan1Kriz dönemleri aynı zamanda varolan egemen kurguların/yanılsamaların olanca çıplaklığı ile gözler önüne serildiği dönemler. İçinden bu günlerden geçtiğimiz kriz dünya ölçeğinde etkin olduğu ölçüde yanılsamalar /ideolojileri daha bir belirgin biçimde açığa çıkardı. 1960’ların sonlarında özellikle Amerika ve İngiltere gibi erken kapitalist ülkelerde başlayan ama zaman içinde bir dizi düzenekle ötelenen kriz, parasal değişkenlerle ötelendiği için kriziz etkilerini dünya ölçeğinde yaşar olduk.
    Hastalığını bütün bedene yayıldığı dönmede dünyanın en etkili ülkelerinin biraraya gelerek oluşturduğu G-20 ülkeleri İngiltere’nin ev sahipliğinde Londra’da biraraya geldi. G-20’nin Londra’da gerçekleştirdiği toplantı özel analizlere konu olacak şekilde önemli. İlk elden krize karşı nasıl tavır alınacağı dünyanın patronu olan ABD’nin diğer ülke-egemenlerle (Almanya-Fransa ile Çin, Rusya, Japonya gibi) olan ilişkisi dolayında belirleneceği için özel bir öneme sahip. Diğer yandan G20’nin alacağı kararlar kapitalizmin dünya ölçeğinde nasıl bir yönelim içinde olduğu ve dahada önemlisi nasıl bir yöne çekileceğinin de ipuçlarını vermesi açısından önemli. Tüm bu özel öneme sahip değişkenleri ve değişkenler arasındaki ilişkileri bu kısa yazıda ele almasak bile toplantı süreci ve sonucunda alınan kararları bir kaç başlık altıbda değerlendirmeye tabi tutabiliriz.
    İlk tesbitimiz dünya kapitalist sisteminin temel akörleri bir yandan kapitalizmin dünya ölçeğinde karşılaştığı derin bunalım karşısında bir “hısım” olma yani biraraya gelme refleksi göstererek kapitalizmin kollektif mantığının gereğini yerine getirmişlerdir, ama aynı zamanda biraraya gelen güçlerin çıkarları çeliştiği ölçüde de bir “hasımlık” hali ortaya çıkmıştır. Krizden hemen sonra kasıma yında biraraya gelen G20 zirvesinden bir sonuç alınmamıştı. Ama krizim derinleşip-yayılması “bir şey yapmöalı” nakaratının sermaye ve sermayenin ortak aklını temsil edenlerce sıkça dil egetirildiği ölçüde G20 yeniden biraraya geldi. Ama bu sefer zaten epey zamandır imarelerini gördüğümüz ABD’nin tek patron olma halinin önemli şekilde tahrip olduğunu gözlemledik.
    Bu gözlemimizi doğrulayan en önemli sonuç ABD’nin başından itibaren dünya ölçeğinde gerileyen ekonomiyi canlandırıcı politikalar yani talep yönelimli politikalar üzerinde ısrarla durmasına rağmen özellikle Fransa ve Almanya bu tarz bir politik stratejiye başından itibaren soğuk bakıyordu. Yani geçen Ekim ayında Angela Merkel’in Avrupa dışı dünya için tek bir euro bile harcamayacağı ifadesi (27 Mart Financial Times) ile sorunun Avrupa içinde ele alınacağının ipuçları verilmişti. Tabi Avrupa içinde sorunun ele alınmasının anlamını Sarkozy açık bir şekilde dile getirmişti: “halk daha verimli ve daha çok çalışmalı.” Fransa ve Almanya Avrupa içinde ve emek üzerinde daha fazla denetim-kontrol kurarak bu süreçten çıkma eğilimindeydi. Müdahale ise dünya ölçeğinde dengesizliklere yol açan finansal işleyişi kontrol altına alma ile sınırlandırıldı. Almanya ve Fransa’nın talepleri G20 sonucunda alınan kararlara tansıdığı ölçüde emperyalistler arası kavganın daha bir arttığını gösteriyor evet hem hısımlar yani sistemin derinleşen ve vucudu saran hastalıktan kurtarmak istiyorlar ama hem de hasımlar kendi aralarında çıkarları üzerinden çatışmalar artıyor.
    G20 sonuç metnine baktığımızda ilk iki maddede “biz 20 ülke lideri olarak dünyanın her geçen gün derinleşen bir krizle karşılaştığını ve bu krize karşı dünya ölçeğinde çözüm bulunması gerektiğini dile getiriliyor. Ama ilk elden taraflar için ne yapılması gerekir yönünde bir ortak dil yerine, nelerin yapılmaması gerektiğine ilişkin vurgular öne çıktığını görüyoruz. Bu yüzden eski şarap yeni şişede yeniden sunuldu. Yani İMF’ye ikinci bahar yaşatacak kararlar alındı. Hastalıklı hücrelere kısmi müdahaleler yapacak doktor olarak IMF’nin işaret edilmesi, ortak algı olan krizin finansal olduğu fikrini de yeniden üretti. Bu düşünce ise finansal alana yönelik denetim ve kuralların artırılması yönünde kararların alınmasına neden oldu. G20 üyelerinin kasım ayındaki toplantsının arkasından konuşan İMF’den Strauss-Kahn “çok az şey yapıldı ve zaman hızla geçiyor” demişti. Şimdi sahada top çevirme işi İMF’ye verildi. Hasımlar ve hısımlar arasında kalan IMF ikinci baharında bakalım dünya kapitalist sisteminin sürdürülebilirliğini sağlamak için neler yapacak. Sermaye dışı kesimler (ücretli-köylü-işsizler) için ise sahada top çeviren oyuncunun aynı oyuncu olması bir avantaj, ama bu avantajı kullanmak için de bu kesimlerin sahaya inmesi gerekiyor.


    Sabit Sayfalar

    Kategori

    April 2009
    M T W T F S S
    « Aug   Jun »
     12345
    6789101112
    13141516171819
    20212223242526
    27282930  

    Son Yorumlar

    konut projeleri on
    fuat ercan on
    on
    fuat ercan on Yeniden Merhaba!
    Diyar Saraçoğlu on Yeniden Merhaba!