Fuat Ercan

Archive for August 2007

Posted on: August 8, 2007

Fuat Ercan

Masumiyet’te başrol “sessizlere” verilmiştir, seslerini gerçek anlamda duyamadığımız abla, kız ve erkek çocuğu ve aslında film bir anlamda seslerini kaybetmiş oyunculardan oluşur. Zeki Demirkubuz’un Masumiyet filminde bir anlamda sesini kaybeden insanları, sesini kaybeden öyküleri, oteli ve kentin kapılarını bize açar. Kapı açmak!! Bu film için önemli bir ifade. Sesini kaybedenler için birilerinin onları duymamızı/görmemizi sağlayacak kapıları açmaları gerekiyor. Kapı açmanın aslında tehlikeli bir çağrışımı var, siz birileri için kapıyı açıp onların sesi onların görüntüleri olmaya çalışırsınız. Onlar adına konuşursunuz. Onların dili, onların sesi olursunuz, olmaya çalışırsınız ya da daha da tehlikeli olan ise onları sessiz kalmalarına izin vermeyecek şekilde “gerçekliğin içine çekersiniz.” Bu biraz da kendimin de içinde olduğu sosyal bilimler için geçerli, yani hiç mi hiç “Masum” olmayan sosyal bilimlerin disiplinli-sistematik deşifrasyonu, deşifrasyon yaparken “müdahale” ile normalleştiren, sınırların içine çağıran, insanları zaten sessizleştiren gerçekliğe “uyum sağlamaya”, boyun eğmeye çağıran bir etkinlik alanı. Sosyal bilimler bu anlamda zaten tek dili olan kelimler ile genellikle gerçekliğin, egemen olanın adına çalışır. O hep işaret eder, var olma hallerini nesnelleştirir, cansız bırakır ve işi burada başkaları devir alır. İşaret edilen, gerçekliğe uymayan her şey gerçekliğe boyun eğdirilir.

Sosyal bilimler kontrol ve denetleme dışına çıkarak özgürleşmenin dili olabilir mi? Tabii ki olabilir ama sinema ve edebiyat gibi dil ve yollarla karşılaştırdığımızda, bu daha az bir ihtimal olarak karşımızda duruyor, gerçeklik bize bunun böyle olduğunu gösteriyor. Masumiyet filmini seyrederken aslında son zamanlarda kafamda dönüp-dolaşan yapısal olanın belirleyiciliği, bizden önce ve bizim üzerimize abanan yapısallaşmış geçmişin belirleyiciliği konusunu yeniden düşündüm. Zeki Demirkubuz’un Masumiyet’inde olsun, Kader’in de olsun bize sessiz insanların kapısını açarken, aslında kader ve masumiyet gibi insanların yaşadıkları gerçek karşısında bir şey yapamamaları, “Bekir’in her iki filme de (Masumiyet ve Kader) dile getirdiği gibi “kafasını eğip, yaşadığını kabul etmek” zorunda olmaları, çocuğun isminin Çilem olması, yapısal olanın karşısında sessiz kalma dışında bir şansın olmadığını gösteriyor. Zagor öldürmek zorunda, Uğur Zagor’u izlemek, Bekir ise sonuç alamadığı aşkını (aşk mı onu da tartışmak gerekir) yani Uğur’u ısrarla ve inatla izlemek zorunda.

Burada biz insanları, diğer canlılardan ayırt eden en temel özellik yapısal olanın acısını hissetmemizdir (en azından böyle olduğunu düşünüyoruz). Sesin alınmasına karşılık bir tepki, inat olarak, tutku olarak her şeye karşılık “olmak”, ama kaderin belirlediği sınırlarda olmak. Aslında ne yaparsak yapalım biz insanların yaşamları neredeyse yüzde doksan beşi ve bazen yüzde doksan dokuzu bizim dışımızda içine doğduğumuz dünya dolayında biçimlenmiştir. Masumiyet’te Yusuf’un hapishaneden çıkmama isteği karşılık bulmaz, ve gerçekten de dışarı çıktığında birisi olma hali ancak Bekir’in ölümünden sonra gerçekleşir ve Yusuf Bekirleşir. Başka bir yol yoktur. Zaten Masumiyet “Hep denedin. Hep yenildin. Olsun. Yine dene. Yine yenil. Daha iyi yenil” diye biter. Burada yenilmek, arabesk bir dünya, edebi varolan ve değiştirilemez olan bir gerçeklik değil, yenildiğimiz “insanın kendi toplumsal varoluşunun yarattığı dünyadır
.
Dikkat edilirse dünya derken bir belirleme, bir italik içine aldım. Çünkü bu dünya doğal ve bize dışsal olan bir dünya değildir. Bu dünya biz insanların tarih içinde belirlediğimiz ellerimizle kurulan bir dünyadır. Bu dünya aslında “ortalama” bir varoluşu yeniden üreten yapısallaşmış iktidardır. Biz bu verili yapısallaşmış ortama doğarız. Bu dünya içinde yani tanımlanmış kültürel-anlam dünyalarında yaşarız, ona karşı geliriz ama genellikle de susarız. Korkarız. “Böyle gelmiş böyle gidecek korkarım vallah. Yok mu çaresi dostlar deriz”. Ve bazen bu kabul etme halimizi gürültülü bir şekilde yaşarız. Burada geçenlerde tekrar seyrettiğim ve bana yıllar öncesi “gitme zamanıdır” dedirten Emir Kusturica’nın Ak Kedi, Kara Kedi filmini (to go crna macka beli macor) hatırladım. Demirkubuz yapısal koşullar karşısında susan insanları anlatırken Kusturica olabildiği gürültüyle bu koşullara boyun eğen insanların “aşk” ve “müzik” ile bu dünyayı nasıl çekilebilinecek bir yer haline getirdiklerini anlatıyor.

Peki bu dünyayı çekilmez kılan ne? Aslında bu dünya derken, bizim dışımızdaki dünya değil, yukarıda işaret ettiğim insanların var olma halleri ile yaratılan dünya. Ahlak, etik, din ve gündelik pratiklerimize sınan, gündelik pratiklerimizde egemen olan tüm bunlar, eşitsiz toplumsal koşullar dolayında bir ve ya birkaç kesim/sınıf tarafından sürekli olarak güçlendirilip yeniden üretildiği ölçüde zamanla yapısallaşır. Baş edilemez birer güç olarak, bela olarak karşımıza çıkar. Artık onu inşa eden güçler, kesimler/sınıflar görünmez olur, o artık ilahi bir zorunluluk olarak bizi esir alır, bizi sessizleştirir. Hiç kuşkusuz tarihsel olarak yapısallaşmış ve şimdi ise karşımıza zorunluluk olarak içine alan bir gerçekliğin içinde “farklı rollerimiz” vardır.” Anne olmak, baba olmak, dindar olmak, çocuk sahibi olmak, patron olmak, işçi olmak, zanaatkar olmak, tüm bu olma hallerine uygun yaşama reçeteleri ve bu yaşama uygun mekanlar, bu yaşamlara uygun nesneler tanımlanmıştır. Bu tanımlanmış dünya da kaçmak, ama tekil olarak kaçmak (Bekir ya da Uğur) sadece yine tanımlanmış fakat aynı dünya içinde başka bir yere kaçmaktır. Aslında bu bir hapishane. Kaçış, daha çok marjinalleşerek içerildiğin başka bir hapishaneye kaçıştır. Masumiyet ve Kader’deki Zagor daha tehlikeli bulduğu için olsa gerek, hep dış hapishaneyi değil, hapishaneyi tercih eder. Masumiyet’te Yusuf ise hapishaneden çıkmak istemez, dışarı daha tehlikelidir. Dışarısı daha bir kapatılmışlık duygusu verir. Ve gerçekten de dışarıya ilişkin her çekimde klostrofobik bir ortama gireriz. Bir mekan olarak hapishane meteforu sadece dışarıda değil, çok daha kötüsü içimize de hükmeder. Başka bir ifade ile gerçeklik sadece dışarıda değil, içimize giydiğimiz, giydirilen bir elbisedir. Reha Erdem’in “Korkuyorum Anne” filminde hem içimize giydirilen hem de yaşadığımız gerçekliğin nasıl korku ve baskı ile gerçekleştiğini açığa çıkarır. Baba ya da annenin egemen baskısı, sünnet olmak, erkek olmak, başarılı olmak, babasız çocuk sahibi olmak, asker olmak, ama aynı zamanda polis ile aynı mekanı paylaşmak. Gerçeklik sadece orada içeride değil, içimize girip beslenen ve beslendikçe büyüyen ve sonunda yer yer patlamalar ile açığa çıkan bir şey. Korkuya karşı ne yapabilirsiniz, ancak filmde, korku karşısında bir küçük çocuk olan bizlere öğretildiği gibi ancak korkularımızı bir cepten diğerine geçiririz. Korkuları böylece içselleştirebiliriz. İçselleştirmeyi “Beş Vakit”teki nineyle Reha Erdem, bir yaşanmışlığın dilinden aktarır: “Erkekler böyledir. Oğlancıkken iyi olurlar. Baba olunca bubalarına çekiverirler. Hepsinin içine tüküreyim.” Gerçekliği zorlu kılan bir şey varsa onun sadece dışarıda olmamasıdır. Onu korkulu kılan ve karşı çıkışları zorlaştıran onu içselleştirmiş olmamızdır. Anne, baba, aile, okul, iş askerlik ve benzeri tüm bu kurumlar bu korku-disiplini içselleştirirler. Kampa alınmışızdır ve her şey belirlenmiştir. Yukarıda ifade edilen hapishane aslında bir çeşit kampa alınma yani yaşamın kendisinin hapishaneye dönüşmesidir. Aslında bu anın egemenliği altında yaşayan yetki sahibi olanlar da bu belirlenmişliğin birer parçasıdırlar ve bu belirlenmişlikten onlara düşen rol daha iyi bir roldür sadece. Ama bu da işin en tehlikeli yanı da budur. Z.Bauman Modernizm ve Holocaust’ta yetkin bir şekilde bunu dile getirir:

“Bauman’a gore Nazilerin başarısının altında yatan temel sır, modern toplumun örgütlenişi ile yakından ilgilidir. Naziler soykırım için özel bir sistem gerçekleştirmezler. Aksine onlar sadece toplumun örgütlenme biçimi içinde, kendilerine ait olan “basit” rolleri oynamakla yetinirler. Ardından da yine tüm modern devletlerde olduğu gibi, yurttaşlardan sadece yasalara uymalarını ve o güne dek rutinleşen işlerine devam etmelerini isterler. Bu anlamıyla Alman toplumu, faşizm ile birlikte radikal bir dönüşüm geçirmez. Sadece günlük yaşamın sadeliğinde, her Alman görevini yerine getirmeye devam eder. İşçiler fabrikalarında çalışır, memurlar devletin resmi işlerini yapar, mühendisler gaz odalarını planlar, makinistler tutsakları kamplara taşır, gardiyanlar onların kaçmasını engeller, sağlık memurları elindeki “dezenfekte ilacı” ile dolu olan torabayı içinde ne olduğunu bilmediği bazı odaların özel bölmelerine boşaltır ve büyük çoğunluğu ile Alman halkı kendi bireysel eylemlerinin sonuçlarından “habersiz” ya da işleyişin rutinliğinden doğan kayıtsızlıkla olayları izlemekle yetinir.”

Burada sadece bize dışsal bir şeyden daha çok bekli de bizleri her şeyimizle içine alan ve belirleyen bir kamp yönetimi var. Özellikle modernleşme ile işaret edilen ve aslında kapitalizmin her geçen daha bir belirleyici olan ve gittikçe bir büyük makineye dönüşen günlük yaşam ortamı, bahsettiğimiz içerilme ve içselleştirme sürecinin temel belirleyeni hale gelmiştir. Modern Zamanlar’da
(Modern Times (1936) Charles Chaplin’in fabrikanın düzeneğine eklemlenmek istenen insan bedenini bizlere gösterirken, sürecin ilk uğrağı emek-gücünün sistemi yeniden üretecek bu muazzam makinenin temel enerjisi olarak kullanılması ve bu anlamda emek-gücü yani emekçilerin makinelere uyumlanma süreci anlatılıyordu. Ama günümüzde emek-gücünün yaratılmasının yoğunluğunca fabrikadaki makinenin, canlı bir varoluş olarak emek-gücünün enerjisini aldığı ölçüde büyüyüp serpildiğini ve her geçen gün bir bütün olarak yaşamı içine aldığını görüyoruz. Makinenin yapısal varoluşu için daha önce var olan tüm geleneksel varoluş biçimleri yeniden kodlanmakta ve makinenin işlerliği için uygun olarak yeniden tanımlanmakta. Erkek egemen yapı, kadın bedeninin hem üretim hem dolaşım alanında kullanılması, bedenlerin toplumsal zenginliği üretecek temel değişkenler olması gibi. Cinsellik ve diğer kadın ve erkek kimlikleri bu makineyle uyumlu olarak yeniden üretilmekte. Burada geleneksel biçimler ile yapısal özler arasında çok boyutlu eklemlenmelerin olduğunu söylememiz gerekiyor. Temel işlev yeniden üretimi sağlamaktır, ama bu farklı zamanlara ait farklı kodlama sistemleri ile gerçekleştirilebiliyor. Makinenin işlerliği arttıkça bedenler işleyişin temel belirlediği alanlara dönüşür, ama bedenlere yön vermesi gereken düşünme ve karşı çıkışlar azaltılır, gerekirse zor ile baskı altına alınır. Farklılıklar, konumlar belirli bir sınır içinde yeniden tanımlanır. Temel sorun tabiki dışımızdaki bizi içine alan ve bizleri esir eden gerçekliktir, ama kapatılmış olmamızın sancılı boyutu kapatılmanın yarattığı içimizde yaratılan gerçekliktir. İçimize giydirilen elbiselerden kurtulmadan dışımızdaki gerçeklikten kurtulmak ne kadar olası ve mümkün? Belki bu yanlış soru. İçimizdeki elbise ile dışımızdaki elbisenin tüm farklılığına rağmen nasıl farklı olduğunu düşünebiliriz ki?
İçimize giydiğimiz, giydirilen gerçeği en güzel şekilde dile getiren, görselleştiren ve belki de bu alanda anlatmaya çalıştığım ve ya yıllarca anlamaya çalıştığım dünyayı en iyi veren filmin Metin Erksan’ın ”Sevmek Zamanı “olduğunu düşünüyorum. Filmde geçen şu diyaloglar ne kadar anlamlı.
-Meral: “Herhalde bana ait olan bir şeyi öğrenmek hakkımdır.”

-Halil” “Hayır sana ait bir mesele değil bu, resmin ile benim aramdaki bir durum seni ilgilendirmez. Ben senin resmine aşığım.”

-Meral “İyi ama aşık olduğun resim benin resmim. İşte ben de buradayım söyleyeceklerini dinlemeye geldim”

-Halil “Resmin sen değilsin ki. Resmin benim dünyama ait bir şey. Ben seni değil, resmini tanıyorum. Belki sen benim bütün düşüncelerimi yıkarsın

-Meral- “Bu davranışların bir korkudan ileri geliyor”
-Halil. “Evet bir korkudan ileri geliyor”

Filmin temasına ilişkin, doğu-batı karşıtlığını, zengin-yoksul gibi sınıfsal durumları ele alıyor diye, ilk elden bildik ayrımlar üzerinden bir okuma yapabiliriz. Ama film bence daha soyut ve soyut bir sorunsala değindiği ölçüde anlamlı ve önemli. Filmde Halil’in Meral ile gerçekleştirdiği ve yukarıda verdiğimiz diyalogda ki “korkuyorum” ifadesi anlamlıdır. Aslında korku yaşanan gerçekliğe ait bir korkudur. Ama bu gerçeklik insan eli ile gerçekleşen insana ait dünyaya ilişkin bir korkudur. Bu korkunun en iyi ifadesi Halil ve arkadaşının ya “Ada” da ya da ada da işleri bitince yine insanın olmadığı bir dağ evinde işe devam ediyor olmaları ile uzak mekanlar dolayında da bizlere aktarılır. Halil ile Meral arasındaki her türlü insana ait diyalog sonrası Halil’in doğaya, toplumsal olmayana kaçması da bunu ele verir. Deniz kenarı, orman, ağaçlar, yağmur saklanacak sığınaklara dönüşür. Ama Halil doğal ve fakat toplumsal bir gerçeklik olan aşk ile bir diğerine açılır, ama bu açılmanın yaratacağı yaşama ilişkin olumsuzluklardan uzaklaşmak için Meral’in resmine aşık olur. Meral’ın kendisinin ortaya çıkışı aynı zamanda yaşamın yani insani olanın, yani kapatılmanın tehlikesi ile Halil yüzleşir. Bu yüzden Halil ısrarla Meral’a ben sana değil resmine aşığım der ve aşkının sadece kendisine ait olduğunu söyler. Meral’a; “Sen dostlukların, aşkların kolay mı kurulduğunu, kolay mı sürdürüldüğünü sanıyorsun? Resminle..ilk karşılaşmamızı dün gibi hatırlarım. Elbiselerim eskiydi, kirliydim, sakallarım uzamıştı. Birden bana iyilikle, sevgiyle bakan bir yüz gördüm. İnanamadım… İkinci kez zorlukla baktım resmine. Gene iyilik, gene sevgi vardı gözlerinde” der. Bakan gözün toplumsal kurallara tabi olması boyacı, kirli elbiseleri ve sakalları olan birini yargılarken, resim yargılamaz. Resim toplumsal olanın zorunlu buyruğunu taşımıyor. Ama aşk toplumsal olana çağrıdır aynı zamanda ve Halil’in arkadaşı Mustafa’nın aşk artık sadece sana ait değil, bu insan kıza da ait dediğinde ve onu aramasını ısrar ettiğinde Halil sadece Meral’a gitmez aynı zamanda yaşam denen hapishaneye, kampa gitmek zorunda kalır. Kampta toplumsal olan her şeyi içeren bir sevgili (Başar) ve bir zengin ama anlayışlı ama toplumsal ilkeyi/zorunluluğu Halil’e aktaran baba ve arkadaşlar vardır. Ve ilk karşılaşma Atış Poligonu’nda gerçekleşir. Toplumsal alan aynı zamanda bir atış alanıdır. İlk buluşmada toplumsal olanın ilk açığa çıkışı Halil’in dövülmesidir. Ve toplumsal olan karşısında, toplumsal olana karşı Halil “Buraya seni görmeye gelmiştim, şimdi seni görmek istemiyorum Sana aşık olarak kalmak istiyorum” diyerek Meral’dan uzaklaşır. Toplumsal olandan uzaklaşmanın en belirleyeni, en tipik açığa çıkışı kayık ile deniz ortasında her şeyden uzak sevdiği kadının resmi ile yalnız başına kürek çekmesidir. Bu toplumsal olmadan uzak kalma halini işaret ediyor. Fakat aynı zamanda kayık ile dolaşırken Meral’de düğünden kaçıp tekneye binerek Halil’le gitmesi yani gerçeklikten uzaklaşması aynı zamanda gerçekliği yaşama ait gerçekliği de beraberinde getirmiştir. Ve Başar, tekne ile gerçeklikten uzaklaşan iki insanı öldürür. Gerçeklik yani insani gerçeklik onun içinden geçildiği andan itibaren yalnız bırakmaz, bu filmden edindiğim ikinci önemli sonuç olsa gerek. . .

İçselleştirdiğimiz gerçeklik bir çok şeyi içerir, ama en çok da bizleri özne olma konumundan alıkoyan zorunlu yaşamlara iter, ses çıkardığında bazen sesinle daha bir yalnızlaşırsın. Daha bir çaresizleşirsin “ne yaparsın boynunu eğip yaşayacaksın” dedirtir. Birer film karesine dönüşen Cem Karaca’nın Safinaz’ında

Gün doğmadan uyandı kapıcı Kasım
Arandıda yaktı ilk Bafrasını
Sonra kalktı yaktı kaloriferi
Dışarda yaman bir ayaz vardı

Yeni bir gün diye düşünmedi ki
Değişik ne olacaktı ki
Onca daire onca merdiven
Bakkala git ekmek al çöp dök çöp

Kapıcı Kasım için uyandığı gün “Yeni bir gün” olmadığı gibi Kapıcı Kasımın kızı yani gelecek yani Safinaz için de yeni bir şey yoktu:

Gine erken kalkıyordu Safinaz sabahları
Her sabah geçerek o aynı sokakları
Kendi gibi insanlarla doldurup fabrikaları
Kendi gibilerine satıyorlardı yaptıkları malları

Kendi gibi insanlarla gine erken kalkıyordu ve kendi gibi insanlarla dolduruyordu fabrikaları. Safinaz için ilk kurtuluş baba evinden kaçmak olur ve;

Bazen şansın yaver gider biri çıkar evlenirsin
Bazen açarsın gözünü bir genelev işletirsin
Söylesenize Safinazlar bütün bunlar kurtuluş mu?
KURTULUŞ NEREDE
NEREDE SAFİNAZ
ONBİNLERCE SAFİNAZ
KURTULUŞ NEREDE?

Gerçekten kurtuluş nerede, bu hapishane/kamp yerine dönmüş ve içimizde de kendini kuran bu gerçeklik dünyasında kurtuluş nerede? Mekanikleşen ve mekanikleştiği ölçüde dışımızdaki dünyayı azaltan açıklamaların yetmediğini her gün yeniden öğreniyoruz, o zaman mutlak kurtuluş var mı yok mu bilmem ama kurtuluşun önemli uğraklarından biri olan içerdiğimiz dış dünya ve tabii ki dış dünya olduğunu görmekten geçiyor. Herhalde dedim, çünkü sosyal bilimci olarak elimizde kullandığımız alet ve avadanlıkların genellikle işe yaramadığını ve daha da kötüsü işleri daha da kötürümleştirdiğini düşünüyorum.

sendika.org

Advertisements

Sabit Sayfalar

Kategori

August 2007
M T W T F S S
« Jul   Apr »
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
2728293031  

Son Yorumlar

konut projeleri on
fuat ercan on
on
fuat ercan on Yeniden Merhaba!
Diyar Saraçoğlu on Yeniden Merhaba!