Fuat Ercan

Archive for February 2007

Posted on: February 16, 2007

Karaburun Bilim Kongresi
7-9 Eylül 2007

bilimsel üretim süreci: toplumsal ve kurumsal biçimleri

Türkiye’nin genç bilimcileri olarak geçtiğimiz yıl ilkini düzenlediğimiz Karaburun Bilim Kongresi’nin ikincisini, yine değerli katkılarınızla gerçekleştireceğiz.

Bilim, bilimci ve bilimsel bilginin üretim ve paylaşılma koşulları ile tüm iktidar türleri arasındaki ilişkilerin sorgulandığı / tartışıldığı, teması “bilim ve iktidar” olan ilk kongrenin bir uzantısı olarak bu yıl “bilimsel üretim süreci: toplumsal ve kurumsal biçimleri” temasını tartışmamızın merkezine alacağız. Bilim ve iktidar teması etrafında başlattığımız tartışmayı, bilimin kurumsallaşma sürecini, bunu etkileyen olguları ve tarihsel süreçleri, bilimin ekonomi-politiğini ele alarak tamamlayacağız.
Bu yıl, dikkatimizi böyle bir temaya odaklamamızın ardında şu soru yatıyor:

Bilimci, nasıl oldu da, neyin bilgisini, kimin için, nasıl ürettiğini unutarak ya da önemsemeyerek yapmakta olduğu işi yapageliyor olmanın rahatsızlığını artık hissetmez oldu? Bu durumu nasıl aşacağız?
Detaylı bilgi (amaç, başvuru tarihleri vs) için: http://www.kongrekaraburun.org/


kisot5.jpg

Advertisements

Posted on: February 6, 2007

Metine ulaşmak için için tıklayınız:
Makalenin Referensı:
Korkut Boratav’a Armağan
Küresel Düzen:Birikim, Devlet ve Sınıflar
(der:A.H.Köse-F.Şenses ve E.Yeldan)
İletişim Yayınları, 2003, sayfa 611-669

SINIFTAN KACİS:Türkiye’de Kapitalizmin Analizinde Sınıf Gercekliginden Kacıs

Posted on: February 6, 2007

SINIFTAN KAÇIŞ:
Türkiye’de Kapitalizmin Analizinde
Sınıf Gerçekliğinden Kaçış Üzerine*
Korkut Boratav’a Armağan
Küresel Düzen:Birikim, Devlet ve Sınıflar
(der:A.H.Köse-F.Şenses ve E.Yeldan)
İletişim Yayınları, 2003, sayfa 611-669
Fuat Ercan**
I-Giriş
Sınıf olgusu, sosyal gerçeklik ile gerçekliği analiz etmeye yönelen sosyal bilimler arasında gerilimli alanlarından birini oluşturuyor. Gerçeklikle onu anlamaya ve açıklamaya çalışan teori arasındaki bu gerilim , kapitalizme özgü sosyal ilişkiler geliştiği sürece daha da artıyor. Kapitalizmi dinamik kılan sermaye birikimi mekanizması yoğunluk kazanarak derinleşip (intensification) yaygınlaştığı (extensification) ölçüde, yaratılan zenginlikler sermaye ve servet olarak belirli ellerde toplanıyor (centralization of capital). Tüm bu gelişmelerin öznesi ve nesnesi olan farklı sosyal konumlar ise her geçen gün daha belirginleşip, daha bir biçim kazanıyor. Dünya ölçeğinde sermaye birikiminin artan belirleyiciliği değişim değerinin egemenliğini arttırdığı oranda, emeğin metalaşması dahada yoğunlaşmıştır. Dave Hill’in ifade ettiği gibi;
“Sermayenin sosyal evreninde yaşadığımız ölçüde, sınıf olgusu bizim etrafımızda, bizim içimizde (insan sermayesi olarak) ve her yerde” çelişkili bir gerçeklik olarak önemini arttırmıştır” (Hill, 2001).
Bir gerçeklik olarak sınıf olgusu önem kazanırken, sosyal teori ve analizlerde ‘sınıflara’ referans vermekten kaçınma, ya da sınıf olgusunun artık ‘analiz nesnesi’ olarak geçerliliğini yitirdiği yönündeki düşünceler sosyal bilimlerde gittikçe belirleyici olmuştur. Teorik düzlemde sınıftan kaçış, çok farklı kanallardan beslenmiştir. Fakat gerçeklik düzeyi ile teorik düzey arasındaki bu açıklığın bizzat kendisi sonuçta var olan sınıfsal konumları güçlendiren bir mekanizmaya dönüşmüştür. Sorun bu yönüyle eleştirel sosyal bilimciler için özel bir önem taşıyor.
Sınıf gerçeğinden kaçışın nesnel temelleri nelerdir? Çok değişkenli bir süreçle biçimlenen sosyal teorilerden sınıf olgusunun dışlanmasının nedenleri nelerdir? Kaçışın temel nedeni bilgi kuramsal mı, yoksa kaçış için bilgi kuramsal temelleri hazırlayan varoluşa ilişkin bir mekanizma mı var? Belirli sınıflara atfedilen politik dönüştürücü olma işlevini yerine getirememe, bu sınıfın sınıf olma özelliğini ortadan kaldırır mı?
Bu soruların cevabını arayan sosyal bilimci eğer Türkiye gerçekliğinde biçimlenen sosyal teori geleneği içinde yer alıyorsa işinin çok daha zor olduğunu belirtmemiz gerekiyor. Türkiye gerçeğini analiz ederken sınıf kavramını kullanan B.Boran işin zorluğunu şu anlamlı kelimelerle ifade etmiştir.
“Bizde oldum olası sınıf gerçeğine ve kelimesine karşı sık sık öfke, ve şiddetli suçlamalar halinde açığa vurulan bir tedirginlik duyulur” (Boran, 1975: 156).
Bu gerginlik ve öfkeden yaşamı boyunca payına düşeni fazlasıyla alan H.Kıvılcımlı:
“Sınıflı bir toplumda > denildi mi, açık hesap görülmeyecek, > demek istenir. Bu hürriyet değil, istibdattır” (Kıvılcımlı,1970:25).
diyerek sınıf gerçeğini inkar etmenin, özellikle Türkiye özelinde ne anlama geldiğini işaret etmiştir. Fakat diğer yandan;
“> demekle ne sosyal sınıflar, ne de aralarındaki mücadele ortadan kalkar” (Boran,1975:157).
Türkiye’de sınıf kavramı ve gerçekliğine karşı duyulan kinin ya da gözardı etmenin tarihsel bir dizi nedeni var; ama tüm bu nedenleri sadece egemen sınıflara ve egemen sosyal analizlere bağlayamayız. Bir söyleşi de L.Althusser teoride açığa çıkan bu olumsuzlukların “İdeolojik sınıf kavgasının bir sonucu” olduğunu belirtecektir. L.Althusser’e göre böyle bir sonucun arkasında “baskı kullanan, iktidarı elinde bulunduran burjuva ideolojisi, burjuva kültürü” yatmaktadır.
“Aydınların, birkaçı dışında aralarındaki bir çok Marksistin de, kitle olarak teorilerine burjuva ideolojisi egemendir” (Althusser,1976,26).
Türkiye’de sınıf yok! burjuvazi yok! vurgularının arkasında geç kapitalistleşen ve eşitsiz gelişmenin tüm olanaklarını kullanan bir burjuva ideolojisi yatar. Bu ideoloji yaşanan gerçeklikleri açıklama ve anlamaya ilişkin analizlere oldukça farklı biçimlerde kendini gösteriyor. Türkiye’de verili koşul ve ilişkilere alternatif olarak geliştirilen eylemlilikler ve teorik çabalarda da (genellikle) sınıf merkezli analizlerin yeteri kadar geliştirilmediğini görüyoruz. Muhalif oluşumlar teorik analizlerine sınıf yönelimli bir duyarlılıkla başlasalar bile, sınıf merkezli bir analizin gereği olan aparatları ya sistematik biçimde kullanmıyorlar ya da hiç kullanmıyorlar. Türkiye gerçeğinde sınıftan kaçmanın temel nedenlerinden biri bilgi kuramsaldır. Eylemlilik ve bilme etkinliklerimiz genellikle devlet merkezli bir epistemoloji üzerinden gerçekleştiriliyor. Kapitalizmi tanımlayan ilişkiler ağı ve bu ağın oluşturduğu mekanizma(lar) biçimlenirken, idealize edilen ve bir dönem var olduğu düşünülen devlet, farklı işlevlere büründüğü ölçüde “iyi devlet” söylemi yani devlete karşı devlet söylemi önem kazanacaktır. Devlet temelli analiz ve yorumlamaları eleştirel yaklaşan analizlerde de yine tüm bilme etkinliği “devlete” karşı olma halleri içinde biçimlenecektir. Özellikle muhalif oluşumların analizlerinde belirleyici konumda olan ve sık sık kullanılan ‘devletçilik’, ‘kalkınma’, ‘batılılaşma’, ‘devletçilik’ veya ‘millet’ ya da ‘halkın ortak çıkarları’ gibi kavramlar devlete referansla gerçekleştirildiği ölçüde “sınıfsal gerçeklik” göz ardı edilmiştir. Diğer bir deyişle devlet merkezli bilgi kuramının ürünü olan bu kavramlar, sınıf kavramının yerini almışlardır. Oysa bu kavramların her biri sınıfsal bir içeriğe sahiptir. Örnek olarak “batılılaşma” isteği başından itibaren kapitalizmi tanımlayan mekanizma ve işleyişlerin hızlanmasına neden olmuştur. H.Kıvılcımlı açık bir şekilde durumu işaret etmiştir;
“Batılılaşmak; bir ülkede kapitalizmi kurmaktır. Nitekim Türkiye’de de şimdiye dek yapılmış bütün Batılılaşmak işlemleri, Kapitalistleşmek’ten başka sonuç vermemiştir. Vermezdi de” (Kıvılcımlı, 1970:43).
B.Boran aynı şekilde devletçilik kavramını da sınıfsal bir çerçevede tanımlama yoluna gitmiştir.
“Bütün az gelişmiş ülkelerde iktisadi devletçilik politikası, devlet yatırımları ve ekonomide bir devlet sektörünün oluşması objektif şartların bir zorunluluğu olarak doğuyor gelişiyor. Bunun için sorun , karma ekonomi olsun mu, olmasın mı sorunu değildir. ….. Sorun devletçilik politikası ve devlet sektörü burjuvazinin denetim ve hizmetinde mi olacaktır, yani devlet eliyle bir özel sermaye ve özel teşebbüs sınıfı geliştirilecek midir, yoksa bu yapılmaayıp, söz konusupolitikave sektör işçi, emekçi kitlelerin politik denetiminde ve hizmetinde mi olacaktır?” (Boran,1975:109).
B.Boran kendisine “Her ikisinin de değil, milletin denetim ve hizmetinde olacaktır” cevabı verileceğini, ama bunun gerçek bir cevap değil kaçamak olduğunu işaret etmiştir. Borana göre bu bir kaçamaktır. ‘Halk’ ya da ‘millet’ kavramları özünde sınıfları dışlamaz, “çünkü millet topluluğunun iç yapısı sosyal sınıf ve tabakalardan oluşur” (Boran, 1975:109).
Türkiye’de yaşanan süreci anlama ve açıklama için sıkça kullanılan bir diğer kavram ise ‘kalkınma’ kavramı olmuştur. Kadro hareketinden Yön’e, iktisadi devletçiliği savunan A.Hamdi Başar’dan liberal Ahmet Ağaoğlu’na , dünya ekonomisi ile bütünleşmeyi amaçlayan ve bu amaç doğrultusunda bir dizi dönüşüme ön ayak olan T.Özal’ın Anavatan Partisi’ne; ve dahası islami ideolojiden beslenen ve iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi’ne, kalkınma kavramı sürekli olarak temel amaç olarak tanımlanmıştır. Son yıllarda egemen olan muhalif söylemlere baktığımızda, kalkınmacı bir eğilimin belirleyici olduğu görülmektedir. Tüm bu oluşumlarda kalkınma olgusu fetişleştiriliyor. Kalkınma kavramı tüm bu analizlerde, bazen devlet tarafından zenginlik yaratma ve girişimci sınıf oluşumuna olanak sağlama anlamına gelirken, bazen de kapitalizme içkin olan sınıfsal çatışmaları önleyecek bir olgu olarak anlaşılmış, bazen de tüm olumsuzlukların temel nedeni olan emperyalizmle bağlantıları koparma olarak tanımlanmıştır. Tüm bu açıklamalarda ‘kalkınma’ özellikle zenginlik yaratmaya atfen kullanılmıştır. Oysa kalkınma sadece zenginlik yaratma ve zenginliğin artışı değildir, nicel bir olgu olarak zenginlik artışının olması için üretim güçlerinin geliştirilmesi gerekir. Üretim güçlerinin geliştirilmesi denildiğine ise kullanılacak işgücünün miktar ve niteliği ile üretim araçlarının gelişkinliği (teknolojik gelişme) sorunlarıyla karşılaşırız. Zenginlik ya da refah için kullanım ve değişim değeri üretimi, bu anlamda işgücü ile üretim araçları arasında bir dizi ilişkinin varlığını işaret eder. Diğer yandan bu ilişki de kullanılacak işgücü ile teknolojinin uygun bileşimi önem kazandığı oranda, bu bileşime kimin karar vereceği sorunu gündeme gelecek ve karar alma sürecinde üretim araçlarının mülkiyeti belirleyici olacaktır. Üretilen zenginliğin bölüşümü de bir dizi sınıfsal konumun varlığını gerektirecektir. Bu anlamda kalkınma süreci ya da kalkınma stratejileri, üretim ve bölüşüm ilişkilerini gündeme getirdiği ölçüde sınıfsal bir gerçekliği işaret edecektir (Tüm İktisatçılar Birliği, 1978:54).
Diğer yandan kalkınma kavramı genellikle dünya kapitalist sisteminden bağımsızlık kazanmayı sağlayacak bir olgu olarak ele alınıp, analiz edilmiştir. Genellikle bütüncülleştirilmiş makro verilerle yapılan çözümlemelerde üretim miktarındaki artış, yaşam seviyesindeki gelişme, tassaruf oranları, ithalat ya da ihracat oranlarındaki artış vb., bir ekonominin (ülkenin) diğer ekonomiler (yani ülkeler) karşısındaki konumunu ifade ettiği ölçüde kalkınma kavramı bir karşılaştırma aracı olmuştur. Kalkınma olgusu bu anlamda dünya sisteminde verili olanakların ya da fırsatların değerlendirmesine atfen kullanılmıştır. Dünya ekonomisindeki olanakları kullanılması yönündeki kalkınmacı çözümlemede “sınıflar değil ülkeler birim olarak” ele alınır. Oysa kalkınma ya da gelişme için bir fırsat ya da olanağın kullanılması dendiğinde, ya da bu yönde bir stratejiden bahsedildiğinde;
“ (…) nesnel konumu bakımından ‘gelişme’yi amaçlayan sınıf ya da sınıflar açısından değerlendirilmesi” gerekir uyarısı bu anlamda önem kazanıyor (Gülalp, 1987: 96-97).
Sermayenin toplam sosyal döngüsünün artık dünya ölçeğinde cereyan ettiği ve bireysel sermayelerin bu dinamiklerle eklemlenmek istediği/zorlandığı bir dönemde, kalkınma olgusunun ülkeler arası çelişkilere atfen kullanılması önemli ölçüde geçerliliğini yitirmiştir. Sermayenin dünya ölçeğinde egemenliğini tesis ettiği, sermayeler arası rekabet ve ilişkilerin iç içe geçen ağlar biçiminde organize olduğu ve değerin açığa çıktığı parasal biçimler (ücret, faiz, kar) arası çelişkilerin iyice yoğunlaştığı bir aşamada, ülke ekonomisinin makro performansı ile bireysel sermayelerin performansının, birbirini içeren gerçeklikler olmadığını belirtmemiz gerekiyor. Ülke ekonomisi çok kötü bir performans gösterdiği dönemlerde, az sayıda bireysel sermaye sahibi çok iyi bir performans gösterebilir. Genellikle de böyle oluyor. Sadece az sayıda büyük sermaye için değil, (sermayelerin dünya ölçeğinde işleyen sürece eklemlenme tarzına bağlı olarak) çok sayıda küçük ölçekli işletmenin olumlu gelişim eğilimi göstermesine rağmen, ekonomi kötü bir performans gösterebilir. Tüm bu vurgulardan hareketle “kalkınma” kavramının sınıf gerçekliğini gizlemesinin ötesinde, son yıllarda gerçekleşen önemli dönüşümleri anlamamızı da önleyen bir araç olduğunu söyleyebiliriz.
Sosyal teoriden sınıf kavramının kovulmasının tarihi -yukarıda da işaret ettiğimiz gibi- Türkiye’de çok eskilere dayanıyor. Ama Türkiye’deki sınıftan kaçış halleri devamlı olarak uluslararası düzeyde biçimlenen sosyal teorilerden beslenmiştir. Sınıftan kaçış 1980’li yıllarda dünya ölçeğinde daha bir güçlemiş ve çeşitlenmiştir. Bu süreçten Türkiye’de epeyce nasiplenmiştir. ‘Sınıf’ın ya da sınıf kavramının öldüğü, işçi sınıfına elveda dendiği, değerin artık ‘emek’ değil ‘bilgi’ tarafından yaratıldığı, sorunun kapitalist sömürü değil de çalışmanın ortadan kaldırılması olduğu yönündeki açıklamalar, teorik düzlemde sınıf kavramından daha bir uzaklaşılmasına neden olmuştur. Oysa toplumsal gerçekliği analiz ederken, sınıf kavramı hem analiz hem de politik pratik bakımdan özel bir anlam taşıyor. K.Boratav’ın bu yöndeki uyarısı çok anlamlı:
“Nasıl ki doğum, ergenlik, yaşlılık ve ölüm; hastalık ve sağlık hallerindeki insan vücudunu incelemenin ilk koşulu, insan anotomisini kavramaktır; aynı şekilde tutarlı ve berrak bir sınıf anotomisinden hareket etmeden toplumsal sınıfların dinamiklerini ve oluşumunu incelemeye kalkışmak da verimsiz bir çaba olacaktır (Boratav, 1990:62).
Çalışmamız da sınıf gerçekliğinin teorik düzlemden nasıl uzak tutulduğu, hangi araç ve argümanlarla toplumsal ilişkilere içkin olan bu gerçekliğin değerinin azaltıldığı ya da önemsenmediğini açığa çıkarmaya çalışacağız. Bu haliyle çalışma birbiriyle ilişkili iki düzeyin eşzamanlı olarak ele alınması şeklinde gerçekleşecek. Bir yandan teorik düzeyde sınıftan kaçış halleri ele alınırken, diğer yandan bu kaçış hallerinin Türkiye’de aldığı biçimlerinin kısa bir dökümü yapılacak.
II-Sınıftan Kaçış Halleri
a-Yapısal çelişkiden nicel konum ve farklılıklara
Gerçekliği anlama ve açıklamaya yönelen sosyal bilimlerde veya gerçekliği muhafaza etme yahut dönüştürmeye yönelik eylemliliklerde “sınıf” kavramından uzak durulmasının birbiriyle ilişkili bir çok nedeni vardır. Sınıf kavramının sosyal analizlerden uzak tutulması ya da gereksizliğinin önemli kaynaklarından biri sosyal bilimcilerin ‘sınıf’ kavramının artık sağlıklı bir analiz nesnesi olmadığı yönündeki vurguları olmuştur. Robert Nisbet’in 1958 yılında Amerika Sosyoloji Derneği’ne yaptığı konuşma bu doğrultuda yapılacak çalışmalara önemli bir referans oluşturmuştur.
“[S]osyal sınıf kavramı tarihsel sosyoloji (özellikle karşılaştırma yapma ya da folklorik özelliklerin analizi) için yararlı olabilir, ama bu kavram Amerika ve Batı toplumlarında zenginliğin, gücün ve sosyal statünün açıklanması için neredeyse yararsız bir kavrama dönüşmüştür” (Nisbet,1959:11).
Nisbet’in sınıf kavramının yararsız olduğu yönündeki açıklamasına baktığımızda, ‘refah’, ‘zenginlik’ ve ‘sosyal statü’ kavramlarına atfen kavramın yetersiz bulunduğunu görüyoruz. Birbiriyle ilişkili olan bu kavramların seçmede bilgi-kuramsal bir tercihin olduğunu belirtmemiz gerekiyor. Refah, statü ve zenginlik ya bireylerin kendilerine atfettikleri değerler, ya da bireyler arasındaki görece farklılıklar, yani piyasada sahip oldukları ya da olmadıklarına referansla belirlenen değişkenlerdir. Subjektif ontoloji ve ampirisist metodoloji ile istatistik tekniklerinin kullanılması ile elde edilen konumlar, aslında belirli durumları ifade ediyor. Farklılıklar belirli durumlar olarak tanımlandığı ölçüde, insanlar farklı kutulara yerleştiriliyor (Rikkowski, 2001).
“Çoğu zaman, bu farklılaşma belli bir sıralamayı, hiyerarşiyi de içerebilir. Gelir veya servet düzeyi, statü farklılıkları, siyasi iktidara yakınlık-uzaklık durumu bu anlayışa göre tanımlanan sınıf veya tabakaların yerlerini belirler” (Boratav,1991:8).
Bu tarz analizlerde (bilgi-kuramsal olarak) sosyal gerçekliğin bilgisine ulaşmak için olgular arası (aktörler-sınıflar) ilişkilere bakılmaz. A priori olarak kabul edilen belirli bir yapısal gerçeklikteki konumlara bakılır. E.M.Wood’un ifadesi ile bu jeolojik modelde farklılıklar içeren konumlar; ekonomik kriterler (örnek olarak gelir ya da meslek) hiyerarşik yapıda yer alan birer tabaka olarak analiz edilir (Wood, 1995,76). Toplumsal gerçeklikte açığa çıkan farklılıklara ‘sahip olunan bireysel donanımlar’ açısından yaklaşma, sosyal konumları üretim alanına ait bir gerçeklik olmaktan çıkarır. Analizlerde böylece dolaşım alanı önem kazanır. Bu tarz yaklaşımın bir dizi sonucu olacaktır.
İlk sonuç metodolojiktir. Sosyal gerçeklik istatistiki veriler doğrultusunda sınıflandırmaya tabii tutularak açıklanacaktır. K.Boratav’ın işaret ettiği gibi;
“Bu yaklaşımı en iyi yansıtan şema, bir ‘kişisel’ gelir dağılımı tablosunun en düşük gelirliden en yükseğe göre sıralanması sonunda oluşan % 20’lik ‘gelir grupları’dır. Bu ‘gruplar’ın her birinin içinde çok farklı toplumsal ve iktisadi özellikler taşıyan bireyler yer alır; ancak her grup -gelir düzeyi itibariyle kesin bir biçimde tanımlanabilmiştir ve grupların tümü nicel analize imkan verecek bir yapıda sunulabilmektedir”(Boratav,1991:8).
Günlük ilişkiler ve ilişkiler arası bağlantıların açığa çıkarılması için istatistiksel analizler oldukça önemli olmakla birlikte, elde edilen sonuçlar, gerçekliği sadece betimlemekle sınırlı kalacaktır. ‘Betimsel bilgi’ gerçekliğin sadece bir boyutuna işaret eder, bu boyut gerçekliğin kendisi olarak aktarıldığında ise gerçekliği anlamamızın önündeki temel engel haline gelir. Betimsel düzeyde gerçekleştirilen analizler, örnek olarak insanların ‘zengin’ ve ‘yoksul’ gibi kirli kavramlar ile sınıflandırılması, bir dizi hataya neden olacaktır. N.I Buharin bu yöndeki analizlerin sadece çok basit değil, ama aynı zamanda ebleh olduğunu vurgulamıştır (Buharin, 1921).
Toplumsal konumları gelir dağılımı analizleri ile tesbit etmenin bir başka açmazı, bu tarz analizlerin statik ya da karşılaştırmalı statik olmasıdır. Belirli bir zaman diliminde gelir dağılımı hakkında bilgi sahibi olmak anlamlı olmakla birlikte, yine de tek başına yeterli olmayacaktır. Sınıfların (ya da sınıf içi grupların) dolaşım sürecindeki değişen konumları, kapitalist toplumda sermaye birikiminin tarihsel olarak ulaştığı aşamalara bağlı olarak değişecektir. Sermayenin toplam döngüsü içinde, ticari sermayenin egemen olduğu erken dönem kapitalist toplumlarla, üretken sermayenin belirleyici olduğu ilerlemiş kapitalist toplumlarda bölüşüm ilişkileri farklılık arz edecektir. Dolaşım aşaması ya da dolaşım aşamasının bileşenleri olan bölüşüm ve tüketim ilişkilerinden hareketle yapılacak analizlerde, nicelik öne çıktığı ölçüde kapitalizmin yapısal /toplumsal özellikleri göz ardı edilecektir. Oysa kapitalist bir toplumda nesnel konumları farklı olanların farklılığı, çelişkili yapısal bir dizi konumları işaret eder. Bu konumlar sadece dolaşım aşamasına özgü olmadığı gibi, sadece üretim aşamasına da bağlı değildir. Üretim ve dolaşımın eşzamanlı belirlemeleri ile açığa çıkan farklılıklar, sadece belirli bir ana ait bir olgu olarak ele alınamaz. Mülkiyet ilişkileri, özellikle üretim araçlarının mülkiyetine sahip olma-olmama, sosyal ilişkilerin genel çerçevesini belirleyen önemli bir ilişki/mekanizmadır. Bu mekanizma ise kapitalist sermaye birikiminin her aşamasında kendi içinde farklılıklara yol açar. Örnek olarak aşırı sermaye birikiminin yaşandığı dönemlerde, yaratılan değer üzerinde söz sahibi olma güdüsünün sermaye içi ilişkilerin daha çelişkili bir hal almasına neden olacaktır. Bölüşüm temelli analizler, gelirin farklı sınıflar arasındaki dağılımı hakkında sağlıklı bilgiler vermesine rağmen, bölüşüm ilişkilerinin analizi sermayenin genel eğilimleri üzerinden yapılmadığı takdirde, sınıfların donmuş belirli konumlar olarak algılanmasına neden olacaktır. Oysa, sermaye birikim mekanizması bir dizi dinamik sosyal ilişki/çelişkilerce oluşturulur, sermaye birikimi aynı zamanda yeni sosyal ilişki birikimi ve daha önemlisi çelişkileri derinleştirecek “eşitsiz güç birikimi” anlamına gelir. Bölüşüm ilişkileri ya da tüketim ilişkileri dolayımında karşılaştırmalı statik analizlerinin yapılması, çelişkilerin tarihsel varoluş süreçlerini göz ardı edilmesine neden olur. Halbuki içinde bulunulan süreç, aslında toplam sosyal sermaye birikiminin genel döngüsünün kendi içinde işlevsel uzuvlarının oluşum sürecidir. Bu sürecin oluşumunun temel kaynağı yaratılan değere sermaye tarafından el konulmasıdır. Yaratılan zenginlik, aynı zamanda yeni zenginlik yaratılması koşullarını yaratacak yada hızlandıracaktır. Bu birikimli süreç, kapitalizme içkin olan mekanizmaların oluşumuna olanak sağlar. Öte yandan oluşum halindeki bu mekanizmalar aynı zamanda “sınıfların” biçimlenmesine neden olacaktır. Sınıfsal konumlar bu anlamda farklılıkları içerir, ama bu farklılıklar yapısal sınıfsal-çelişkilerce biçimlenir. Bölüşüm ve tüketim dolayımında gerçekleştirilen ampirik çalışmalarda fetişleştirilmiş fiyat davranışları gerçekliğe indirgendiği ölçüde, dolaşım alanı ile üretim alanı birbirinden ayrı gerçeklikler olarak tanımlanacaktır. Böyle bir analiz, değerin yaratıldığı üretim alanı ve bu alanın harekete geçiriciliği ile biçimlenen mekanizmanın bütünsel devinimlerini göz ardı etttiği ölçüde, sınıfsal konum/çelişkiler anlaşılamaz. Yapısal çelişkiler olarak sınıflardan hareket etmek, sadece gerçekliği tanımlayan mekanizmayı anlamamız için gerekli olmayacak, fakat diğer yandan verili ilişkiler setine içkin olan sömürü temelli eşitsizliklere işaret edilmesine de olanak sağlayacaktır.
Yapısal çelişkileri sadece farklılıklara indirgemek, kapitalizmin toplumsal ilişkiler sistemi olarak gelişmesinin henüz başlangıç dönemlerinde önemli analiz hatalarının yapılmasına neden olacaktır. Sistemi tanımlayan mekanizmaların gelişiminin ilk aşamalarında, nicelik yönelimli bu tarz analizler, örtük olarak sınıfların olmadığı yönünde bir bakış tarzını içerir. Türkiye’nin 1930’lu yıllarına ilişkin değerlendirmelerde, ama özellikle bu dönemi bizzat yaşayanların tasvirlerinde bu tür tanımlamaları açık bir şekilde görüyoruz. Mustafa Kemal ünlü Balıkesir söylevinde döneme egemen olan ama daha sonraki yılların Türkiyesi için de sıkça kullanılacak bir yönelimi şu biçimde ifade etmiştir:
“Kaç milyonerimiz var? Hiç. Binaenaleyh biraz parası olanlara da düşman olacak değiliz. Bilakis memleketimizde bir çok milyonerlerin, hatta milyarderlerin yetişmesini sağlayacağız” (aktaran Tekeli ve Şaylan, 1978:73).
Gerçeklik, nicel değişkenler yani zenginlik-yoksulluk kavramlarından hareketle, ifade edilince, yoksulluğun belirleyici olduğu bir toplumda ‘sınıfların’ henüz gelişmediği vurgusu öne çıkar. Sınıfların henüz yeteri kadar gelişmediği bir aşamada ise, devlete özel bir önem atfedilmiş olur. Devletin zengin yaratması, öncelikle devletçilik, halkçılık ve kalkınma hamlesini gerçekleştirmesinin gerekliliği çerçevesinde biçimlenen tartışmaların yapılmasına zemin hazırlar. Sınıfların oluşumu için gerekli ortamın hazırlanması (Ahmet Hamdi Başar’ın İktisadi Devletçiliği) ya da çok tehlikeli kabul edilen sınıfların gelişimini önleyerek “sınıfsız tezatsız, imtiyazsız kaynaşmış bir toplum” yaratılması, (Kadro hareketi) devletin “ferdi hürriyeti” sağlayacak, özellikle ferdin mülkiyet haklarını koruyacak bir ortam hazırlaması (Ahmet Ağaoğlu) gerekir yönünde görüşlere yol açmıştır.
b-Nicel analizlerden yoksulluk söylemine
Analiz donanım ya da varlıkların paylaşımında sahip olunan ve olunmayanlar üzerinden gerçekleştirildiğinde, temel sorunsal eşitlik/eşitsizlik oluyor. Nicel değişkenler ve dolaşım alanından hareketle yapılan analizler kapitalizmin dünya ölçeğinde etkili olduğu son yıllarda “yoksulluk” söylemi dolayında daha bir belirleyicilik kazanmıştır. Egemen bir söyleme dönüşen “yoksulluk”, gerçekliğin yapısal özelliklerini dolayısıyla sınıfsal konumları göz ardı edilmesine neden olacak bir içeriğe sahiptir. Fikret Şenses yoksullukla ilgili çalışmasında bu durumu açık bir şekilde ifade emiştir;
“[Ü]lkeler içinde de sınıf çatışmasını vurgulayan ve siyaseten duyarlı bir konu olan gelir dağılımı konusu göz ardı edilebiliyor: dikkatleri en az örgütlü kesim üzerine çekilerek, işgücü piyasasında ve genel olarak sosyal politika da da serbest piyasa koşulları yönelimi sağlanabiliyor” (Şenses, 2002,53).
Dünya Bankası ve diğer uluslararası kurumların gündemlerinde belirleyici bir yer tutan “yoksulluk araştırmaları”, araştırmacı ve akademisyenler için proje pazarının zenginleşmesine neden olmakla birlikte, bu pazar sonucu gerçekleştirilen projelerde, yoksulluğun azaltılmasına ilişkin bir dizi öneri ve teknik geliştiriliyor. Bir teknisyen titizliği ile kimin/kimlerin yoksul olduğuna karar veriliyor, daha sonra lehimci bir sosyal mühendislik anlayışı ile sosyal gerçekliğin işleyişinde açığa çıkan sorunlu alana yapılacak müdahaleler belirleniyor.
Yoksulluğun sermaye birikimine içkin olan sınıfsal konumlarla ilişkili olduğunun ısrarla işaret edilmesi gerekiyor. Yoksulluk kendi başına bir gerçeklik olarak analiz edildiğinde, yani yoksulluğun nedeni yine yoksullukta arandığında sağlıklı bir bilgi üretilemez. Yoksulluk her dönemde ilişkisel bir gerçeklik olarak açığa çıkmıştır. Bu anlamda yoksulluk kavramı, verili toplumsal yapının bütünsel işleyişinin bir sonucu olarak analiz edilmeli. Nicel ve dolaşım alanına ait verilerden hareketle gerçekleştirilecek bir analiz, ister istemez ilişkisel bir ontolojiyi dışlayan atomistik ontoloji üzerinden bilgi üretilmesine neden olacaktır Yapısal ve güncel bir olgu olarak yoksulluğun analizi için, kendisi de gerçekliğin bir parçası olan hegemonik söylemin deşifre edilmesi anlamlı bir eylemlilik olacaktır. Çünkü hemen hemen her hegemonik söylem/dil veya düşünce tarzı yada bunların toplamından oluşan hegemonik şiddet aynı zamanda gerçekliğin belirli bir biçimini işaret eder, bu işaretin kendisi taraflı bir pratiktir.
c-Disiplinler arası şizofrenik ayrım
Sınıf gerçekliğini anlaşılması ya da bu gerçeklikten kaçınmada “devlet”e ilişkin analizler, oldukça belirleyici olmuştur. Sosyal bilimlerin gelişme mantığı sınıflar arası ve sınıflarla devlet arasındaki ilişkilerin bütünsel analizini önleyecek bir özelliğe sahiptir. Gelişim süreci içinde sosyal bilimler şizofrenik bir ayrım çerçevesinde biçimlenmişlerdir. Disiplinlerin şizofrenik yapılanması sonucunda gerçeklik; ekonomi ve politika olarak ayrı alanlarda analiz edilmeye başlanmıştır. Bu ayrışma sadece epistemolojik bir işbölümüne yol açmamış, daha da önemlisi politika ve ekonomi disiplinleri kendilerine ait olduğunu düşündükleri alanları farklı ontolojik referanslarla tanımlamışlardır. Gerçekliğin ontolojik yapısı, disiplinlerin ontolojik referansına bağlı olarak analiz nesnesine dönüştürülmüştür. Böylece ekonomi zenginliğin yaratılması, politika ise farklı güç ilişkileri üzerinde yoğunlaşmıştır. İktisat disiplini gerçekliği, ‘gizli el’ aracılığıyla işleyen ‘piyasa mekanizması’nın zenginliği otomatik olarak yaratması şeklinde açıklamaya yönelmiştir. Nitzan ve Bicher’in ifade ettikleri gibi, “piyasa mekanizmasının otomatik olarak kendiliğinden varlığını sürdürmesi “üretim ve zenginlik yaratımının depolitizasyonuna” neden olmuştur. A.Smith’ten sonra bu çerçeve yaygın biçimde kabul görmüş ve insan eylemliliğinin yatay ve dikey olarak iki farklı alanda analiz edilmesi yönünde, bir gelenek oluşmuştur (Nitzan ve Bichler,2000:67). Kapitalizmi tanımlayan ilişkiler arası içsel bağlantılar, disipliner ayrımdan dolayı birbirinden ayrı gerçeklikler olarak analize konu olduğu ölçüde, gerçekliğin teorik ama gerçekçi olmayan analizlerine yol açmıştır. İşbölümü sonucu sermaye kavramı iktisat alanında kalırken, devlet siyaset biliminin araştırma nesnesi olmuştur. Sermaye ile devlet arasındaki içsel bağlantılar koparılırken, iktisat disiplini ele aldığı her olguyu, ilişkilerden arındırarak ‘fetişleştirmiş’ ve ‘şeyleştirmiştir. Böylece ‘zenginlik yaratma’ ya da sermaye kavramı sosyal ilişkiler dolayımında biçimlenen gerçeklik olmaktan çıkartılmıştır. Ekonomi disiplininin temel referansları, kapitalizmin sosyal, ekonomik içeriğinden arındırılarak analizine yol açmıştır. Bu arındırma işlemi “kapitalizmin temel ideolojik dayanaklarından biridir” (Wood, 1995,19). Zenginlik yaratma bilimi olarak iktisat, sınıf gerçeğini fetişleştirilen ‘sermaye’, ‘büyüme’ ya da ‘kalkınma’ kavramları aracılığıyla dışarıda bırakırken, siyaset bilimi devlet-toplum ilişkileri üzerinde yoğunlaştığı için ‘sınıf’ olgusu bu alanın da dışında kalmıştır. Disiplinler arasındaki bu işbölümü sınıf-devlet arası ilişkilerin, toplum-devlet ilişki v eçelişmeleri olarak algılanmasına neden olduğu gibi, devletin sınıflardan ayrı bir aktör olarak tanımlanmasına olanak tanımıştır. Sınıftan kaçışın belki de en önemli kaynaklarından biri bu ayrımdır.
d-Geç-kapitalistleşen toplumlarda sınıfsız bir toplum tahayyülü
İktisat ve siyaset disiplinine ilişkin bu disipliner ayrım, geç kapitalistleşen toplumlarda çok farklı bir analiz biçiminin gelişmesine neden olmuştur. Bu analizlerin temel referans noktası, bu toplumlarda iktisat ve siyasetin araştırma nesnesi olan konumların henüz gelişmemiş olduğudur. Bu çalışmalarda “zenginlik yaratma” mekanizmasının oluşumunu ve dolayısıyla da devlet-toplum ilişkisinde vatandaş oluşumunu önleyen içsel dinamiklerin açıklanması üzerinde yoğunlaşılır. Gelişmediği işaret edilen iktisadi ya da siyasi yapıların analizi, iktisat ve siyaset disiplinlerinin araçlarıyla yapılabilecektir. Kullanılan araçlara içkin mantık, sorunun çözümlenme tarzını da belirlemiştir. İçsel dinamiklerin gelişmesine olanak vermeyen temel değişken olarak devlet olgusunun bu toplumlara özgülüğü öne çıkartılacaktır. Böylece bu analizlerde “sınıf” olgusuna referans verilmez ve bunun yerine, ‘devlet’ kavramı öne çıkarılır. K.Marx’ın Asya Tipi Üretim Tarzı (ATÜT) kavramlaştırması ile M.Weber’in ‘patrimonyalizm’ kavramlaştırması, bazı farklılıklara rağmen aynı bilgi kuramsal öncüllerden hareket ederler. Marx ve Weber’in kapitalizmin gelişimine ilişkin detaylandırılmış analizlerini, neden geç kapitalistleşen toplumlara bakarken kullanmadıkları eleştirilmesi gereken bir konudur. Marx’ın geliştirdiği:
“Asya tipi gelişme sorunu bir dizi içsel, yapısal > dayanmaktadır: [bu bozukluklar] kendine yeterli köy toplulukları, devletin gerçek toprak sahibi olarak egemenliği, sınıfların yokluğu toplumsal yapının, hanedanların ele geçirilmesiyle ortaya çıkan değişimleri emebilme yeteneği” olarak dile getirilmiştir (Turner, 1984:30).
Diğer yandan M.Weber’in “Kapitalizmin Avrupa toplumlarına özgü olduğu” yönündeki belirlemesi ve bunu kanıtlamak üzere diğer toplumlara yönelik araştırmalar yapması, ’sultanizm’ ya da ‘patrimonyolizm’ gibi kavramların varlığına neden olmuştur. B.Turner’in belirlemesine katılarak burada K.Marx ile M.Weber’i ayıran çizginin çok belirsizleştiğini söylememiz gerekiyor. Her iki analizde de Batı dışı toplumlar ya da geç kapitalistleşen toplumları tanımlayan temel değişkenin ‘sınıf’ ilişkilerine olanak vermeyen bir ‘güçlü devlet’, ve devletin karşısında konumlanma yeteneğini gösteremeyen bir ‘toplum’ tanımlaması üzerinden yapılıyor. Toplum-devlet ikileminde ise devletin varlığını yeniden üreten bir güç olarak ‘bürokrasi’ önem kazanıyor. Marx (ATÜT yaklaşımı) veya Weber’in kavramsal çerçevesinden hareket eden analizlerde, özellikle bir ‘sınıf’ arandığında bürokrasi gösterilecektir. Böyle bir çerçevede devlet ve bürokrasi ile sınıfların olmadığı bir toplum tasavvur ediliyor.
Devlet-toplum dualitesinden hareketle yapılan analizler, Türkiye gerçeğinde genel kabul gören bir söyleme ve hatta popüler bir dilin oluşmasına neden olmuştur. Sosyal bilimciden, muhalif oluşumlara ve daha da önemlisi popüler bir dilin yaratıcısı olan medyaya kadar, devlet-toplum ayrımına karşılık gelen merkez-çevre ayrımı hemen hemen her sosyal olgunun açıklanması için başvurulan temel araç haline gelmiştir. Merkez-çevre kavramlaştırmasına ait temel özellikler M.Heper’den yapacağımız alıntıda görülebilir.
“[Osmanlı’da]siyasal sistemin, üstün yetkili ve karizmatik bir devlet[merkez], devletin üstünlüğünü ve çıkarını sağlamakla görevli bir yönetici kadro ve devlete gelir sağladıkları için korunması gerekli uyruklardan [çevre] ibaret olduğu kabul edilmiştir…. Osmanlı’da merkez, ne kadar zayıf düşerse düşsün, herhangi bir ara siyasal güce merkezden özgür olarak kullanılabilecek bir siyasal-hukuksal yetki vermemekte direnmiştir” (Heper,1980:7).
Devlet merkezli analizlerde, kapitalizmin gelişimine bağlı olarak güçlenen yada bizzat devlet tarafından yaratılan burjuvazi ile bürokrasi arasındaki çelişkili ilişki temel referans olacaktır. M.Heper’in cumhuriyet dönemi kamu bürokrasisini anlatırken kullandığı şu ifade bu anlamda önemlidir:
“Türkiye’de henüz girişimci ekonomik gruplar, bürokrasiyi kendi ihtiyaçları doğrultusunda yeniden düzenleme aşamasına erişmemişlerdir. Türk siyasal ve idare sistemi, bu anlamda patrimonyal bir görünüm göstermeye devam etmektedir” (Heper,1977:72).
Devleti toplumsal ilişkilere dışsal bir olgu olarak tanımladıktan sonra, burjuvazinin devlet eliyle yaratılması kendi içinde çelişkili bir durumu içerir. Ş.Mardin bir çalışmasında;
“Cumhuriyet Türkiye’sinde toplumsal sınıfların durumu, geleneksel devlet seçkinleri ile bunların yaratmak istedikleri ve fakat dizginlerini bir türlü koyveremedikleri yeni sınıf arasındaki ilişkiler”den bahsetmekte (Mardin, 1983:23, italikler bize ait).
Devlet seçkinleri toplumsal bir sınıf olarak tanımlanırken, diğer yandan aynı sınıfın burjuvazi yaratma çabaları çalışmalarda belirleyici olmuştur. Osmanlı imparatorluğunun
“[Ç]evreleşme süreci içinde bir belirsizliği oluşturdu: ve bu belirsizlik, eski düzenin temsilcileri (bürokrasi) ile yeni düzenin temsilcileri (tüccarlar) arasında gerçek veya potansiyel çatışmaya yansıdı. İster dönüşümcü ister restorasyoncu olsun bürokrasinin toplum projesi, ticari faaliyet ve kapitalizmle bütünleşmenin beraberinde getirdiği düzenle çatışacaktı” (Keyder, 1999: 55).
Bürokrasi ve burjuvazi arasındaki çatışma Türkiye cumhuriyetinde de devam edecektir. Bazı yazarlara göre çatışma artarak sürmüştür.
“TC devleti, geleneksel Osmanlı idaresinin tersine, devletin “kenar” veya başka bir deyişle devlet dışıyla ilişkisini bütünüyle değiştirmeye, bu kenarı sıradan bir “periferi” durumuna getirmeye çabalar. Bu devletin dışında kalan alanı, en küçük hücresine kadar devletin müştağı kılmak sevdasıdır. Pürüzsüz, “temiz”, düzen ve birlik içinde bir toplum, bu muştak toplumun devlet seçkinlerinin kafasında şekillenmiş biçimidir” (İnsel,1995:25).
Devlet-toplum üzerinden yürütülen bu analizler, Osmanlı Devleti yönetici kadroları ile Türkiye Cumhuriyeti yöneticileri arasında bir süreklilik göstermektedir.
“1923-20 ve 1950-53 arasındaki iki kısa ve istisna dönem hariç tutulursa, adeta Kanuni Sultan Süleyman devrini hiç aratmayacak bir ‘komuta ekonomisi” ile karşı karşıya olduğumuz rahatlıkla söyleyebiliriz”( (Akat,1983:17)
Bu analizler 1980’li yıllarda gerçekleştirilmek istenen yapısal dönüşümler için önemli bir ideolojik destek sağlamıştır.
“[Y]irminci yüzyıl Türkiye tarihi Devlet ve Sivil Toplum arasında süregelen: ancak bir rakkası andıran dinamikleri nedeniyle bir türlü sonuçlanamayan mücadelenin tarihidir. Bu yorum politika pratiğine dönüştüğünde, Türkiye toplumunun emekçi sınıflarına -öncülüğü daima burjuvazide kalmış bulunan- Sivil Toplumdan yana güçleri destekleme görevi düşecektir. Ve bu sınıflarla burjuvazi arasındaki çelişkiler ikincil plana çekilmelidir” (Boratav, 1990:67).
Analiz devlet-piyasa çelişkisi üzerinde yoğunlaştığında, devletin sınıfsal niteliğinin göz ardı edilmesinin ötesinde, sınıflar arası çelişkinin aktörleri devlet ile burjuvazi olarak gösterilecektir. Bu tarz çözümlemeler, burjuvazi için önemli olanaklar sağlıyor. Kapitalist gelişmenin ortaya çıkardığı problemlerin kaynağı olarak devletin gösterilmesi, burjuvaziye manevra olanağı sağlayan ideolojik bir araca dönüşmüştür. Sisteme içkin çelişkiler, çelişkilerin kaynağı olan sermaye ile sermaye dışı kesimlerin çatışmasına dönüşmeden, devlet ile toplum arasında bir gerilim olarak açığa çıkıyor. Çatışmanın devlet-toplum arasında gösterilmesi, yapısal sınıfların göz ardı edilmesine neden oluyor. Özünde aktörlerin çıkar çatışmalarının somutlaştığı mekan olan devlet, bir aktör olarak tanımlanıyor. Özellikle son yıllarda, devlet ya da siyasal gücü elinde bulunduran kesimin ekonomik alana sürekli müdahale etmesinin sonucunda sermaye birikiminin istenen düzeye ulaşmadığı belirtilecektir. Devlet ile iş adamları arasındaki ilişkiyi analiz eden A.Buğra’nın tesbitleri de bu yöndedir:
“[Ü]lkedeki iktisat politikası süreçlerine baktığımızda, sürekliliğin değişmeden daha önemli olduğunu görüyoruz. Bu alanda, iş yaşamında devletin yarattığı belirsizliğin dönem boyunca değişmediği ve büyük işadamlarının toplumsal statüsünü sağlamlaştıran önemli ekonomik ve kurumsal gelişmelere rağmen, özel sektörün devlet karşısındaki güçsüzlüğünün sürmesine yol açtığı görülüyor”(Buğra,1995:358).
A.Buğra’ya göre 1980 sonrasında piyasa ekonomisinin yaygınlaşmasına yönelik çabalar sonucunda sermaye her ne kadar önemli bir dizi kazanım elde etmişse de, “döneme hakim olan ideoloji çerçevesinde ulaşmayı amaçladıkları temel hedefine ulaşamadılar”(Buğra, 1995:358). A.Buğra’nın devlet ile işadamı arasındaki ilişkileri eleştirel ampirizmin olanaklarından hareketle çözümlemesi, yaşanan ilişkilere özgü bir dizi özelliği açığa çıkarmaktadır. Fakat devlet-iş adamı ilişkileri, sadece devlet-burjuvazi arasındaki ilişkiye indirgenmeyecek yapısal ilişkileri içerir. Sermayenin devlet karşısında güçsüzlüğü homojen tek boyutlu bir ilişki değildir. Türkiye’nin yakın dönemi detaylı analiz edildiğinde, sermaye birikiminin ulaştığı aşamaya bağlı olarak her zaman bir (veya bir kaç) sermaye grubunun devlet üzerinde daha etkin olduğunu görüyoruz. Türkiye’de devlet emek-sermaye çelişkilerinin biçimlendiği yer olmaktan daha çok, sermayeler arası çelişkilerin biçimlendiği mekan olmuştur. Sık sık ifade edilen devletin belirsizlik yarattığına ilişkin yorumlara karşılık olarak da, sermaye birikimine geç başlayan toplumsal oluşumlarda hızlı sermaye birikimi oluşturma ihtiyacının bizzat kendisinin bu tarz belirsizliklere neden olduğunu söyleyebiliriz. Belirsizliğin maliyetini ise, sermaye birikiminin ulaştığı aşamaya bağlı olarak sermaye içi bir veya bir kaç kesim ile genellikle de sermaye dışı kesimler, ama özellikle işçiler yüklenmiştir. Belirsizlik diğer yandan belirli sermayeler için sermayenin toplam döngüsünde kontrol yeteneklerini arttırmanın olanaklarını yaratmıştır.
Devlet-toplum, merkez-çevre ya da devlet–sivil toplum söylemleri sınıflar arası ilişkilerin varlığını ve niteliğini gizlediği ölçüde sınıfsal bir işlev üstlenmiştir. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi bu devlet merkezli epistomolojiden hareketle elde edilen bilgiler sadece sınıfsal gerçekliği gizlemekle kalmaz, sermayenin yeni ihtiyaçlarına yönelik çözümlerin hayata geçirmesini de kolaylaştırır. G. Yalman, devlet-toplum ilişkisinden hareket eden bu ele alışları muhalif ama hegemonik bir söylem olarak tanımlıyor (Yalman, 2002). Güçlü devlet-güçsüz toplum ikilimine dayalı analizler kapitalizmin Türkiye’de gelişimine paralel olarak farklılaşmıştır. Bu anlamda bir süreklilikten sözedebiliriz. Sermaye birikiminin gelişimine paralel olarak sürekli olarak gündemde tutulan bu söylem, ihtiyaç duyulan piyasa eksenli değişimlerin sağlanması için, burjuvazi tarafından meşrulaştırıcı araç olarak kullanılmıştır.
e-Dönüştürme mantığının anlama mantığı üzerindeki egemenliği
Muhalif ve hegemonik bir söyleme dönüşen devlet-toplum ya da piyasa ayrımı, içinden geçilen topluımsal/ tarihsel süreçle ilgili olduğunu da belirtmemiz gerekiyor. Türkiye’de sınıf kavramından uzaklaşma konusunda toplumsal değişmeyi anlama mantığı ile dönüştürme mantığının örtük bir ittifak içinde olduğunu söyleyebiliriz.
Anlama ve açıklama çabaları için teorik çıkış noktaları bir yandan ekonomi ile siyaset ayrımı olurken, diğer yandan bu ayrım Weberyan ya da Marksist(ATÜT anlamında) kavramlarla donatılmıştır. Türkiye gerçeğini açıklamak için geliştirilen teorik çerçeveler ampirik verilerle zenginleştirilmiştir. Oysa ampirik veri setini, bir yandan siyasal merciyi temsil edenlerin kararları diğer yandan muhalif-alternatif çabaların söylemleri oluşturmuştur. Ampirik veriler herhangi bir eleştirel okumaya tabii tutulmadan teoriye içselleştirildiği ölçüde, sınıf gerçekliğinden uzaklaşma daha belirleyici bir hal almıştır.
Yaşanan olgusal gerçeklik mi bu tarz teorik çerçeveleri oluşturuyor, yoksa eldeki teorik çerçeveler mi yaşanan süreçlerin ve süreçteki aktörlerin farklı algılanmasına neden oluyor? K.Boratav toplumsal bilimlerin iki sapmadan birine kolayca düşebileceklerini işaret eder. Bu sapmalar ampirisizim ve kuramsalcılıktır.
“Geleneksel Türk tarihçiliğinin yaygın hastalığı ampirisizmdir…….Toplumsal tarihçilikte ampirisizm, toplumsal sınıflara bağlı kavramların kullanılmasını reddedemez ancak, sınıflı toplumların uzun erimli dinamiklerini açıklamak gibi bir hedeften bilinçli olarak kaçınır….
Toplumsal tarihçilikte kuramsalcı sapma.. kuramsal modellere aşırı bağımlılık anlamına gelir ve öncedenoluşturulmuş kuramsal şemayı doğrulamak amacıyla ampirik malzemenin bir hayli selektif olarak ve gevşek tarzda kullanılması biçiminde ortaya çıkar”(Boratav,1990:69).
Sosyal gerçekliği analiz etmeye ilişkin bu sapmalar, özünde metodolojiktir. Fakat bunlar ontolojik bir kaynaktan beslenmektedir. Türkiye’de gerek toplumsal eylemlilikler, gerekse bu eylemliliklerin oluşturduğu gerçekliği anlamaya çalışanların, bilimsel çabalarında dönüştürme mantığı belirleyici olmuştur. Anlamanın önüne geçen dönüştürme mantığı, genellikle pragmatik ve metodolojik olarak aşırı kuramsalcılığa düşse bile, aslında ampirisistir. Bu çalışmanın sınırlarını aşacak bu tarz bir ele alışın sorgulanması, aslında gerçekliğe ilişkin analizlerle gerçeklik arasında bağlantı kurulmasının gerekliliğini zorunlu kılıyor.
Türkiye gerçeğinde sınıftan kaçışın önemli bir kaynağı Cumhuriyetin’nin kurulduğu yıllardan itibaren, sosyal ilişkileri dönüştürmeye soyunan aktörlerin, kendi pratiklerine atfettikleri anlamlar olmuştur. Ama sınıftan kaçışı güçlendiren, bu eylemlilikleri analiz etme tarzının bizzat kendisidir. Çünkü anlama çabaları da, dönüştürme mantığının belirleyiciliği çerçevesinde gerçekleştirilmiştir/gerçekleştirilmektedir. Dönüştürme mantığı ampirisizm ve pragmatizmin içinde yaşadığı Baconian anlamda “idoller” tarafından belirlenmiştir. Bu idoller, gerçekliğin yapısal/tarihsel mekanizmalarını anlama ve açıklamanın önüne geçtiği ölçüde, burjuva ideolojisinin güçlenmesi yönünde bir işlevi yerin egetirmiştir. Sınıf gerçeğini analiz dışı bırakan teori ya da muhalif oluşumların genellikle Türkiye cumhuriyetinin erken dönemlerine referans vermelerinin nedeni de bu olsa gerek. Oysa 1920’li yılların başından itibaren aktörlerin eylemlilikleri, sermaye birikiminin sosyal toplam döngüsünü hazırlayan pratikler olmuştur. Devlet ise farklı toplumsal çıkar kesimlerinin karşı karşıya geldiği önemli çatışma alanlarından biridir ve dahası devlet bu çatışmalar etrafında biçimlenmiştir. Sınıfların biçimlenmesini sağlayan dinamiklerin yoğunlaştığı bu dönemde aktörler, ya yeni ulus devlet oluşumunun gereği olan birliktelik ruhunu ya da ekonomik gelişme seviyesi karşısında zenginlik yaratmanın zorunluluğunu öne çıkartacaklardır. Gerek birliğin sağlanması gerekse ekonomik gelişme için aktörlerin temel referans noktaları hiç kuşkusuz devlet olacaktır(Türkay,2001)
Her iki eğilim, söylem düzeyinde sınıfların henüz gelişmediğine yönelik düşünceyi besleyecektir. Böylece birlik ve beraberlik vurgusu sınıf olgusunun önüne geçecektir. Örnek olarak Mustafa Kemal bu durumu 1923 yılında İzmir’de gazetecilere “Bence bizim milletimiz yekdeğerinden çok farklı menafi takip edecek ve bu itibarla yekdeğeriyle mücadele halinde buluna gelen muhtelif sunufa malik değildir” derken, yine 1935 yılında düzenlenen parti programına alınan bir diğer açıklamasında:
“Türkiye Cumhuriyeti halkını ayrı ayrı sınıflardan mürekkep değil ve fakat ferdi ve içtimai hayat içinde işbölümü itibariyle muhtelif mesai erbabına ayrılmış bir camia telakki etmek esas prensiplerimizdendir” şeklinde ifade edecektir (Tezel,1986:126).
Bu söylem, açıkça devlete önemli işlevler yükleyip öne çıkarırken, sınıf olgusu olumsuzlanan ya da genellikle işaret edilmeyen bir gerçeklik olmuştur. Belirli aralıklarla yapılan askeri darbelerde de aynı söylemin devam ettiğini biliyoruz.
Benzer bir şekilde, dönüştürme mantığı ile gerçekliğe müdahale etmek için geliştirilen alternatif çerçevelerde de genellikle ‘sınıf’ yönelimli analizleri göremiyoruz. Cumhuriyetin ilk yıllarında Kadro hareketi ile A.H.Başar’ın geliştirdiği analizler bu konuda anlamlı örnekleri teşkil ediyor. Her iki yaklaşımda ortak nokta içinde bulunulan gerçekliği “sınıfların” yokluğuna bağlamalarıdır. Yine her iki yaklaşımın merkezinde ‘devlet’ belirleyici bir rol oynuyor. E.T.Eliçin bu iki yaklaşımın farklılığa açıkça işaret etmiştir;
“Ahmet Hamdi’de Kemalizmin tarihsel ödevi bizde eksik olan modern sınıfları, burjuvazi ile işçi sınıfını yetiştirmek ve ondan sonra devletçilikten vazgeçmek olduğu halde, Şevket Süreyya’da çelişmesiz, yani sınıfsız bir toplum bütününe varmaktır” (Eliçin,1996:26).
Kadro hareketinin temel yönelimi ülkenin dışsal müdahelelere maruz kalmasıdır.
“Türkiye’de iktisaden sömürülen kütle, Türk toplumunun bütünü olduğu için, milli bir istiklal savaşı alanında milletin bütünün menfati müşterekti. Yani aslında büyük çelişme, Türk milleti ile yabancı sömürücüler arasındaydı” (Aydemir,1986:223).
Bu anlamda Türk devriminin dünya ölçeğinde, alternatif bir oluşumun nüvelerini taşıdığına inanılmaktadır.
“Türk İnkilabı, dışarıya karşı her türlü Sömürgecilik kayıt ve kontrollerinden arınmış, içeride ise her türlü Sınıf kavgalarını önleyen, yeni bir Dünya Nizamının, çağımızda ilk muzaffer müjdecisiydi” (Aydemir, 1986; 85).
Kadro hareketi sosyal ilişkilerde henüz sınıf olgusu ve aktörlerinin olmadığı kabulunden hareket ederek, milletin birlik ve beraberliği için harekete geçen, gerçekliği dönüştürücek ama aynı zamanda dönüşüm sürecinde sınıf oluşumlarına izin vermeyecek bir kadronun önemini ısrarla belirtmiştir. Devrim sonucu gerçekleştirilecek düzenlemelerin, “tek idealist parti ve onun tek ve idealist lideri etrafında toplanan” seçkinlerden oluşan bir kadro tarafından gerçekleştirileceğine işaret edilmiştir. Kadro’nun işlevleri ise şu sözcüklerle ifade edilecektir;
“Yüksek Tekniğin; toplumun iradeli müdahalesi, yani Planlı bir Devlet kontrolü, yahut sosyal Devlet halinde benimsenmesini ve gelişmesini ortaya attı.Ve böylece yeni, fakat büyük çelişmelerden arınmış, şiddetli sosyal reaksiyonlardan korunacak bir >nı savundu”(Aydemir, 1986: 85).
Kadro hareketinde bölünmez bir bütün olarak millet, halk ve kalkınmayı sağlayacak devlet kavramları belirleyici olmuştur. Kadro bu kavramların varlığında anlam kazanacaktır.
Sınıfların yokluğundan hareket eden bir başka analiz/yaklaşım ise A.H.Başar’a aittir. Sınıfların yokluğunda bu sefer sınıf yaratma işlevini Başar devlete havale eder:
“Bugünkü devletin iktidar ve selahiyetini reddetmiyoruz; çünki milleti devlet selahiyet ve iktidar ile > teşkil etmek mümkün olduğunu biliyoruz. Yani > yapmak için >e ihtiyaç olduğu gibi milleti kendi içinde teşkil etmek için dahi bu kuvvete lüzum vardır”(Başar, 1982: 174).
Türkiye’de sermaye birikim sürecinin ilk aşamaları olan ticari sermaye döngüsünün belirleyici olduğu dönemde, Kadro’cu çizgiye göre daha gerçekçi olan Başar’ın yaklaşımı, belirli bir sınıfın nesnel çıkarlarını temel almaktadır. Ticari sermaye oluşumu ile korunmasının gerekleri ve zorunluluklarını özellikle uluslararası krizin yoğunlaştığı bir dönemde formüle etmiştir. Ama sınıfsal çıkar/statejiler oldukça açık bir dille ifade edilmiştir:
“Yalnız devletin bizzat > yerine geçerek idareyi genişletmesini > peşinen reddediyoruz”( Başar, 1982: 175).
1930’lu yıllarda analizlerin temel referansı genellikle kadroculuk olmuştur. Sınıfların henüz olmadığı yönündeki vurguyla birlikte ya sınıfların oluşumuna izin vermeyecek bir kadroculuk ya da kapitalist yönlü kadroculuğun teorisi yapılmaktaydı. Diğer yandan, günümüzde belirleyici olan analiz tarzı, yani sorunu devlet ile fert ekseninde ele alma yönündeki analiz çerçeveside bu yıllarda öne sürülmüştür. A.Ağaoğlu’nın çalışmalarında belirleyicilik kazanan analizlerde devlet-sınıf arası ilişkiler, daha çok devlet – fert arasındaki ilişkiler olarak kurgulanmıştır. Ağaoğlu da devlete bir dizi görev yüklüyordu, fakat bu görev tanımını Kadro’cu hareketin eleştirisi doğrultusunda gerçekleştiriyordu.
“Milletten, onun yegane teşekkül unsuru olan ferdi alınır, geri ne kalır?….. Anlamıyorum: inkar olunan, hürriyetten mahrum edilen ve cemiyet içinde erimiş bulunan fert nasıl iş sahibi olunur? Ve gene anlamıyorum, inkar edilmiş ve hürriyetten mahrum kılınmış fertlerden mürekkep bir cemiyet nasıl şen ve müreffeh olur? (Ağaoğlu,1933:25).
A.Ağaoğlu’nun analizinde yer alan Doğu-Batı ayrımı daha sonra Türkiye’de sınıf kavramından kaçmanın temel belirleyicilerinden biri olacaktır. Gelişmenin adını koymadan yani kapitalizm demeden “garbın yükselişi” ve bu yükselişi yapısal özelliklere atfetmeden sadece ferdi hürriyetlere bağlayan eğilimin ilk ipuçlarını Ağaoğlu’nda görmemiz olasıdır.
“[G]arbın yükselmesinde başlıca sebebi ferdi hürriyetlerin gittikçe genişlemesi ve bu sayede ferdin tecriden açılması olmuştur…. Şarkta fert boğulmuş, garpte açılmış; bir tarafta gittikçe azgınlaşam istibdadın tazyiki altında sıkıştırılmış, zayıflatılmış, cılızlattırılmış ve nihayet kendinin dar ve boğucu kını içinde sokuşturulmuştur” (Ağaoğlu,1933:27).
A.Ağaoğlu göre Türk inkilabı şarkın bu “elim vaziyetine çare olmak üzere” yapılmıştır. Türk devriminin temel amacı, fertleri her tahakkümden kurtarmaktır. Burada fert, mülkiyet temelinde ve girişimci özellikleri ile tanımlanmıştır. Devletin bu tanımlamaya uygun bir dizi eylemliliğe yönelmesi gerektiği yönündeki vurgular, kapitalist birey oluşumunun temel belirleyenleri olmuştur. 1980’lerden sonra Türkiye’de dile getirilen devlet-sivil toplum tartışmalarının tarihsel ipuçlarını burada bulabiliriz. Kapitalist gelişmenin ulaştığı her aşamada, birey vatandaş olarak yeniden yeni koşullara göre tanımlanıyor. Sistemin yapısal işleyişinin sonuçları olan bu tarz zorunlulukların, kalkınma ya da fertlerin haklarına saygı gibi sınırlı bir söylem ile dile getirilmesi, genellikle burjuvazinin yeni ihtiyaçlarının önünü açmış ve dolayısıyla burjuva ideolojisinin güçlenmesine olanak sağlamıştır.
Kadro hareketi ile Ağaoğlu’nun tartışmaları aslında sınıftan kaçışın bir başka kaynağını da içinde besliyor. Bu kaynak ise bazen maddi nedenler işaret edilerek bazen de (ve genellikle) daha kültüralist bir çerçeveden hareketle gerçekleştirilen doğu-batı ayrımından besleniyor. Günümüzde de farklı biçimlerde açığa çıkan bu eğilimin en iyi temsilcilerinden biri Sultan Galiyev olmuştur. Galiyev bu ayrımın önemini net bir şekilde ifade etmiştir.
“Şu an yüzleşmemiz ve hızla çözümlememiz gereken pratik sorunlardan biri de “Doğu sorunu”dur…. Bunu kabul etmezsek, bilmezden gelsek bile, tüm çetrefilliği ve iç ve dış karmaşıklığıyla önümüzde duruyor” (Galiyev, 1995:157).
Galiyev’in temel yönelimi “emperyalizmin öğretisinin odağını iktisadi olarak sömürülen halk sınıflarından –bir millet içindeki proleterya gibi- bütünselliği içinde millete doğru kaydırma imkanı verdi.”(Benningen ve Wimbush,1995:59).
“Tüm Müslüman sömürge hakları proleter haklardır ve Müslüman toplumundaki hemen bütün sınıflar sömürgeciler tarafından ezildiklerinden, tüm sınıfların “proleter” olarak adlandırmaya hakkı vardır…İngiliz ve Fransız proleterleri ile Afgan veya Fas proleterleri arasında muazzam bir fark vardır”(Galiyev’den aktaran Benningen ve Wimbush, 1995:59).
Çok fazla detaya girmeden yayılımcı kapitalizm bu tarz analizlerde “Batı” ile özdeşleştirilmekte, ve devamla Batı karşısında Doğuyu tanımlayan unsurlar öne çıkarılmıştır. Bu bazen müslüman ulusçuluk, bazen milliyetçi müslümancılık gibi eklektik bir dizi pragmatik açılımlara neden olacaktır.
Tüm bu analizlerde temel söylem, sınıfların henüz gelişmediği yönündedir. Oysa B.Boran’ın işaret ettiği gibi;
“Türkiye’de sosyal sınıf farklılaşması henüz güçlü, keskin değildir görüşü Türkiye’de sosyal sınıflar, sınıf mücadelesi yoktur ve olamaz şeklini” alacaktır (Boran,1992:44).
Sınıflar ve sınıf mücadelesi yok denilirken yeni düzenleme ve uygulamaların hemen hepsinde, sınıfsal bir yönelimin var olduğunu görüyoruz. Örnek olarak işçi sınıfını doğrudan etkileyen İş Yasası’nın çıkartılmasına ilişkin olarak R.Peker, Ülkü Dergisinde şu açıklamaları yapmıştır:
“Biz bu iş kanunu ile yurddaşların sınıflaşarak parçalarına ayrılmasına karşı bir kale duvarı örüyor[uz]. Arkadaşlar yeni iş kanunu sınıfçılık şuurunun doğmasına ve yaşamasına imkan verici bulutlarını silip süpürecektir” (Peker, 1982:286).
Olgusal düzeyde bakıldığında, devletin sınıflar üstü doğası gerçekte İş Yasasında olduğu gibi, sermayenin emek üzerinde kontrol düzeneğinin oluşturulması ve bu düzeneklerle sermaye birikiminin sağlanması gerçekleşecektir. İş Bankası, Sanayi ve Maadin Bankasının kurulması, ve özel kesime yatırımlarda öncelik veren Teşvik-i Sanayi Kanunun çıkarılması bu düzenlemelerin sadece bir kaç örneğidir (Şaylan, 1974:79). Devletin sınıf karakterini özel kesimin destekleyicisi Fethi Okyar sitemkar bir dille eleştirecektir:
“Bizde devletçilik devlet sermayesini hususi adamlar vasıtasıyla kullanmak şeklinde tecelli ediyor” (Eliçin, 1996:38).
Türkiye’de ticari sermayenin egemenliğinin, üretken sermayenin egemenliğine dönüştüğü 1960’lı yıllar, aynı zamanda muhalif düşünsel çabaların yoğunlaştığı yıllara tekabül etmektedir. Muhalif düşüncelerin temel kaynağı, 1920’li yılardan itibaren uygulanan ekonomi politikalarının yarattığı olumsuzluklar olmuştur. Bu olumsuz ortamda;
“Türk halkının çok çetin iktisadi, siyasi ve sosyal meselelerin ortasında, kendisini bütün özlemlerine kavuşturacak bir yön aramakta olduğu”nu işaret edilen bir bildiri yayınlanacaktır. (Yön, 1961, 12, italik bize ait). Bildirinin girişinde belirtildiği üzere toplumun içinde yaşadığı olumsuzluklardan kurtaracak bir yeni YÖN’elime ihtiyaç duyulmaktadır.
Yön hareketi “Türk toplumuna yön verme çabası içindedir” (Yön, 1961:12-13):
-“Atatürk devrimleriyle amaç edinilen çağdaş uygarlık seviyesine ulaşma…” -“…iktisadi alanda hızla kalkınmak, yani milli istihsal seviyesini hızla yükseltmek
-“Varmak istediğimiz bu amaçlara yeni bir devletçilik anlayışıyla erişebileceğimize inanıyoruz”
-“…bunun için iktisadi hayatı bütünüyle planlamak şarttır.”
-“Bugün içinde bulunduğumuz buhranlardan kurtulmanın birinci şartını, Türk toplumunun çeşitli kesimlerinde görev almış olanların ve millet kaderine hakim olabilecek mevkilere gelmiş bulunanların, bir temel kalkınma felsefesi etrafında birleşmelerinde görüyoruz”
Diğer yandan Yön hareketini tanımlayan bir diğer özellik ise emperyalizme karşı milliyetçi bir yöneliminin olmasıdır;
-“Türk]Sosyalizminin temel hedeflerinden biri, en kısa zamanda ekonomik bağımsızlığın gerçekleştirilmesi ve dış kredilerin eşit şartlarla alınmasının sağlanması olacaktır. Sosyalizm bu anlamda milliyetçidir” (Avcıoğlu, 1962b:2).
“Hülasa bağımsızlığa kavuşmuş memleketlerde kontrollü planlarla sunni bir kapitalizmin tesisi, milli gelir dağılışının yabancılar tarafından kontrolü, askeri ve iktisadi kilit noktalarının kontrol altına alınması gibi yollardan yeni bir Süper-Emperyalizm devri açılma çağındadır” (Aydemir,1962:20).
“Kurtuluş yolu, 1919 da olduğu gibi, bugün de halkçılıktan geçiyor. Gerçek Atatürkçüler, geçmiş hatalardan da ders alarak, sistemli metodlu bir > etrafında toplanmak zorundadırlar” (Avcıoğlu, 1962c:3).
Yön hareketi içinde bulunanlar sermaye birikiminin kendine içkin gelişmesinin sınıf merkezli analizini yapamadıkları ölçüde, Türkiye’deki gelişmeleri ve gelişmenin olumsuz sonuçlarını Kemalist kadroların başarısızlığına bağlayacaklardır.
“Böylece, Atatürk devrimlerinin yarattığı, fakat halktan zamanla uzaklaşan, bürokratlaşan devrimci kadro tesirsiz hale gelmiş, onun yerini toprak ve sermayeye dayanan sosyal gruplar almıştır”(Avcıoğlu,1962b:3).
Devrimci kadroların hatalarına ilişkin vurgular, dönüştürme mantığının açmazlarını içeriyor. Çözümleme dilinde sınıf kavramları kullanılmakla birlikte, toplumsal ilişkilerin sınıf temelli tanımlanmasından uzak duruluyor.
“O tarihlerde [1920’ler] Türkiye’de Batı anlamında sınıflar yoktu. Fakat yine de üretim araçlarını ellerinde tutan, bu sayede emekçileri sömüren sınıflar vardı. Halkçı bir politikanın hareket noktası, sınıf gerçeğini kabul etmek ve sınıf tezatlarını kaldırmaya çalışmak olmalıydı” (Avcıoğlu,1962d:3, vurgular bana ait).
D.Avcıoğlu aynı yazısında, devletçiliğin hiç bir zaman halkçılığı gerçekleştirme vasıtası olarak kullanılmadığını belirtiyor. Çok daha önemli bir nokta bu analizlerde, devlet sınıflar üstü ya da sınıfların dışında bir aktör olarak tanımlanmasıdır. Çelişkili olan şu ki, aynı yazarlar çalışmalarında devletin sınıflar aracılığıyla nasıl biçimlendiğini anlatıyor.
“Kurtuluş savaşı sırasında, işgal kuvvetleri ve Saray ile işbirliği halinde yaşıyan büyük iş çevreleri, 1924’te Ankara Palası istila etti” (Avcıoğlu,1962d:3).
Yön hareketi Türkiye’de kapitalizmin kendine özgü bir dinamiği olmadığına inandığı için, gelişmekte olan burjuvaziyi uluslararası sermayenin basit bir aktörü olarak tanımlar.
“II. Dünya Savaşından sonra…. Türkiyenin gelişmesi zengin kapitalist memleketlerin lütuf ve iştahlarına terkedilmiştir. ….. Gerçekten de dış yardım büyük yabancı monopollere avantajlı pazar sağlamaya ve Türkiye’de de bu monopollere tabi bir burjuva sınıfı geliştirmeye yönelmiştir” (Avcıoğlu, 1962e:20).
Bir yandan sınıf gerçeği kabul edilirken, diğer yandan bu gerçekliği ortadan kaldırmak için devletçilik ve halkçılık gibi uygulamalar öne çıkarılıyor. Yön hareketi aynı dönemi analiz ederken sınıfsal bir çerçeve kullanan ve gerçekliği dönüştürmek için sınıfsal bir alternatif öneren Türkiye İşçi Partisi’ni eleştirmektedir.
“Sınıf önderliği davasının ön plana alınması, memleketin bugünkü objektif şartları göz önünde tutulursa, kuvvetleri dağıtmaktan başka bir işe yaramaz”(Avcıoğlu,1962e:16).
Avcıoğlu’na göre “TİP idarecilerinin, Türkiye’nin gelişme safhasını, sosyal kuvvetlerin durumunu ve mevcut ortamı göz önünde tutmadan sınıf önderliği meselesini en önemli mesele olarak” (Avcıoğlu, 1962e,20) ileri sürmeleri anti-emperyalist mücadele için gerekli “milliyetçi cephenin” kurulmasını olumsuz yönde etkileyecektir (Avcıoğlu, 1967f:16).
Yön hareketinin genel söylemi, sınıf gerçeğinden kaçınarak, “milliyetçi”, “devletçi” “halkçı” söylemler ile kalkınmanın gerçekleşeceğini ifade etmiştir. Kalkınmacılık söylemi belirli bir nesnel güçe atfen formüle edilmediği ölçüde, nesnel güçlere rağmen ‘kalkınma’ vurgusu öne çıkacaktır. Bu gelişmeyi sağlayacak güçler sınıf olarak tanımlanmıyorsa, “belirli kadrolar” ve bu kadroların “voluntarist” müdahaleleri belirleyici olacaktır (Gülalp, 1987:97).
Yön hareketi sosyalizmi ve kapitalizmi kalkınma için bir stratejiye indirgemiştir. Sosyalizm kavramı da Ş.S.Aydemir’in Yön’de B.Boran’ı eleştirmek üzere ele aldığı yazıda, “azgelişmişlik sosyalizmi”, “Türkiye sosyalizmi”, “memleket sosyalizmi, ya da “sosyal milliyetçilik” kavramları ile tanımlanmıştır (Aydemir, 1962:20).
B.Boran bu egemen muhalif söyleme karşılık Vatan gazetesinde (22 Ağustos 1962) sosyalizmin “her şeyden önce bir işçi sınıfı ideolojisi” olduğunu vurgulayacak ve Türkiye’de sosyalist aydınların “sosyalist harekette işçi sınıfına gereken önemi vermediklerini” belirtecektir. Boran’ın bu eleştirisini Ş.S.Aydemir şu cümlelerle karşılayacaktır:
“Azgelişmiş, memleketçi ve milliyetçi sosyalizmlerde sınıf önderliği davası sağlam bir dava değildir. Çünkü bu memleketler henüz az gelişmiş bir kapitalizm ve bazı yerlerde kapitalizm öncesi safhasındadır. Gaye sınıf kavgası, sınıf önderliği, sınıf diktatörlüğü davası olmaktan ziyade aydın bir fikir hareketi etrafında milletin sosyal adalet ilkelerini sosyal mücadeleyi benimsemiş bütün aktif tabakalarını bu hareket etrafında birleşmektir” (Aydemir, 1962b:20).
Aydemir savunmasını 1930’lardaki sınıftan kaçışa olanak verecek argümanlarla süslemiş, Atatürk’ün “imtiyazsız ve sınıfsız bir millet olma” çabasını ısrarla tekrarlamıştır. B.Boran’ın Aydemir’e verdiği cevap, sınıftan kaçış yönelimli analiz ve eğilimlere karşı verilmiş anlamlı bir eleştiri olmuştu. Türkiye’de Burjuvazi yok mu? başlıklı yazıda:
“Batı’daki gibi bir burjuva yoktur ama batı anlamında bir burjuvazi vardır ve gelişmektedir… Sosyal sınıfları önce kendi toplumlarına nisbetle değerlendirmek gerekir ve bizim burjuvazimiz de bizim toplumun çapına göre bir burjuvazi. Bugünkü politik düzenin ise bu burjuva sınıfına dayandığı ve onun yararına olduğu apaçık…… [P]lanlama, devletçilik,vergi reformu hep özel teşşebüs için”(Boran,1962:9).
B.Boran 1964 yılında Sosyal Adalet dergisine yazdığı makalede “kalkınma ve aydınlar sorununu sınıfsal bir açıdan analiz ederken, Türkiye’de burjuvazinin gelişimine ilişkin ilişkisel ve sermaye birikimi temelli bir ele alışın olanaklarını sergilemiştir:
“..[T]icarette, ve az ölçüde sanayide, kapitalist ilişkiler ve sermayeci sınıf geçen yüzyılın ilk yarısından bu yana önceleri yavaş, Cumhuriyet devrinde daha hızlı bir tempo ile gelişmeye başladı. Bu işçi sınıfının da aynı zamanda belirip gelişmesi demekti tabii”(Boran,1964:9).
B.Boran Yön dergisinde yer alan Türkiye’de burjuvazinin yokluğu yönündeki düşüncelerin sadece yanlış değil, aynı zamanda zararlı olduğunu belirtiyor. Boran’a göre sorun sadece akademik bir sorun değildir. Böyle bir yaklaşımın pratik aksiyon açısından önemli neticeleri vardır.
“Türkiye’de batı anlamında hususi mülkiyet ve burjuvazi yoksa, tabii o zaman burjuvazinin karşı kutbu işçi sınıfı da yok demektir. İşçi sınıfı olmayınca da, bir işçi sınıfı ideolojisi ve hareketi olarak sosyalizm söz konusu olmayacaktır. O zaman sosyalizm, toplumda gerçek bir dayanak ve kuvvetten yoksun havada kalmış bir takım> fikirler ve dilekler sistemi, veya seçkinler kadrosu yönetimi hülyası olmaktan öteye geçmez” (Boran,1962:9)
Türkiye’de teori ve eylemlilikte sınıf kavram ve gerçekliğinden uzak duran analizler, H.Kıvılcım tarafından yine sınıfsal, ama alaycı bir dille ele alınıp eleştirilecektir. Kıvılcım’a göre Yön’ün batılılaşma söylemi aslında “utangaç kapitalistleşme”dir. Utangaç kapitalistleşme için kalkınma ve kalkınmayı gerçekleştirmek için yeni devletçilik formülüne karşılık şu eleştiriyi yöneltecektir;
“Sınıflı toplumda yuvarlak bir > yok, Sosyal Sınıf bilinci vardır. Hangi sosyal sınıfın Bilinci >>Devlet müdahalesini>> biçimlendirecek?…. Devletsiz devletçilik olmaz. Devlet denildi mi ise, o bir > değil, bir gerçeklik>>i budur. Bu en keskin gerçeklik atladık mı Toplumda ve Politika’da başka bütün >den yan çizmiş oluruz” (Kıvılcımlı, 1970:1968).
Türkiye’de kapitalizmin gelişiminin kendi mecrasında ilerleyişi sınıfsal konumları giderek kristalize ederken “gerçekliklerden yan çizme” gariptir ki artarak devam etmiştir. Toplumsal ilişkileri anlama mantığı ile dönüştürme mantığı arasındaki ilişki, Türkiye gibi geç kapitalistleşmiş toplumlarda daha gerilimli olmuştur. Geç kapitalist toplumlarda, erken kapitalistleşen ülkelerle geç kapitalistleşen ülkeler arasındaki ilişkiler, temel analiz birimi olmuştur. Toplumsal pratiğe müdahale etmenin temel belirleyeni “dışsal müdahale” yada “emperyalizm” olunca, bu tarz ele alışlar “üçüncü dünyacı” bir nitelik kazanmıştır. Bu içeriği politik pratikte öne çıkaranlardan biri Mao Zedung’tur. Mao Zedung’a göre temel çelişkinin (emek-sermaye) çözümlenebilmesi için baş çelişkinin (emperyalist ülkelerle sömürge ve yarı sömürge ülkeler arasında) çözülmesi gerekiyor (Yanardağ, 1988:135). Mao’nun Çin Toplumunda Sınıfların Analizi adlı çalışmasında yaptığı ayrım, aslında 1970’lerden sonra Türkiye’de neredeyse aynen kullanılmıştır. Mao yazısında dost ve düşmanları tanıyalım diyerek başlattığı analizde büyük Çin toplumu için belirleyici sınıfların “büyük toprak sahipleri” ile “kompradorlar” olduğunu ifade etmiş. Fakat her iki sınıfın da varlık ve gelişme koşulunun emperyalizm tarafından sağlandığını belirtecektir(Tse-tung, 1926). Özellikle 1970’lerin Türkiye’si için oldukça tanıdık bir analiz!
Geri ve sömürge koşullarda “sınıf” olgusunun yeteri kadar gelişmediği vurgusu “mücadele zeminin sınıftan, halk kitlelerine kaydırılmasına” neden olmuştur (Wood, 1992:31). 1960’ların sonunda toplumsal gelişme belirli bir düzeye ulaştığında “üçüncü dünyacı”, “anti-emperyalist” tezler yoğunluk kazanacak ve Milli Demokratik Devrim (MDD) olarak tanımlanan strateji ortaya çıkacaktır (Aydın,1998). Bu stratejide toplumsal pratiği dönüştürme mantığı, gerçeği anlama mantığının belirleyici şekilde önüne geçmiştir. Sınıftan kaçışın bu yıllarda temel belirleyeni MDD olmuştur. Bu yöndeki analizlere bir çok örnek verilebilir, ama 1960’larda muhalif oluşumlar içinde Türkiye gerçeği üzerine detaylı analiz yapan az sayıda isimden biri olan M.Çayan’ın çalışmasına bakmak yeterli olacaktır;
“Bilindiği gibi, ülkemizde Amerikan emperyalizmi ile çelişkisi olan sadece işçi sınıfı değildir. Her sınıf kendi iktidarı için mücadele edeceğinden Kemalistlerin Anti-Amerikan Milli Cephenin kendi önderliklerinde kurulmasına çalışmaları ve II. kurtuluş savaşımızı sevk ve idare etmek istemeleri çok doğaldır……. Aynı biçimde yüzde bilmem şu kadar feodalizm vardır, ana üretim biçimi kapitalize ilişkilerdir vs. diyerek Yankee Emperyalizmine karşı kurulması gereken Milli Cephenin, millici sınıflarını karşıya iten ve bu aşamada sosyalist saflarda eylemsizliğin” oluşmasına neden olan analizler (Çayan, 2002) derken sınıf yönelimli analizlerin sıkı bir eleştirisini yapmaktadır.
Türkiye’deki sermaye birikim dinamiği ve bu dinamiğe içkin gelişmeler genellikle göz ardı edildiği için sermaye birikim sürecinde biçimlenen nesnel sınıfsal konumlar da göz ardı edilmiştir. Sermaye birikiminin belirli bir aşamaya geldiği 1980’ler, dünya kapitalizmi ile bütünleşme istek ve zorunluluğunun daha bir öne çıktığı yıllardır. Bu istek ve zorunluluğun temelinde ülkede sermayenin toplam sosyal döngüsünün büyük ölçüde tamamlanmış olmasıdır. Bağımlı bir sosyal formasyonda, bunun anlamı sermayenin sosyal döngüsünün ülke içi birikiminin belirli bir aşamaya ulaşmasıdır. Artık az sayıda bireysel sermaye için dünya ölçeğinde işleyen sermaye birikim sürecine katılmak temel amaç olmuştur (Ercan,2002). Bu amacın yerine getirilme süreci olarak tanımlayacağımız son yirmi yıl, verili sınıf ilişkilerinin önemli değişimler geçirmesine yol açmıştır. Değişimi tanımlayan temel özellik ise sadece sermaye ile emek arasındaki sınıflar arası çelişkilerin yoğunlaşması değil, sınıf içi çatışmaların da artması olmuştur. Bu gelişmeleri tanımlayan temel mekanizma, ülkede kapitalizmin gelişmesi iken, anlamaya ve dönüştürmeye yönelik analizlerde yine sermaye birikimi ve sınıf yönelimli analizlere pek fazla referans verilmemiştir. Uzun erimli sermaye birikim dinamiklerinden hareketle analiz yapma yerine, 1990’lı yıllarda anti-emperyalist ve kalkınmacı analizler yeniden ve daha bir güç kazanarak gündemi belirlemeye başlamıştır. bu tarz analizler milliyetçi, kalkınmacı, anti-küreselleşmeci ve ulusalcı kavramlarla besleniyorlar. Sınıfsal konumların daha bir belirginleştiği ve sınıfsal çatışmaların arttığı bir dönemde, sınıf gerçekliğinden kaçışın daha bir yoğunluk kazanması tuhaf bir durum olsa gerek. Oldukça farklı söylemlerle biçimlenen bu analizlerde, yukarıda işaret ettiğimiz 1930’ların, 1960’ların söylemleri tekrar edilmektedir. D.Perinçek’in şu sözleri sınıftan kaçışa iyi bir örnek teşkil ediyor:
“Türkiye’nin önündeki büyük iş, kurulmakta olan Süper nato-Mafya-Tarikat iktidarını milleti seferber ederek yıkmak, Milli Devletimizi devam ettirme kararını yeniden hayata geçirecek ve Türkiye’yi Avrupa Kapısında çözülmekten kurtaracak bir Milli Hükümet kurmaktır. Bu görevi yerine getirmek için milletimizin en büyük kuvvet kaynağı, bize Atatürk önderliğinde gerçekleştirdiğimiz devrimden kalan büyük manevi mirastır”(Perinçek,2002).
Yine aynı eğilimin yayınlarından Teori dergisinde yer alan analizler, yukarıda verdiğimiz daha derinlikli erken dönem çözümlemelerin nasıl karikatürüze edildiğini gösteriyor:
“Ezilen ülkeler, kapitalizmin yeterince gelişmediği, üretimde toplumsallaşmanın esas hale gelmediği, işçi sınıfının nicel ve nitel olarak zayıf olduğu ülkelerdir……. Bu ülkeler aynı zamanda sistemin zayıf halkalarıdır….. İlk adım; ülkede üretici güçleri geliştirecek, sanayileşmeyi ve modernleşmeyi sağlayacak, ulusal pazarı bütünleştirecek, eğitimi, bilimi, teknolojiyi kültürel yaşamı geliştirecek ulusal, demokratik bir devrimdir” (Akküçük,2002).
Kapitalizmin sürekli değişim halindeki varoluşunu ve bu varoluşu dinamik kılan sınıfları göz önüne almayınca, sınıflar yerini halk, ulus ve milliyetçiliğe bırakacaktır:
“Bugün bütün dünya da iki farklı milliyetçilik vardır. Bunlar kısaca şöyle tanımlayabiliriz:
Gerici milliyetçilik: Sömürgeci, emperyalist, ırkçı, fetihçi milliyetçilik. ….. Devrimci milliyetçilik: Türkiye Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın öncülüğünü yaptığı antiemperyalist, halkçı, başka uluslara karşı saldırgan olmayan, aksine onlarla eşitlik ve kardeşliği savunan, Kemalizmin Altı Ok’unda tanımlanan milliyetçilik” (Akküçük, 2002).
Anti-emperyalist söylemi öne çıkaran ve bu söylemi Atatürkçülük çerçevesinde milliyetçi bir doğrultuda gerçekleştiren başka bir çevre ise Türk Solu grubudur.
“Atatürk’ün ortaya koyduğu ilkeler bugün de sol için temel mücadele konularıdır. Sömürgecilik saldırısıyla aşağılanan onun milliyetçiliğidir. Özelleştirme saldırısıyla yıkılan onun devletçiliğidir. IMF politikalarıyla üzerine çullanılan onun halkçılığıdır. Gericilik saldırısıyla yok edilmek istenen onun laikliğidir. Sahte bir Atatürkçülükle halktan saklanan onun devrimciliğidir. Sonuçta ortadan kaldırılmış olan onun kurduğu cumhuriyettir (Türk Solu, 2002).
Yukarıda tanımladığımız farklı sınıftan kaçış hallerini eklektik bir şekilde içinde taşıyan grup için milliyetçilik belirleyici bir yer tutuyor:
“TÜRKSOLU, Batı uygarlığına karşı mücadele ederken milliyetçilik bayrağını yükseltir. Ezen ulusların emekçileri ile ezilen ulusları birleştiren enternasyonalist bir bağ yoktur. Bu tür istekler ancak bir hayal olabilir. ….. Ezilen uluslar, emperyalizme karşı ulus olarak mücadele ederler ve bu mücadelede milliyetçi olmak işin doğası ve doğrusudur. Ezilen ulusların ezen ulusların emekçilerinden bir beklentisi olamaz….. Bugün emperyalistler ezilen uluslara karşı enternasyonal bir haçlı saldırısı düzenlemektedirler. Bu saldırı ezilen uluslar içinde sol kompradorlar yaratarak ilerlemektedir. Sol kompradorların azınlıklar yaratma çabası ile emperyalistlerin ulusları bölme çabası başbaşa yürümekte ve topluca milliyetçiliğe karşı savaş vermektedirler. TÜRKSOLU bu savaşta hem emperyalistlere hem de onların sol kompradorlarına karşı milliyetçi mücadelenin önderliğini yürütür” (Türk Solu, 2002)
Yukarıda sınıftan kaçışın iki uç örneğini verdik, fakat bu iki eğilimi tanımlayan özellikler farklı yoğunluklarda da olsa neredeyse tüm muhalif oluşumlarda bulunan özelliklerdir.
Diğer yandan ‘anlama’ yönelimli akademik muhalif oluşumlar içinde de yukarıda ifade edilen eğilimlerin farklı dozlarda bulunduğunu işaret etmemiz gerekiyor. Özellikle kalkınmacı bir eğilimin görüldüğü bu yaklaşımlarda, kalkınmacılık bir ulusal ‘iyi’ tanımı çerçevesinde analiz ediliyor. Kapitalizmin Türkiye’deki tarihini ve bu tarih içinde biçimlenen nesnel sınıfsal konumları ve çelişkileri işaret etmeden, fetişleştirilmiş bir kalkınma kavramı dolayında analizler yapılıyor. Daha çok akademinin teknik donanımı ile amprisizmin bileşimi çerçevesinde açığa çıkan bu çalışmalar, dönüştürme mantığıyla hareket eden muhalif politik oluşumların söylemini güçlendirici imkanlar sunmaktadır.
“Azgelişmiş ülkede, toplumun kendi mukadderatına hākim kılan, maddi refahı sürekli arttıran ve bütün topluma yayan bir kalkınma sürecini başlatmak için, kalkınmacı bir siyasi iktidarın zuhur etmesi ve ülkenin dünya iktisadi sisteminin kısıtlamalarından huruç etmesi gerekmektedir” (Somel, 2000: 103, vurgular bana ait).
Diğer yandan E.Yeldan ‘iktisadi kalkınma’nın gelişmekte olan ülkeler için bir olanak olduğunu ifade etmektedir. Kalkınma iki küreselleşmeci dönem arasında biçimlenmiştir. Bu dönemde bir kalkınma felsefesi ve bu felsefeye uygun olarak “ulus devlet aygıtına da yeni iktisadi görevler” yüklenmiştir”. Kalkınmacı bir anlayışla devlet, üretici, yatırımcı ve düzenleyici işlevlerle donatılmıştır. E.Yeldan’a göre;
“[Y]eni küreselleşme dalgası altında devlet artık yatırımcı ve/veya üretici niteliğinden arındırılacak ve toplumsal gelir dağılımını –sermaye lehine- düzenleme işlemini sürdürmeye devam edecektir” (Yeldan, 2002a:25).
Bu alıntıda ifade edilen, devletin sermaye lehine düzenleme işlevini sürdürmesi vurgusu, kalkınmacı dönemde devletin ‘nötr’ olduğuna ilişkin bir örtük varsayımı içeriyor. Diğer yandan aynı çalışmada “devlet aygıtının sınıfsal” olduğu ifade edilecektir. Bu çelişkili ifadelerin kaynağında kalkınmacı eğilimin yattığını belirtmemiz gerekiyor. Geç kapitalistleşen ülkelerin içe yönelik sermaye birikiminin gerçekleştiği dönemdeki (1930-1970) düzenlemeleri/uygulamaları olumlayan, ama kapitalizmin dünya ölçeğinde belirleyici olduğu dönemde gerçekleşen sermaye birikim tarzı/uygulamalarına sıcak bakmayan bir analizle karşı karşıya olduğumuzu söylememiz gerekiyor.
Kalkınma kavramının da nötr bir olgu olarak tanımlandığını söyleyebiliriz. E.Yeldan kalkınmayı
“uluslararası işbölümünde daha yüksek bir konuma ulaşma ve yaşam kalitesinin yükselmesi şeklinde” tanımlanmıştır (Yeldan,2002a:25).
E.Yeldan’la yapılan bir söyleşide kalkınma ile sosyalizm arasında bağlantı şöyle kurulmuştur.
“Sol, her şeyden önce kalkınmacı bir perspektiftir. Ve bu kalkınma, büyüme perspektifi, her şeyden önce sosyal adalet eksenlidir” (Yeldan,2002b:10).
Aynı söyleşide devletin taraf olması gerektiği işaret edilirken, devlet ve kalkınma arasındaki bağlantının yönü:
“Devlet taraf olmalı, üretken sanayiden, üretken sermayeden yana taraf olmalı” şeklinde ifade edilmiştir (Yeldan, 2002b:12).
E.Yeldan’ın kalkınma ve devlete ilişkin vurguları ile kapitalizm ve kapitalizmin küreselleşmesine ilişkin analizlerinde tam anlamıyla bir sınıftan kaçış olduğnu söylemek haksızlık olacaktır. Türkiye ekonomisine yönelik detaylı ve anlamlı çalışmasının girişinde çalışmanın “sermaye birikimi ve sınıfsal çatışmaları göz ardı eden” genel eğilime karşı yazıldığı belirtilmiştir (Yeldan,2000,10).
Fakat son dönem Türkiye ekonomisine ilişkin muhalif analizlerde belirleyici olan ve sınıf olgusunun analize içkin olmamasına yol açan en az iki etken olduğunu ve bu iki etkenin de E.Yeldan’ın çalışmalarına içkin olduğunu ifade etmemiz gerekiyor.
Kapitalizmin 1970’lerden itibaren içine girdiği yeni aşamayı tanımlarken genellikle Keynesyen sol literatür kaynaklı bir “hastalıklı durum” analizi yapılıyor. Hastalıklı durum için “gazino kapitalizmi” tanımlaması yapılıyor. Gazino kapitalizmi:
“özü itibarıyle spekülatif niteliklere dayanan ve reel yatırım davranışlarından ziyade, rantiyer tipi girişimleri besleyen” bir duruma atfen kullanılmıştır”(Yeldan,2002).
Gazino kapitalizmini tanımlayan temel özellik spekülatif para hareketleridir. Spekülatif sermaye hareketlerinin kendi başına bir neden olarak analiz edilmesi, kapitalizme içkin olan bir dizi tarihsel ve yapısal özelliğin gözardı edilmesine neden olur. Oysa spekülatif sermaye dünya ölçeğinde aşırı sermaye birikiminin ve buna bağlı olarak artan bireysel sermayeler arası rekabetin sonucunda önem kazanmıştır. Sermaye birikiminin krize girdiği her dönemde, para-sermayenin önem kazandığını görüyoruz. 1970’li yıllarda açığa çıkan kriz, aşırı üretim ve aşırı sermaye birikiminin muazzam boyutlara ulaştığı bir zaman diliminde gerçekleştiği ölçüde, para-sermaye çok daha özel bir dizi işlev yüklenmiştir. Ama sıkça söylendiği gibi bu durum ne arizi bir durumdur, ne de üretken sermayeden kopuk başı boş bir spekülatif sermaye yaratmıştır. Sermaye birikimin tarihsel yapısal kümülatif sonuçları, değerin kendini yeniden üretemediği durumda hayali sermaye formasyonunun gelişmesine neden olmuştur. Bu aşamada sermayenin toplam sosyal döngüsünün dünya ölçeğinde yeniden, yeni işlevleri doğrultusunda kurumsal bir düzeneğe yöneldiğini görüyoruz. Yeni düzeneğin oluşumunda emek ile sermaye ve her kriz döneminde olduğu gibi daha çok sermaye ile sermaye arasındaki çelişkiler yoğunlaşarak artmıştır. Yaşanan çelişkili süreç, kapitalizmin küreselleşmesidir. Bu aşamayı kapitalizmin diğer dönemlerinden ayırdeden temel özellik, geç kapitalist ülkelerin ülke olarak değil, bireysel sermayeler aracılığıyla dünya ölçeğinde gerçekleşen sermaye birikim sürecine katılma isteği ve zorunluluğunu yaşamasıdır. Bu aşamada emperyalizm ile küreselleşme kavramları birbirleri ile karşılaştırılacak kavramlar değildir. Küreselleşme kapitalizmi tanımlayan sermaye birikiminin ulaştığı bir aşamayı ifade ediyor. Yani küreselleşme bir “durumu” tanımlarken, emperyalizm bir ilişkiyi tarif ediyor. Bu ilişkiyi, ilişkiye taraf olanların eşitsiz donanımlara sahip olması belirliyor. Küreselleşme kavramı veya gerçeği bu anlamda emperyalizmi içerir, yoksa ona karşı gelen ya da bu ilişkiyi ortadan kaldıran bir gerçeklik değildir. Egemen sermayeler (sadece erken kapitalist sermayeler değil geç kapitalistleşen sermayeler) arası ilişkiler, şimdi artık dünya ölçeğinde bir dizi iç içe geçmiş ilişkiler ağı oluşturmuştur. İç içe geçmiş bu ilişkiler ağı, acımasız bir rekabeti meydana getirirken, aynı zamanda oyun için yeni kurallar da üretmektedir. Yeni kurallar, sınıfsal konumların yeniden belirlenmesine neden olmakta ve çatışmaları hızlandırmaktadır. Sınıfsal çatışmaları ise dünya ölçeğinde sermaye birikimini tanımlayan genel eğilimler belirlemektedir. Tüm bu gelişmeler, kalkınmacı yönelim ve stratejileri geçersiz kılmıştır. Bu ise günümüzdeki muhalif söylemlerin, sınıf yönelimli analiz yapmalarını engelleyen ikinci değişkendir. Kalkınmacı stratejilerin temel belirleyicisi olan, mekan bağımlı ilişkiler yani ulusal ittifaklar, sermayenin küreselleşen dinamiklerince iyice tahrip edilmiştir. Ulusal sınırlar dahilinde gerçekleştirilen ittifakların tahribatı sadece IMF, DB ya da çok uluslu şirketlerin doğrudan müdahalesi ile gerçekleşmemiştir. Tahribatın yoğunluğu, geç kapitalistleşen ülke sermayelerinin dünya ölçeğinde işleyen sürece eklemlenme istek ve zorunluluğu sonucunda daha çok artmıştır(Ercan,2002b). Bu anlamda, dünya ölçeğinde belirlenen oyunun kuralları kurumsal bir içerik kazandığı ölçüde, devletin sınıfsal içeriği çok daha belirginleşmektedir. Devlet sermayeler arası ilişkilerin uluslararasılaşma sürecini hızlandıran, ve her bir aşamada bu ilişkilerin kurumsal bir içerik kazanmasına yol açan bir işleve büründüğünde, devlete kalkınmacı bir içerik nasıl kazandırılacaktır? Özellikle üretken sermaye donanımının gelişmesini sağlayacak kalkınmacı bir devlet, bu işlevi nasıl gerçekleştirecektir? Bu soruların cevaplanması ancak kalkınma kavramının fetişleştirilmiş tanımından kurtarılması ile olası hale gelecektir.
f-Sınıfların Ölümü
Kapitalist gelişmenin ulaştığı aşamada işbölümünun muazzam gelişmesi, son yıllarda sınıftan kaçışın yeni biçimini oluşturuyor. İşbölümü ya da kapitalizmin yeteri kadar gelişmediği dönemlerde ‘sınıfların” henüz olmadığı yönündeki iddialara benzer şekilde günümüzde kapitalist gelişmenin belirli bir noktaya ulaştığı aşamada da “sınıf” olgusunun ya da “işçi sınıfının” öldüğü ilan edilecektir. J.Pakulski ve M.Waters’ın “Death of Class” adlı kitapları bu anlamda en çok referans alan çalışma olmuştur. Çalışmalarının temel çıkış noktası toplumsal farklılaşmanın / karmaşıklığın arttığı bir dönemde, toplumu iki ya da üç sınıfa ayırmanın geçerliliğini kaybettiği yönündedir. Bu iddiayı desteklemek üzere yazarlar son yıllarda sınıf analizinde gerçekleştirilen sınıflamaları işaret ediyorlar. Toplumsal ilişkilerin aşırı kompleks bir biçim aldığı günümüz koşullarında, sınıf analizlerinde toplumun üç mü, yedi mi yoksa yirmi sınıftan mı oluştuğu yönünde tartışmalar yapılmaya başlanmıştır. Yazarlara göre kapitalist ekonomide ekonomik ilişkiler, artık merkezi konumdan tamamen uzaklaşmıştır. Mülkiyet ve üretim temelli deterministik ilişkiler eski önemini hızla kaybetmiştir. Bu gelişmeler, sadece eski endüstriyel sınıfları ortadan kaldırmamış fakat “sınıf mekanizmasını” da radikal bir şekilde çözmüştür. Temel sosyal işbölümü olarak ortaya atılan yaşam tarzı, tüketim ve değerler etrafında biçimlenen bu yeni durum “post-sınıf” olarak tanımlanıyor. Yazarlara göre fiziksel sermaye önemini kaybetmiştir, ve artık belirleyici olan beşeri sermayedir (Pakulski ve Waters, 1996). Sınıfın öldüğüne ilişkin bu haber bilineceği gibi ‘tüketim toplumu’, ‘bilgi toplumu’, ‘ağ toplumu’ kavramlaştırmalarıyla desteklenmiştir. Son yirmi yılda çok sayıda çalışmaya konu olan bu düşünceler, dünya ölçeğinde tüketilen sınıftan kaçma halleri olmuştur. Türk sermayesinin dünya piyasasına açıldığı yıllar, aynı zamanda liberal-piyasa yönelimli düşüncelerin serpilip geliştiği yıllardır. Liberal-piyasa yönelimli düşünceleri doğal olarak bu düşünceleri hızla ithal etmeye başlamışlardır. Bu konuda çok fazla örnek vermeye gerek görmüyoruz. Bu alanda oldukça yetkin olan bir isimden bir alıntıyla egemen düşünceyi özetleyebiliriz:
“Çağdaş dünyada, “kol gücünün” sömürülmesi üzerine bina edilen “sanayi devrimi” bitti. Yeni bir dönem açıldı. Buna “bilgi toplumu” ya da “sanayi sonrası toplum” diyoruz. Emek bu dönemde “en yüce eğer” olmaktan çıktı. Toplumları dönüştürmeye aday ilerici partilerin yerini “teknoloji” aldı. En devrimci işlevi teknoloji görmeye başladı”(M. Altan’dan aktaran Savran, 1993:9).
M.Altan’ın işaret ettiği bu düşüncenin sadece düşünce olarak kalmadığını belirtmemiz gerekiyor. Hazırlanan bir dizi yasanın gerekçesinde artık dünyanın değiştiği ve gerçekleşen değişimlere ayak uydurulması gerektiği belirtiliyor.
İşbölümü sonucu açığa çıkan yeni konum ve durumlardan hareket eden bir başka “sınıftan kaçış” ise ‘sosyalizm arayışı’ kapsamında gerçekleştirilecektir. Özellikle Ö.Laçiner tarafından ve Birikim dergisi çevresinde öne sürülen bu analizlerde, ‘kafa emeği’ ile ‘kol emeği’ ayrımı belirleyici değişken olarak tanımlanmıştır.
“[E]zici çoğunluğu kol emekçiliği statüsünde olan “alttaki”lerin hem burjuvazi tarafından temsil edilen “girişimcilik” işlevinin, hem de zihni emek düzeyi tarafından temsil edilen “yenilik, keşif ve yaratıcılık” işlevinin sahip oldukları “değiştirme” özelliği karşısında eşitsiz konumları tam bir çaresizlikle malüldür” (Laçiner,2000,36).
Kapitalizmin yarattığı eşitsizliklerin sonucu artık bir sınıf olarak bile adlandırılmayan kol emeği ile çalışanlar yani altakiler her türlü dönüştürücü donanımdan yoksun olanlari ifade etmek için kullanılmaktadır.
“Nitekim bilgi ve teknolojinin her ileri adımı üretim düzeyinde işçilerin işlevlerinin daha da daralmasına yol açıyor” (Laçiner,2000,43).
Solu yeniden tanımlama amacıyla gerçekleştirilen bir çalışmasında A.İnsel’de tamamen yeni bir ‘devrim çağında” yaşadığımızı ifade edecektir.
“Bilginin üretilmesi, biriktirilmesi ve dolaşımı konusunda hızla ilerleyen bu devrim, yaratıcılığın kendini ifade edeceği alanları değiştiriyor” (İnsel,2000,46).

belirlemesini yapıldıktan sonra, sınıf temelli analizlerden kaçış için önemli dayanak olan bir açıklamaya yöneliyor:
“Emek başlıbaşına bir değer değildir… Ama bu gün yaratıcılık alanı, maddi üretime, bedensel emeğe veya ücretli emeğe indirgenmeyecek biçimde genişlemiştir” açıklamasında bulunacaktır” (İnsel,2000,46).
Dönüşümü sağlama için “alttakilerin” hiç bir olanağı kalmamıştır. Aslında bu analizlerde utangaç bir “bilgi toplumu” ya da “endüstri sonrası toplumu” analizi yapıldığını belirtmemiz gerekiyor.
g-Farklılık selinden sivil toplum kavramına
1980’lerde biçimlenen sivil toplum kavramlaştırması, Türkiye’de sınıftan kaçışın önemli bir diğer kaynağı olmuştur. Sınıftan kaçış hallerinin (devlet-toplum, devlet-fert ya da Doğu-Batı ikilemlerine dayalı analizler) bir yada birden fazla bileşenini içinde barındıran bir dizi yeni teorik çerçeve geliştirilmiştir. Bu dönemde sivil toplum kavramının etkin bir söyleme dönüşmesinin iki önemli kaynağı vardır.
Sivil toplum kavramının gündemde belirleyici bir biçim almasının ilk kaynağı 1980 yılında gerçekleştirilen askeri darbedir. Darbenin devlet tarafından, topluma karşı yapıldığına dair görüşler, devletin karşısında toplumu güçlü kılacak teorik açılımların önemini vurgu yapmış oluyor. İkinci kaynak ise dünya ölçeğinde Marksist teoride açığa çıkan kopuşlarıda içeren öz-eleştirel süreç olmuştur.
Dünya düzeyinde kapitalizmin 1970’lerden itibaren önemli değişiklikler geçirmesi, E.Laclau’nun ifade tarzı ile kapitalist toplumlarda açığa çıkan “farklılık seli”:
“faillerin kimliğinin ve homojenliğinin bir yanılsama olduğunu, yeni her toplumsal öznenin esas olarak merkezini yitirmiş (decentred) olduğunu, kimliğininde yalnızca değişen konumsallıkların istikrarsız eklemlenmesinden ibaret olduğunu gösterdiğinde, bu toplumsal faillerin bizzat kendi kimlikleri de giderek daha fazla “sorgulanmasına neden oldu” (Laclau, 1985:31).
Farklılık seli, vulger Marksist analizlerde sıkça ifade edilen toplumun zamanla çok daha homojen iki sınıftan ibaret olacağı düşüncesini önemli ölçüde geçersiz kılacaktır. Diğer yandan aynı farklılık seli, işçi sınıfının kendi içinde bir çok açıdan farklılaşmasına neden olacaktır (Burawoy ve Wright, 2000: 14). Bu iki değişken beraberinde Marksizmin teorik açıdan sorgulanmasına yol açacaktır. Sorgulama Marksist teorinin bilgi kuramsal temellerine yöneliktir. Son dönem analizlerde sosyal bilimci, iki seçim arasında karar vermeye zorlanıyor. Seçim aşırı determizm ile determinizmden mutlak özgürleşme arasında yapılacaktır. Biraz daha açık ifade ededeck olursak, seçim politik ve ideolojik olguları sınıfsal çıkara yani ekonomik düzeye bağlayarak analiz etme ile politik ve ideolojik düzeylerin kendilerine özgü olgular olarak analiz edilmesi arasında yapılacaktır. Post-Marksistler seçimlerini ikinci tercihler doğrultusunda gerçekleştiriyorlar. Bu konuda öncü isimlerden olan Hindess’in ifadesi anlamlı:
“Belirli bir çatışmaya ve çatışmayı oluşturan güçlere yakından baktığımızda, birbiriyle çatışan güçlerin kelimenin tam anlamıyla sınıflar olmadığını görürüz. Sınıflar yerine partileri ya da buna benzer yapılarla karşılaşırız” (Hindess’ten aktaran Kiely, 1995,89).
Bu sorgulama ‘yapısal içsel bütünlüğü olan bir gerçekliğin’ mümkün olmadığını E.Laclau’nun tanımıyla “toplumun imkansızlığına” ilişkin bir dizi teorik açılıma olanak tanır. ‘Toplumun imkansızlığı’ vurgusu, olgusal olarak tekil konumları ifade eden farklılıklar üzerinde ve dahası bu konumların belirsiz ve öznel konumlarını işaret etmek önem kazanacaktır. Değişim bilgi-kuramsal bir içeriğe sahip. Nesnel ve yapısal-ilişkisel gerçeklikten, öznel olumsal-bilinmezciliğe geçişi sağlayacak bir bilgi-kuramsal kopuş gerçekleşmiştir. Kopuşun bizim açımızdan önemi, nesnel sınıf gerçekliğinin farklılıklar seline bırakılarak analiz nesnesinden çıkarılmasıdır. Laclau analizinde sınıf gerçekliğinin aslında ‘geçmişe’ özgü bir kavraam olduğunu işaret edecektir;
“Marx’daki “sınıf” nosyonu bir bütün olarak 19. yüzyılda çok berrak olan toplumsal kimliklere büyük ölçüde tekabül eden bie sentezdir. Ancak bu sentez bugün anti-kapitalist mücadele mantığını ve modelini anlamada eskisi kadar yardımcı olmamaktadır.”(Laclau,1989,26).
Toplumsal kimlikler ‘berraklığını” kaybedince yani farklılıklar artığında “politik özneler de nesnel toplumsal ilişkilere ya da çıkarlara dayanmayan sadece ideolojik-politik düzeyde oluşan birlikler olarak” analiz edilecektir (Savran,1990-91:111). Laclau ve Mouffe, “bütünleşmiş ve homojen bir kolektif irade gibi yanıltıcı” bir beklenti yerine;
“Radikal, özgürlükçü ve çoğulcu bir demokrasi için mücadelede yararlı olabileceğini düşündüğümüz bir hegemonya kavramı inşa etmemiz Marksizm içinde oluşturulmuş belli söylemsel biçimlerin ve sezgilerin geliştirilmesi, bazılarınınsa engellenmesi ya da ayıklanması yoluyla olmuştur” (Laclau ve Mouffe, 1992,11).
Laclau ve Mouffe ve diğer post-Marksistlerin teorik düzlemde gerçekleştirdikleri ayıklama ve geliştirme etkinlikleri ideoloji ve politikanın her türlü sınıfsal dayanaktan kopararak toplumsal alana taşınmasına neden olacaktır. Toplumsal olan birbirine indirgenemez konumların çoğulluğu ile tanımlandığı andan itibaren yeniden çoğullukların bütünsel olmayan var oluşu ile onun karşısında konumlanan devlet arasındaki uzlaşmaz konumlar öne kazanacaktır. Bu uzlaşmaz konumlamalar ise, bizi yeniden sınıftan kaçış için önemli bir uğrak olan sivil toplum kavramlaştırmasına götürecektir. Sivil toplum, devletin dışında özgürlükler alanı olarak tanımlanacaktır (Wood,1995;242) Devlet dışında devlete rağmen bu özgürlük alanı, çoğulluğu içerecek bir demokrasinin gerekliliğini işaret edecektir. Çünkü artık sorun, devlet ile birey arasındaki çelişki ve bu çelişkinin aşılması için bireyin hak ve özgürlüklerin tanınma sorundur. Sivil toplum kavramı yer yer oldukça radikal söylemler içerse bile, ulaşılan noktada bulunan çözüm liberal demokrasinin sınırlarını genişletmek olarak tanımlanmıştır:
“Solun görevi Liberal Demokratik ideolojiyi redetmek değil, tersine onu radikal ve çoğul bir demokrasi doğrultusunda derinleştirmek ve geliştirmek olabilir” (Laclau ve Mouffe, 1992,217).
Determinist ve indirgemeci Marksist analizleri Marksizme eşitleyen düşünürler, determinist ve indirgemeci konumlardan uzaklaşmaya çalıştıkları oranda gerçeklikten uzaklaşmışlardır. Gerçeklikten uzaklaşma, gerçekliği olanca çeşitliliği ile analiz nesnesine dönüştürme biçiminde gerçekleşmiştir. Yani gerçekliğin açığa çıkan görünümleri, indirgemecilik ve determinizme düşmeme adına analiz düzeyine taşındığı ölçüde, sisteme ilişkin temel yapısal özellikler, analiz dışında bırakılmıştır. 1970’lerin dünyasının aslında bir farklılıklar seli yarattığının kabul edilmesi gerekir. Kapitalizmin değdiği noktayı kendine benzeten işleyişi, 1970’li yıllarda farklılıklar yaratarak güçlenme biçimi almıştır. Yani farklılıklar keşfedilmeye ve dahası üretilmeye başlanmıştır(Ercan,2000a). Ama bizzat bu farklılık selini yaratan mekanizmayı işaret etmeden, sadece farklılıklar selini anlamamız mümkün görünmüyor. Farklılık selini yaratan sermayenin genişleme, farklılaşma ve derinleşme eğilimleridir.
Althusser’in ifadesi ile kaba determinizmden kaçılırken, ahlaki İdealizme (Althusser,1976:27) ya da Wood’un değimi ile “maddeci kaba sınıfsal çıkarlardan” kaçarken “evrensel insan değerlerine” yönelinmiştir. Yani sivil toplum kavramı temel referans noktası olmuştur. Bu konuda bir başka çalışmasında L.Althusser açık bir şekilde:
“Marx’ta önemli olan şey, gerçektende ne ekonomik tavırların bu (soyut) betimlenişi’dir, ne de homooeconomus miti içindeki sözüm ona kuruluşu’dur; bu dünyanın”anatomisi” ve bu “anatominin” değişimlerinin diyalektiğidir. Bu nedenle “sivil toplum” kavramı (bireysel ekonomik davranışların ve bunların ideolojik kökenlerin dünyası) Marx’ta ortadan kalkar”(Althusser,2002:135).
Uluslararasılaşma sürecine devletin güç siyaseti ile giren Türkiye için sivil toplum kavramı bir çok anlamda önem taşıyordu.
“Özellikle de, uzun yıllar boyu askeri diktatörlükler altında yaşamış olan toplumlar, sivil toplum kurma projesinin bu muğlaklaşmış anlamı için uygun topraklardı: Bu ülkelerde solun bir bölümü, askeri diktatörlüklerin baskıcı devletleri karşısında sivil toplumun, piyasa mekanizmasına dayanan bireysel özgürlüklerini savunmayı üstlendi” (Savran, 1987:10).
Türkiye’de hızla kabul edilen sivil toplum kavramı, aslında yukarıda işaret ettiğimiz ‘merkez-çevre’ analizlerinin daha güçlü bir içerik kazanmasına yol açmıştır. Devlete karşı toplumun güçlenmesi için sivil toplumun güçlenmesi yönündeki ısrarlı vurgular, oldukça farklı biçimler altında gerçekleşmiştir. Sol liberalizm olarak tanımlanan geniş bir kesimin de övgü ile karşılaştığı T.Özal’ın politikaları bu anlamda önem taşıyor. T.Özal şunları söylemiştir:
“1980’li yıllar ise bütün dünyada “ortak bir kanatler bütününden” yani, devletçi doktrinlerde, “yeni bir bütüne” devletçilik karşıtı mücadeleye girişildiği yıllardır. Bu yıllar aynı zamanda kitleler çağının sona erdiği yıllardır. …. Bireye bağımsızlığının iadesi demek, kitleyi birey karşısında üstün kılan anlayışın, yani devleti bireyin karşısında üstün kılan anlayışın, ortadan kalkması demektir.”(Özal,1993:16).
T.Özal tüm bu gelişmelere ulaşmanın temelinde “demokrasi ile el ele gelişen serbest piyasa ekonomi sisteminin”yattığını belirtmiştir. T.Özal’da cisimleşen iktidar çevrenin merkezi ele geçirmesi olarak tanımlanacaktır. T.Özal’ın serbest piyasa temelli sivi toplum anlayışı, liberal yada liberal sol olarak tanımlanan bir kesimin desteğini de almıştır. H.Özdemir “pazar ekonomisinden yanayım. KİT’lerin özelleştirilmesinden yanayım” diyecektir. Diğer yandan sivil toplum mücadelesi için tüm enerjisini harcayan M.Altan durumu şu şekilde ifade etmiştir:
“Türkiye’yi 1923’ten sonra garnizona benzetmeye yönelik bir resmi ideoloji var. Tek tip isteyen, bunun bunun olmasına çalışan bir resmi ideoloji. Bunun içinde Kemalizm sivil topluma karşıdır….. Şimdi Türkiye, Turgut Özal’ın atılımı, serbest piyasanın emeklemesi, dünya şartlarının iyice değişmesiyle bu dar elbiseden kurtulmaya çalışıyor”(Altan,1993:56)..
Sivil toplumun güçlenmesini sağladığı için piyasa yönelimli uygulamaları savunan yada piyasayı geliştirdiği için sivil toplumu savunan ve sol liberal kesim (A.S.Akat, Ş.Alpay, S.Gürsel,M:Tuncay) açısından gelişmeler umut vericidir. A.S.Akat bir görüşmede “Türkiye’de sivil toplum gerçekten inanılmaz bir hızla güçlenmektedir” açıklamasını yapacaktır. Akat’a göre:
“devlet kesimde sivil toplum düşmanlığı sürüyor… [Ama] en hareketli alan iş alemdir. Maddi olanakları vardır; iş aleminin Türkiye satında örgütlenme hızıma bakın; mantar gibi iş adamları dernekleri çıkıyor”(Akat,1993:127).
Sivil toplum kavramının sıkça kullanıldığı 1980 ve sonrası yıllar diğer yandan emek ile sermaye arasındaki çelişkilerin muazzam boyutlara vardığı yıllar olmuştur. Uluslararasılaşmak isteyen sermaye, uluslararası düzeyde rekabet edebilmek için sahip olması gereken sermaye donanımını kazanmak üzere, hemen hem tüm birikim mekanizmalarını devreye sokmuştur. Tüm bu mekanizmaların işlerlik kazanmasını sağlayan bizzat devlettir. Yani sınıflar arası ve sınıf içi çelişkilerin yoğunlaştığı bir aşamada, sivil toplum kavramlaştırılması ile devlet-toplum ve devlet- birey çelişkileri öne çıkmıştır/çıkarılmıştır. Yani sınıftan kaçış için devletin bir aktör olarak tanımlanması yeniden belirleyici hale gelmiştir. Bu aşamada dönüştürücü mantık, yine anlama mantığının önüne geçiyor. Piyasa mekanizmasına sermaye birikiminin ulaştığı aşamaya uygun biçimde işlerlik kazandırılmak istendiği bir dönemde, ‘piyasa temelli sivil toplum analizleri’ yaşanan çelişkili sürecin anlaşılmasını önlediği ölçüde, önemli bir meşruluk kaynağı olmuştur.
Türkiye gerçeğini analiz etmede sınıftan kaçışın önemli bir diğer kaynağı “globallleşme” ile ‘sivil toplum’ vurgusu ekseninde sorunların analiz edilmesi olmuştur. Bu analizlerin temel kavramları küreselleşme, kimlik, sivil toplum, demokrasi ve liberalizmdir.
“Globalleşmenin özellikle devlet egemenliği söyleminin zemini olan devlet ile toplumun birlikteliği varsayımını kırması ve belirszilik durumunu toplumsal ilişkiler içinde yaygınlaştırması, ve sonuçta vatandaşlık, ulusal kimlik, sosyal sınıf gibi belirlilik ölçütlerinin yıkılması, kültürel kimlik ve buna bağlı milliyetçilik ve laiklik sorunlarının ortaya çıkmasına katkıda bulunmakta”(Keyman,1999:47).
Globalleşmeyi tanımlayan dinamikler in belirleyici olduğu 1990’lı yıllar da “Türkiye’de devlet/parti ve partiler-arası ilişkilerle sınırlandırılmış siyasal mekanın artık toplumsal dinamiklere ve hızla değişen toplumsal yapının taleplerine yanıt veremez bir duruma düşmesine sahne olduğu” belirtilmiştir (Keyman, 1999:198). Globalleşmenin belirleyiciliğinde açığa çıkan sorunların çözümü için başvuru kaynağı Laclau ve Mouffe’un radikal demokrasi projesi olacaktır. Radikal demokrasi “liberal demokrasinin yaşadığımız geç/post modern duruma göre yeniden-kurulması gereksinimi vurgulayarak, “demokrasiyi demokratikleştirmeyi amaçlayan bir kurumsal girişim” olarak tanımlanacaktır (Keyman,1999:11).
Bir dizi ithal kavramla Türkiye gerçeğini analiz eden bu yaklaşımlar özellikle 1990’ların ikinci yarısında oldukça taraftar topladığını işaret etmemiz gerekiyor. Özellikle günlük gazetelerin genişçe yer ayırdığı bu tarz analizler, demokrasi, farklılık, kimlik vurgularının yanı başında toplumsal kesimler arası çelişkilerin artmaısna bağlı olarak son zamanlarda belirli bir güç kaybına uğrayarak akademianın sınırlı dünyasına çekilme eğilimine girmiştir. Özünde liberal bilgi kuramına temelde bağlı olan bu söylem ve analizlerin genel kabul görmesinin, hem de belirli bir muhaliflik atfedilerek kabul görmesinin tarihsel olarak sınıftan kaçma eğilimlerinin yarattığı ortamla ilişkili olduğunu söylememiz gerekiyor.
Sınıftan kaçışın 1980’lerden sonra güçlenmesine neden olan bir diğer analiz ve açıklama tarzı ‘yeni bir sol tahayyül’ geliştirmenin olanaklarını araştıran bir kesimde buluyoruz. Bu grubu tanımlayan temel yönelim “sınıf temelli analizlerin” indirgemeci, kaba ve ekonomist olduğu yönündeki vurgular olacaktır. Zaten sol “özellikle de ekonomi-politiğin alanına giren bahislerde” bir yenilgi yaşamıştır(Laçiner,2000:17). Bu yenilginin temelinde ise “insan yerine sınıf ve toplum kavramının” konulmasıdır:
Bu yapılırken gerçi “işçi sınıfının kurtuluşu” veya bunun dolayımında “toplumun kurtuluşu” kavramları, insanın kurtuluşu kavramının karşısına ona alternatif olarak öne sürülmüyor, onun içerdiği, onun ön şartı olduğu varsayılıyordu, ama bu arada kurtuluş kavramının içeriği ciddi bir bozulmaya uğruyordu”(Laçiner,2000,22)

A.İnsel Solu Yeniden Tanımlamak adlı çalışmasında sınıf olgusundan hareketle yapılan analizleri tanımlamak için “sol popülizm” kavramını kullanır. Aslında oldukça talihsiz ve zorlama tanımlamaları içeren bu çalışmada sınıf gerçekliğini işaret eden çalışmalar A.İnsel’e göre;
“Eziliyor olmanın, yoksulluğun kendinde özel bir erdem olduğuna, bu konumdaki insanların değerlerinin, dünya görüşlerinin ve ifade ettikleri istemlerin bir üstünlük olduğuna” inanmayla eşdeğer tutulmakta” (İnsel, 2000: 41).
A.İnsel’e göre, sanayi işçisine değer atfetme Sanayi Devrimi’nin doğal bir sonucuydu. Ama artık zaman değişti. “Özgürlükçü sol”a kaynaklık eden gelişmeler yani 20.yüzyılda ikinci Sanayi Devrimi gerçekleşti. Bu değişimle birlikte:
“Giderek daha fazla sermaye kullanımı ve giderek daha az doğrudan emek kullanımı sanayiye egemen oldu. Sanayi işçilerinin çalışan nüfus içindeki oranı da, buna bağlı olarak azaldı… Ama yaratıcılık alanı, maddi üretime, bedensel emeğe veya ücretli emeğe indirgenmeyecek biçimde genişlemiştir. Özgürlükçü sosyalizm için ücretli emek yaratıcı gücün tek ve ulvi simgesi değildir ”(İnsel,2000,45).
Yukarıda Hindess’ten yaptığımız alıntıyı çağrıştıran bir alıntı:
“Özellikle, > sözünü bir amentü gibi kullanma alışkanlığını sorgulamak gerekli. Devrimci özne olarak varsayılan sınıfın … kim ve neredeolduğuyla ilgili somut bir tassavurla birleşmediğinde, bu amentüyü tekrarlamak hurafecilik ve ondan öte, munafıklık oluyor”(Bora,2000:78).
T.Bora “sınıftan kaçış ithamına” karşı geliştirdiği “sınıfa kaçış” vurgusunda hareket noktası Laçiner ve İnsel’e göre daha sağlıklı referanslarla gerçekleşiyor. Ama sınıftan kaçış için işaret ettiği dönüşümlerin bizzat kendisi sınıfları işaret ediyor. Suçlamak için kullanılan “sınıfa kaçış” Bora’nın icra ettiği bir eylemlilik haline dönüyor. Sorun sınıfların ortadan kalması değil, sınıfsal konumların derinleşmesi ve genişlemesidir. Bora’nın değimi ile “sınıf çelişkisinin hayat sathına yayılmasıdır.” Süreç A.Negri’nin Marx’a atfen kullandığı kapitalizmin toplumsal gerçekliği gerçek anlamda boyundurluğu altına alma sürecidir. Hiç kuşkusuz sınıfsal konumlar bu değişim sürecinden etkilenmiştir, ve hiç kuşkusuz bu değişimi işaret etmeyen analizler problemlidir. Değişimin yönü sınıfsal konumları pekiştirirken, sınıfsal konumları analizlerden uzak tutacak kavramlaştırmalara yönelmek dahada sorumludur.
Burada örnek verdiğimiz her üç yazarda “sınıf kavramını” sadece ve sadece eleştirdikleri ekonomist ve indirgemeci bir çerçeveden ele alıp analiz ediyorlar. Burada bilgi-kuramsal bir hata ile karşı karşıyayız. Gerçekliği analiz etmede yetersiz kaldığı düşünülen “geleneksel” ya da “popülist sol”, sınıf gerçekliğini ekonomiye indirgedikleri için mi eleştirilmekte. Yani teorik analizleri mi gerçeğe uymuyor? Yoksa 2.Sanayi Devrimi ile bir gerçeklik olmaktan çıkan “sınıf” olgusunu işaret ettikleri için mi hatalılar? Var olan bir şeyin analizi mi yapılamıyor, yok olan bir şey mi analiz ediliyor? Aslında A.İnsel ve Ö.Laçiner’in post-endüstri kuramlarını “utangaç” bir şekilde yeniden ürettiklerini yukarıda ifade etmiştik. Bu utangaç konumdan hareketle genellikle emeğin farklılaşan konumları işaret ediliyor (kafa ile kol emeği ayrışması) ama nedense bu ayrışmanın temel mekanizması olan sermaye birikimi ve “sermaye sahipliğinden” hemen hemen hiç bahsedilmiyor. Aslında kapitalizmin çelişkili var oluşunu işaret etmek kaba ve gereksiz görülüyor, bunun yerine yine dönüşüm mantığından hareketle sosyalizm “insanlığın kurtuluşuna” indirgeniyor (Wood, 1992). Althusser’in ifadesi ile kaba determinizmden kaçılırken, ahlaki idealizme düşülmüştür.
III-Sonuç: anlama, deşifre etme ve dönüştürme aracı olarak “sınıf”lar
Çalışmamızda oldukça farklı biçimlerde açığa çıkan “sınıftan kaçışın” nedenlerini belirlemeğe çalıştık. Sosyal gerçekliğin bütünlüklü analizine olanak sağlayan bir işlevi olduğunu düşündüğümüz “sınıf” gerçekliği, aynı zamanda toplumsal ilişkilere içkin olan eşitsiz güç ilişkilerini açığa çıkaracak bir olanağı da içinde taşıyor. Eşitsiz güç ilişkilerinin analize taşınması, aynı zamanda toplumsal ilişkilerin dinamik/değişen içsel örüntülerini anlamamıza yol açacaktır. Böylece teori, gerçekliğe içkin olan ve ontolojik olarak da belirleyici olan nesnel çatışmalı konumları ve bu konumların yapısal ilişkiler setini dönüştüren potansiyellerden hareket edecektir. Böyle bir çerçeve/hareket ise, eleştirel sosyal bilimcileri sosyal bilimlere içkin olan ve sosyal bilimcileri güç ilişkilerinin oyuncağı haline getiren epistemik hegemonyadan kurtulmasına olanak sağlayacaktır. Özellikle Türkiye gibi kapitalizmle yüzleşmeyi hızla ve acımasız yaşayan toplumlarda sosyal bilimcinin özgürleşmesi açısından böyle bir çerçeve daha bir anlam kazanıyor.
İlk elden şunu söyleyebiliriz “sınıf gerçekliği” teoriye içselleştirilmediğinde, Türkiye’de yaşanan süreci anlamamız mümkün olmayacaktır. Sınıfsal konum ve dinamiklerin ortaya konulması ilişkiler sisteminin canlı ve çoğul yapısını açığa çıkaracaktır. Sermaye birikim sürecinin hem nesnesi, hem de öznesi olan sınıflar üstlendikleri işlevlere bağlı olarak kendi aralarında çatışma ve ittifaklara yönelebileceklerdir. Ama ittifak ve çelişkiler sabitlenmiş mutlak konumlar değildir, kapitalizmi tanımlayan sermaye birikimi gerçekleştiği ölçüde, sınıfların konumu değişecektir. Yaratılan her zenginlik beraberinde sosyal ilişki ve tabi ki eşitsiz güç donanımı ve buna bağlı olarak da çelişkili konumlar yaratmaktadır. Sınıf kavramının analize dahil edilmesi, birikim sürecinin (daha sıkı kullanılan anlamda kalkınma sürecinin) fetiş karakter kazanmasını önleyecektir. Sınıf gerçekliğin analize dahil edilmesi analiz edilen toplumsal gerçekliğin, ilişkisel yapısını ve bu yapıları tanımlayan bütünsel oluşumları açığa çıkaracaktır. Bütünsel oluşum ile süreç içinde biçimlenen, sermayenin sosyal toplam döngüsünün oluşumu ifade edilmektedir. Sermayenin sosyal toplam döngüsü süreç içinde biçimlenir, işlevleri hayatiyet kazanır. Bu döngünün ilk aşamalarında belirleyici olan ticari ve para sermaye çevrimidir. Bu aşamada üretken sermaye ve emeğin nicelik olarak sınırlı olması, toplumda kapitalizmin olmadığı ve sınıfların gelişmediği anlamına gelmez. Tam tersine tam da para ve ticari sermaye birikimi olmadan üretken sermaye ve dolayısıyla üretken kapitalist ve emekçi oluşumları gerçekleşemez. Her bir dönüşüm aslında sürece içkin olan sınıf-içi ve sınıflar arası etkileşim tarafından belirlenecektir. Bu anlamda sınıflar toplumsal ilişkilerin yapıcı unsurlarıdır. Sınıflar bu anlamda verili bütünsel oluşumu dönüştürmenin hem nesneleri, hem de özneleridirler. Dönüştürmeyi, sadece sistemik kırılma anlamında değil, sistemin kendi içindeki farklı aşamaların evrilmesi anlamında kullanıyorum.
Sonuç olarak sınıf olgusu/gerçeği, sosyal bilimciyi bir yandan toplumsal ilişkilerin çoğul zengin dinamiklerine taşırken, diğer yandan bu dinamikleri yaratan daha soyut mekanizmaları açığa çıkarır. Amprik olan ile teorik olan arasındaki ilişki iyi kurulduğu ölçüde, ‘toplum’ tarihsel-sınıfsal bir gerçeklik olarak analize konu olacaktır.
Kaynaklar
Ağaoğlu,A(1933)Devlet ve fert, Sanayiinefise Matbası, İstanbul.
Akat,A.S(1983)Alternatif büyüme stratejileri, İletişim yayınevi, İstanbul.
Akat,A.S(1993) “Sivil toplum hızla güçleniyor”,(ed:M.Sever ve C.Dizdar), 2.Cumhuriyet Tartışmaları, Başak Yayınevi, İstanbul.
Akküçük,A(2002) ”Ulusal sol veya ulusal birlik siyaseti üzerine”, Teori Dergisi, eylül sayısı
Altan,M(1993) “Sorun politik devletten liberal devlete geçememektir”, (ed:M.Sever ve C.Dizdar), 2.Cumhuriyet Tartışmaları, Başak Yayınevi,İstanbul.
Aren,S(1962) “Halkçılık ilkesi ve sosyalizm”, Yön, yıl 1, sayı 47.
G.Rikkowski(2001) “After the manuscript broke off : thoughts on marx, social class and education”, British Sociological Association Education Study Group Meeting, Yayınlanmamış Metin.
Althusser,L(1976)Lenin ve felsefe, (çev:B.Aksoy vediğ.), Birikim yayınevi, İstanbul.
Althusser,L(2002)Marx için, (çev:I.Ergüden), İthaki yayınevi, İstanbul.
Arrighi,G(1994)The long twentieth century,Verso, London.
Avcıoğlu,D(1962a) “Sosyalizm anlayışımız”, Yön, sayı 36, mayıs.
Avcıoğlu,D(1962b) “Anlamak istemediğimiz 27 mayıs”, Yön, sayı 23, mayıs.
Avcıoğlu,D(1962d) “Kaynağa dönüş”, Yön, sayı 47, ekim.
Avcıoğlu,D(1962e) “Türkiye İşçi Partisis’ne dair”, Yön, sayı 50, ekim.
Avcıoğlu,D(1962f) Sosyalist gerçeklik, Yön, sayı 39 eylül.
Avcıoğlu,D(1967g) “Sosyalist Kültür Derneği ve Prof.S.Aren”, Yön, sayı 197, Ocak.
Avcıoğlu,D(1969) Türkiye’nin düzeni dün-bugün-yarın,Bilgi yayınevi, Ankara.
Aydemir,Ş.S(1962a) “Sosyal devlet ve Türk sosyalizmi”, Yön, sayı 40,ağustos.
Aydemir,Ş.S( 1962b)”Sosyalizm ve kapitalizm”, Yön, sayı 37, ağustos.
Aydemir,Ş.S(1986)İnkilap ve kadro, Remzi kitabevi, İstanbul.
Aydın,S(1998) “ ‘Milli Demokratik Devrim’den ‘Ulusal Sol’a Türk solunda özgücü eğilim”, Toplum ve Bilim, sayı 78 Güz.
Başar, A.H(1982) “İktisadi devletçilik hakkında konferans”, Kooperatif Seçme yazılar (1932-1934), (Yayına hazırlayan: B.Varlık), Gazi Üniversitesi yayınevi,Ankara.
Benningsen,A.A ve S.Enders Wimbush(1995)Sultan Galiyev ve Sovyetler Birliğinde milli komünizm, (çev: B.Tanatar), Anahtar kitaplar, İstanbul.
Boran,B(1962) “Türkiye’de burjuvazi yok mu?”, Yön, sayı 39,eylül.
Boran,B(1964)”Yakın tarihimizde yönetici-aydın kadro ve kalkınma sorunu”, Sosyal Adalet, yıl 2, sayı 8.
Boran,B(1975)İki açıdan Türkiye İşçi Partisi davası, Bilim Yayın evi, İstanbul.
Boratav,K(1982)Türkiye’de devletçilik,Savaş yayınları, Ankara.
Boran,B(1992)Türkiye ve sosyalizm sorunları, Sarmal Yayınevi, İstanbul.
Boratav,K(1989) “Türkiye’de burjuvazinin yapısı ve siyasi iktidarla ilişkileri,” Marksizm ve Gelecek, sayı 1, Haziran.
Boratav,K(1990) “Türkiye’de devlet , sınıflar ve bürokrasi: Çağlar Keyder’in kitabının düşündürdükleri”Marksizm ve Gelecek, sayı 3, Kış.
Boratav,K(1991) Türkiye’de sosyal sınıflar ve bölüşüm, Gerçek Yayınevi, İstanbul.
Bora,T (2000) “Sınıftan kaçış, sınıfa kaçış”, Yeni bir sol tahayyül için, Birikim yayınevi,İstanbul.
Brayn,D(2001)”Global accumulation and accounting for national economic identity”, Review of Radical Political Economy,sayı 33.
Brenner,N(1999) “Beyond state-centrism? Space, territorality, and geographical scale in globalization studies”, Theory and Society, cilt 28.
Buharin, N.I.(1921)Historical materialism – a system of sociology, http://www.Marksists.org/archive/bukharin/works/192
Buğra, A(1995)Devlet ve işadamları, İletişim yayınevi, İstanbul.
Burawoy, M ve E.O.Wright, (2000) Sociological marxism, draft paper.
Chang,D(2001) “Bringing class struggle back into the economic crisis: development of crisis:development of crisis in class struggle in Korea”, Historical Materalism, sayı 8,
Coşar,N(der)(1995) Türkiye’de devletçilik, Bağlam yayınevi,İstanbul.
Çayan, M(2002)Bütün yazılar, http://www.kurtuluscephesi.com/eris/mahir , siteden indirilme tarihi (1/10/2002).
Eliçin,E.T(1996) Kemalist devrim ideolojisi, Sarmal yayınevi, İstanbul.
Ercan,F (1993) Kırsal Yapıda Toplumsal değişme, Yar yayınevi, İstanbul.
Ercan,F(1997) Para ve Kapitalizm, Ceylan yayınevi, İstanbul.
Ercan,F(2000a)“Küreselleşme sürecindeki yerellikler: homojenleşme ve farklılaşma/ güç ve eşitsizlik ilişkileri üzerine”, (ed:F.Atacan ve diğ..) Mübeccel Kıray için yazılar, Bağlam Yayınları, İstanbul.
Ercan,F (2000b) “Kapitalizm-küreselleşme ve kalkınma tartışmaları açısından devlet: eleştirel önermeler-I”, İktisat Dergisi, Ağustos, Sayı 404.
Ercan,F (2002a) “Çelişkili bir süreklilik olarak sermaye birikimi-1”, Praksis, kış, sayı 5.
Ercan,F (2002b) “The contradictory continuity of the Turkish capital accumulation process: a critical perspective on the internationalization of the Turkish economy”, (ed:N.Balkan ve S.Savran), The ravages of neo-liberalism, Nova Publishers, New York.
Galiyev,S(1999) “Şark meselesine ilişkin konuşma”, (der:H.Reyhanve diğ),Ulusal sola teorik katkı, Ulusal Dergi Kitaplığı, Ankara.
Gülalp,H(1987) Gelişme stratejileri ve gelişme ideolojileri, Yurt Yayınları, Ankara.
Gülalp,H(1987).Kapitalizm sınıflar ve devlet, Belge yayınevi, İstanbul.
Hamdi,A(1982)”Türk Devletçiliği”, Kooperatif, cilt 1, no 11, (yay.haz;B.Varlık),Gazi Üniversitesi
Yayınları, Ankara
Heper,M(1977)Türk kamu bürokrasisinde gelenekçilik ve modernleşme, Boğaziçi Üniversitesi yayınları, İstanbul.
Heper,M(1980) “Osmanlı siyasal hayatında merkez-kenar ilişkisi”, Toplum ve Bilim, bahar-yaz sayı 9-10,
Hill,D(2001) “Social class”, (ed:D.Hill and M.Cole), Schooling and equality, Kogan Page, London.
Husrev,İ(1934)“Millet içinde sınıf meselesi”, Kadro, sayı 26, Tıpkı Basım, cilt –III (Yayına Hazırlayan;C.Alpar), AİTİA Yayınları,Ankara
İnsel,A(1995)Türkiye toplumunun bunalımı, İletişim yayınevi,İstanbul.
İnsel,A(2000)Solu yeniden tanımlamak, Birikim yayınevi,İstanbul.
Keyder,Ç(1999)Türkiye’de devlet ve sınıflar, İletişim yayınevi, İstanbul.
Kılıçdaroğlu,K(1997)1948 Türkiye İktisat Kongresi, Sermaya Piyasası Kurulu yayını, Ankara.
Kiely,R (1995) “Marxism, post-marksizm and development fetishism”, Capital&Class, sayı 55.
Kaypakaya,İ (2002) Bütün çalışmalar, http://www./kızılumut/nav.html , (siteden indirilme tarihi 1/10/2002).
Keyman,F(1999)Türkiye ve radikal demokrasi, Bağlam yayınevi,İstanbul.
Kıvılcımlı,H(1970) 27 Mayıs ve Yön hareketi’nin sınıfsal eleştirisi, Ant yayın evi, İstanbul.
Kıvılcımlı,H(1974)Türkiye’de kapitalizmin gelişimi,Tarih ve Devrim Yayınevi, İstanbul.
Küçükömer,İ (1989)Düzenin yabancılaşması, Alan yayıncılık, İstanbul.
Küçükömer,İ (1994) Halk demokrasi istiyor mu?, Bağlam yayınevi, İstanbul
Laclau,E(1985) “Toplumun imkansızlığı”, Akıntıya karşı, sayı 1.
Laclau,E(1989)Sınıf savaşı ve sonrası”,(çev:A.Özkan),Birikim, sayı 5, Eylül.
Laclau,E ve C.Mouffe (1992a) “Amasız fakatsız Marksizm sonrası” (çev: A.Kardam), Marksizm ve Gelecek, sayı 5.
Laclau,E ve C.Mouffe (1992b) Hegemonya ve sosyalist strateji,(çev:A.Kardam ve D.Şahiner),Birikim yayınevi, İstanbul
Laçiner,Ö (2000) “Sol-sağ: ebedi bir arayışın dinamiği”, Yeni bir sol tahayyül için, Birikim yayınevi,İstanbul.
Mardin, Ş(1983) “Tabakalaşmanın tarihsel belirleyicileri: Türkiye’de toplumsal sınıf ve sınıf bilinci”, Felsefe Yazıları, 5.Kitap, YAZKO Felsefe Yazıları dizisi, İstanbul.
Mardin, Ş(1985) “Türkiye siyasasını açıklayabilecek bir anahtar merkez-çevre ilişkileri”, (çev:Ş.Gönen),Dün ve Bugün Felsefe, Kitap 1, B/F/S yayınevi. İstanbul.
Nedim.V(1995)”Devletçilik karşısında zümre menfati ve münevver mukavemeti”, (der:N.Çoşar)Türkiyede devletçilik. Bağlam Yayınevi, İstanbul.
Nisbet,R(1959) “The decline and fall of social class”, Pacific Sociological Review, volume 2, sayı 1.
Nitzan,J ve S.Bichler (2000) “Capital accumulation breaking dualism of ‘economşics’ and ‘politics”, (ed: R. Palan),Global political economy,Routledge, London.
Özal,T(1993)“III.İzmir İktisat Kongresi konuşmaları”, (ed:M.Sever ve C.Dizdar), 2.Cumhuriyet Tartışmaları, Başak Yayınevi,İstanbul.
Özdemir, H(1986) Kalkınmada bir strateji arayışı Yön Hareketi, Bilgi yayınevi, İstanbul.
Pakulski,J ve M.Waters (1996) “The reshaping and dissolution of social class in advanced society”,Science and Society, sayı 25.
Peker, R(1982) “İş Kanunun İzahı”, Ülkü Seçmeler 1933-1941,(yay. haz;Z.bayraktar ve C.Alpar), AİTİA yayınları, Ankara.,
Perinçek,D(2002)“Milletimizin en büyük kuvvet kaynağı, Kemalist Devrim’in büyük mirasıdır”, http://www.ip.org.tr
Reyhan,H(1999)“Türkiye’yi Türk halklarını ve bütün mazlum milletleri ilerletici ve özgürleştirici tek seçenek:Ulusal devrici güçler birliği” (der:H.Reyhan ve diğ.,),Ulusal sola teorik katkı, Ulusal Dergi Kitaplığı, Ankara.
Rikkowski,G (2001) “After the manuscript broke off”, yayınlanmamış metin.
Savran, G(1987) Sivil toplum ve ötesi, Alan yayıncılık, İstanbul.
Savran, G(1990-91) “Özlerin reddinden sınıf politikasının reddine”, 11.Tez Kitap Dizisi, sayı 10.
Savran,S(1986) “Sol liberalizm: Maddeci bir eleştiriye doğru”, II.Tez Kitap Dizisi, sayı 2.
Savran,S(1993)“İkinci Cumhuriyet ya da Post Kemalizm”, Sınıf Bilinci, sayı 13.
Somel,C(2000)“Bağımlılık kuramı ve Güney Kore deneyimi”, (ed:E.A.Tonak), Küreselleşme, İmge kitabevi, Ankara.
Somel,C(2001)“Küreselleşen dünya da kalkınma stratejisi nasıl olmalı”, Mülkiye dergisi, cilt XXV, sayı 29.
Şaylan,G(1974)Türkiye’de kapitalizm bürokrasi ve siyasal ideoloji, TODAİE yayınları, Ankara.
Şenses,F(2001) Küreselleşmenin Öteki Yüzü / Yoksulluk, İletişim yayınevi, İstanbul.
Tekeli,İ ve G.Şaylan (1978)“Türkiye’de halkçılık ideolojisinin evrimi”, Toplum ve Bilim, sayı 6-7, güz.
Türkeş,M(1999)Kadro hareketi ulusçu sol bir akım, İmge kitabevi, Ankara.
Tüm İktisatçılar Birliği (1978)Seçme Yazılar-I, Tüm İktisatçılar Birliği Yayınları, Ankara.
Turner,B(1984) Marx ve oryantalizmin sonu, (çev:Ç.Keskinok), Kaynak yayınevi,İstanbul.
Türk Solu (2002) “Manifesto”,Türk solu, sayı 1
Varlık,B(1982)Kooperatif seçme yazılar 1932-1934, Gazi Üniversitesi yayınları, Ankara.
Ungpakorn, J.G(2001) “The political economy of class struggle in modern Thailand,” Historical Materalism, sayı 8,
Tse-Tung,M(1926) “Analysis of the Classes in Chinese society”, http://www.marx.org
Tezel,Y.S (1986)Cumhuriyet döneminin iktisadi tarihi, Yurt Yayınevi, Ankara.
Türkay, Mehmet; (2000)“Cumhuriyet aydınlarının tartışmalarında devlet-demokrasi-gelişme ve günümüze yansı(ma)maları”, (ed:F.Atacan ve diğ..) Mübeccel Kıray İçin Yazılar, Bağlam Yayınları, İstanbul.
Wood,E.M(1992)Sınıftan kaçış, (çev:Ş.Alpagut), Akış yayıncılık, İstanbul.
Wood,E.M(1995) Democracy against capitalism, CambridgeUniversity Press, Cambridge.
Yalman,G,L(2002) “Tarihsel bir perspektiften Türkiye’de devlet ve burjuvazi: rölativist bir paradigma mı hegemonya stratejisi mi?”Praksis, sayı 5,Kış.
Yanardağ,M(1988) Türkiye siyasal yaşamında Kadro hareketi, Yalçın yayınları, İstanbul.
Yön (1961) “Bildiri”, Yön, sayı 1.
Yeldan,E(2001)Küreselleşme sürecinde Türkiye ekonomisi, İletişim Yayınevi, İstanbul.
Yeldan,E(2002a)Neoliberal küreselleşme ideolojisinin kalkınma söylemi üzerine değerlendirmeler”, Praksis, sayı 7. yaz.
Yeldan,E(2002b) “Sosyal liberalizm yeni liberalizm” (söyleşi), Postexpress, sayı 17.


Sabit Sayfalar

Kategori

February 2007
M T W T F S S
« Jan   Mar »
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728  

Son Yorumlar

konut projeleri on
fuat ercan on
on
fuat ercan on Yeniden Merhaba!
Diyar Saraçoğlu on Yeniden Merhaba!