Fuat Ercan

Archive for December 2006

Kanada Sosyal Bilimler Derneği’nin York Universitesi’nde gerçekleştirdiği toplantıya Özlem Tezçek ile birlikte hazırlanan taslak metin.  (Tıklayarak pdf formatında ulaşabilirsiniz.)

www.cpsa-acsp.ca/papers-2006/Ercan-Tezcek.pdf

Advertisements

Fuat Ercan’ın İstanbul İşçi Kurulltayı’nda yaptığı konuşma..

Arkadaşlar,

“Kahrolsun ücretli kölelik düzeni!” sloganı atılan bir toplantıda bulunduğum için gerçekten mutluyum, ancak burada bulunmam bir arkadaşın hastalığı dolayısıyla oldu. Ahmet Haşim Köse arkadaşımız Ankara’dan katılacaktı, fakat rahatsızlığından dolayı gelemedi. Biz akademisyenlerin hastalığıdır; bir sunum yapmadan önce mutlaka önden hazırlanırız. Ben çok geç öğrendiğim için bundan yoksun kaldım. O yüzden yapacağım konuşma sesli bir kendini ifade etme olacak. Sunuşa ilişkin olarak, acaba kriz ve kapitalizm kavramları üzerinden giderek bir şeyler anlayabilir miyiz diye düşündüm ve kriz kavramını araştırdım. Bu kavramın iki tane tarihsel kökeni var. Kriz, birinci olarak, ölümle kalım anındaki karar durumunu ifade ediyor. Önce eski Yunan döneminde kullanılmış; ölümle kalım acaba bu dünyada mı olacak yoksa öbür dünyaya mı gidilecek gibi bir karar anını anlatıyor. İkinci anlamı ise, tam o karar anında kritik, yani eleştiri… Krizin kökenine bir eleştiri yapılıyor. Kriz bu anlamda, iki kavramı birarada düşündüğümüzde, ölüm kalım anı, yani artık öteki dünyaya gitme ile bu dünyada kalma anında eleştiri, kritikten geliyor. Yani varolanı, derinde olanı eleştirmek. İki tane kökeni var. İkinci kavramımız ise kapitalizm. Kapitalizmi, tam kelime kelime hatırlayamıyorum ama, belki de en güzel anlatan ifade Karl Marks’a ait. Karl Marks şöyle der; “kapitalizm tıpkı drakula gibi sürekli olarak canlı emeği, insanın emeğini emerek varolan bir varoluş”. Komünist Manifesto’da ifade edilen sınıflar mücadelesi de bunun üzerine kurulur. Yani drakula, yani sermaye sürekli insanların emeğini, kanını emerek büyüyüp gelişirken, diğer tarafta kanını emdiği, emerek metalaştırdığı emekle sürekli bir çelişki halindedir. O yüzden kapitalizm konusunda düşünürken, sürekli olarak sermayenin sermaye olarak varolması için, yani Koç’un Koç, Sabancı’nın Sabancı olarak varolabilmesi için canlı emeğe ihtiyaç olduğunu gözönünde bulundurmalıyız.

Kölelik düzeninden daha kötü bir düzen

Dolayısıyla üçüncü kavramamız emektir. Emeğin de tarihsel olarak kavramsal kökenine baktığımızda, yine eski Yunanca’da, doğum anındaki sancı, acı çekme, yalpalama anlamına gelir. Gerçekten de insanlık tarihinde, sadece kapitalizmde değil feodal dönemde, daha önceki dönemlerde toplumsal zenginlikleri üreten kesimlerin çalışmada varoluşları her zaman sancılı olmuştur. Kendim de tersanelerde çalıştım. Çalışmanın ne kadar acılı olduğunu biliyorum. Fakat bugünlerde şu ifadeye, krizle kapitalizm arasındaki çelişkiye çok iyi bakmak lazım. Çünkü farkına varmadan ya da ideolojik baskı karşısında bizler, kriz derken, 1970’ler Amerikası’nın krizini, 1929 krizini anlıyoruz. Kriz derken 2001 Şubat krizini anlıyoruz. Oysa insanlık tarihinde, belki de Marks’ın, Engels’in hatta Lenin’in ifade ettiği en önemli kriz “insanlık krizi” diyebileceğimiz bir krizdir. İnsanın kendi gücünü bir ücret karşılığı satmasıdır. Bu, kölelik düzeninden daha kötü bir düzendir. Marks’ın 1944 El Yazmaları’nda önemli bir ifade vardır. Kapitalistler için insan beygirler gibi çalıştığı sürece insandır. Çalışmayan insanlar da, bugünlerde işsizlik dediğimiz, iş kazalarında artık işe yaramayan insanların durumunu ifade ediyor. Bu çerçevede belki de şu ifadeye anlamlı bir vurgu yapmamız lazım. Kapitalizm kapitalizm olarak geliştiği her an krizle yüzleşir, her an krize gelişir. Kendisini varetme ile öteki dünyaya gitme, yok olmayla varolma halindedir. Fakat kriz sonrasında kapitalizm ortadan kalkamıyorsa, çok daha güçlenerek geliyor. Çok daha büyük bir güç kazanıyorlar. Bunun en büyük kanıtı rakamlar. Elimize son günlerde ulaşan bir rapor var. Gazetelerde, radyolarda konuşmalarda kullanılan veriler var. Veriler şöyle: 2001 krizinden sonra devamlı “öldük, bittik” dediler. Sermaye arası kavga başladı ama 2001 krizi sonrasında 5-6 yıllık süre içinde Türkiye’de konuşulan kavramlara bakalım: “Türkiye büyüdü”. Son zamanlarda kullanılan ikinci kavram; Türkiye’de “verimlilik arttı”. Türkiye’ye yabancı sermaye çok hızla gelmeye başladı. 80 yılda gelen sermayeden daha fazlası son 6 yılda gelmeye başladı. Çünkü verimlilik arttı! Acaba sermayenin gelmesiyle verimlilik arasındaki ilişki, güç nedir? Yine aynı verilere bakalım: Türkiye’de ihracat arttı! Birileri seviniyor, Türkiye’de ihracat arttı diye. Ama arkadaşlar, Türkiye’de verimliliğin, büyümenin, ihracatın arttığı bir dönemde şunlar da yaşandı. Evrensel gazetesinde bir işçinin mektubunda dediği gibi, “8 saat çalışıyorum, ama 16 saatlik yorgunluğum var.” Uluslararası Çalışma Örgütü’nün son 5 yıllık çalışmalarında şunu görüyoruz; meslek hastalıkları arttı. Çünkü Türkiye’deki koca koca büyük sermayeler koca koca büyük sermaye olarak varolabilmek için, Marks’ın söylediği gibi, daha fazla canlı emeğe ihtiyaç duyuyor. Ve son günlerde TÜSİAD ve TİSK’te iki kampa ayrılma süreci başladı. Onlara daha değişik bir eğitim verelim, çünkü rekabet var, vb. söylemler kullanılıyor…Buradan birkaç sonuç çıkartabiliriz. Türkiye’de hem işçi sınıfının gücü artıyor, ama hem de arttığı ölçüde karşı cephedeki sermaye sınıfının gücü artıyor. Muazzam bir güce erişiyor Koç grubu, Doğan grubu, Sabancı grubu… Bu anlamda Türkiye’de gerçekten 1950’lerde, ‘60’larda, ‘70’lerde anti-emperyalizm üzerine kurulan dilin artık doğrudan anti-kapitalist bir dile çevrilmesi gerekiyor. Çünkü artık anti-emperyalist mücadelenin hedefi olan dışardan gelen sermayelerden çok daha fazla Türkiye’deki sermaye gruplarının gücü ve etkinliği vardır. Ama tam da daha fazla etkin olduğu dönemde sermaye, kendisini varedebilmek için, daha fazla kana/emeğe ihtiyaç duyar, karşısındaki işçi sınıfını büyütür. Sermaye ne kadar büyürse, işçi sınıfı da o kadar büyür. Yeter ki işçi sınıfı kendi varoluşunun, kendi biliminin, kendi politikasının yönünü, araçlarını bulabilsin. Çünkü arkadaşlar sermaye birikimi arttıkça, yani sermaye kesimi büyüdükçe sadece meta üretmez, sadece mal üretmez, fabrikalarda üretimi daha da yoğunlaştırmak için zihinsel yapıları da yeniden üretmek zorundadır. 1917’lerdeki ya da 1800’lerdeki mücadele, kapitalist toplumda işçileşmeyle ilk defa yüzleşen insanların mücadelesidir. Ama şimdi artık işçi sınıfının kendisini metaya çeviren sermayeye karşı mücadelesi, sermaye kendisini büyütmekte çok daha fazla yol aldığı için, çok daha çelişkili, çok daha zor ama çok daha kolay bir aşamadan geçiyor. Bir zamanlar “zincirlerimizden başka kaybedecek bir şeyimiz yok” ifadesi 1800’lerde bugünkü kadar anlamlı değildi belki, işçi sınıfının sayısına, gücüne, oranına baktığımızda… Önceki arkadaşın da tebliğde ifade ettiği gibi, dünyanın dört bir yanında işçi sınıfı sayısal olarak bir artış içindedir. Yeter ki işçi sınıfı bu sayısal artışına rağmen sermaye karşısında her geçen gün güç kaybediyor olmasına bir dur diyebilsin, “biz varız, biz buradayız ve kanımızı emdirmeyeceğiz” diyebilsin! Bana göre, emek gücünün bir meta olarak satılmasına karşı çıkacağız denildiği anda, yani “Kahrolsun ücretli kölelik düzeni!” şiarı yükseltildiği anda, bir şeyler başlamış demektir. Teşekkür ederim…

Kaynak: http://kizilbayrak.org 

Posted on: December 28, 2006

Kapitalizm eğitimle insanları insan olmadan önce mühendis, iktisatçı, işletmeci yapmaya yöneldi. İnsanın estetik, tarihi bilince sahip özelliklerini iş dünyası talepleri biçimlendiriyor: İnsan mühendis değil, mühendisliği insanlığının önüne koyan insan.


BİA Haber Merkezi
22/12/2006    Fuat ERCAN


BİA (İstanbul) – Yükseköğretim üzerine yapılan konuşmalarda üç farklı eğilimle karşı karşıyayız. Muhalif söylem için yüksek öğretim dendiğinde ilk akla gelen YÖK ve dolayısıyla 1980’de YÖK’ün de kuruluşuna yol açan askeri darbe oluyor. Bu haklı bir nedene sahip olmakla birlikte, köprünün altından oldukça çok su aktı. Bu gün yaşanan gerçekliği sadece askeri darbe, YÖK üzerinden açıklama haklı olmakla birlikte, olsa olsa fazla kolaycılık oluyor. Aslında bu tarz bir kolaycılığı destekleyen ve yer yer muhalif renklere bürünen açıklamalar, analizin merkezine devleti yerleştirip oradan vatandaş ve kimliğe varan açıklamalara yöneliyor. Aslında devlet-birey üzerinden sorunlara bakan ve devleti kendine özgü bir değişken olarak ele alan ve tarihsel olarak liberal diye tanımladığımız ele alışlar, her geçen gün daha bir egemen dil haline geliyor. Hem de bu dil nedense sol liberal olarak tanımlanan bir kesim tarafından gerçekleştiriliyor. Bu eğitim alanında daha da bir öneme sahip.

Diğer yandan çok daha fazla güncel ve Türkiye’ye özgü bir tartışma ise laik ve anti laikler arasında gerçekleşiyor. Hükümet ile YÖK arasında açığa çıkan gerginlik tam da buradan kaynaklanıyor. Aslında bu tartışmalardaki dile baktığımızda, yükseköğretime ilişkin ideolojik ve sembolik dünyaya ilişkin açıklamalar yer yer yukarıda işaret ettiğimiz devlet-toplum ya da birey tanımlamalarında farklılıklar açığa çıksa bile, eğitimin niteliğinin ne olmasına ilişkin yapısal dönüşüme ilişkin vurgularda önemli benzerlikleri saptayabiliriz. Nedir benzerlik diye soracak olursak, YÖK’ün eski başkanı Kemal Gürüz‘ün iki farklı raporu ya da yeni YÖK Stratejisi ile AKP hükümetinin Milli Eğitim Bakanlarının taleplerine bakmak yeterli olacaktır. Sıkça kullanılan ifadelerin; misyon, vizyon, uluslararası rekabet, etkinlik, performans kriterleri, uluslararası akreditasyon gibi işletme disiplininden ödünç alınan kavramlar olduğunu görürüz. Aslında laik ve anti-laik güncel farklılıklara karşılık, YÖK’ün hazırladığı “Türkiye’nin Yükseköğretim Stratejisi” raporunda işaret edilen ve Avrupa Birliği’nde (AB) oluşturulmaya çalışılan Avrupa Yükseköğretim Alanına yönelik tespitlerde ortakça önemli ortak tavır alışlar vardır. Gerek YÖK’ün ve gerekse hükümetin günü birlik eylemlilikleri değil de uzun erimli çabalarına bakışta şu ifadenin temel belirleyiciliğe sahip olduğunu görüyoruz:

“Küreselleşen dünyada birleşerek ve genişleyerek tek bir pazar ve tek bir blok halinde ‘dünyanın en rekabetçi bilgi tabanlı ekonomik gücü’ olmayı hedefleyen Avrupa, bu hedefin odak noktasında yer alan üniversitenin sorunlarına ciddi olarak ancak 1990’lı yılların ortasından itibaren eğilmeye başlamıştır.”

Bu bakış açısında rekabet önemli bir yere sahip iken, eğitim özellikle yüksek öğretimde bu kavramdan hareketle yeniden tanımlanıyor. Her iki açıklama tarzı, verili güç ilişkilerinin tanımladığı, sınırladığı alan içinde hareket ediyor. Bu eğilimin bütünsel olarak işaret ettiklerini bir arada değerlendirdiğimizde günümüzde eğitimde önemli ve yeni bir yapısal değişimin eşiğinde ve hatta içinde olduğumuzu söyleyebiliriz. Bu değişimi açıklamadan önce bir başka açıklamaya ve eğilime daha yakından bakmamız gerekiyor.

Bir diğer bakış açısı eğitimde gerçekleşen dönüşümün sermayenin bu alanı metalaştırması ve bu alana yatırım yapması temelinde biçimleniyor. Bu açıklama oldukça doğru bir açıklama ve uzun yıllar bu süreci işaret edip deşifre etmek için kullanıldı. Gerçekten de 1980’lerin sonlarından itibaren egemen ideolojik ortamda, eğitimin kamusal mal olup-olmadığı tartışmasını iki önemli sonucu olmuştu. İlk olarak kamu bütçesinde her geçen yıl üniversitelere ayrılan pay azalırken, diğer yandan diploma pazarlama kurumları olarak özel üniversitelerin (sözde kâr amaçlamayan vakıf üniversiteleri) sayısında artış olmuştur. Bu sürecin yarattığı eğik düzlem, kamu üniversitelerinden kâr amaçlı özel üniversitelere büyük bir beyin göçünün gerçekleşmesine yol açtı. Ama diğer yandan eğitimde metalaşma ve ticarileşme eğilimleri devam etmekle birlikte, günümüzde bizzat bu değişimin de verdiği itki ile yüksek öğretimde yeni-yapısal bir dönüşüm yaşamakta olduğumuzu belirtmemiz gerekiyor.

İstihdam politikaları ile eğitim politikaları kesişiyor: İnsan-mühendisten, mühendis-insana

Son bir yıl içinde Türkiye’de yüksek öğretim sorununu gündemine alan raporlar arka arkaya çıkmaya başladı. Arka arkaya toplantı ve seminerler düzenleniyor. Raporların ve seminerlerin temel yönelimini açığa çıkaran en önemli gösterge: Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Murat Başesgioğlu ile Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in birlikte poz vermeleri, aynı konuları işaret etmeleridir. Bu birlikteliğin yanı sıra, TİSK, SEDEF, TUSİAD, TÜRKONFED gibi sermayeyi temsil eden örgütlerinin, arka arkaya gerçekleştirilen konferans ya da toplantılarında istihdam politikaları ile eğitimi eş zamanlı ele alan açıklamalar yapıyorlar. Etkinlik, verimlilik adına yeni düzenlemeler talep ediyorlar. Dünya Bankası (DB) Türkiye Direktörü Andrew Vorkink’in Hacettepe Üniversitesi’nde yaptığı “Türkiye’de Eğitim Reformu” başlıklı konuşması:

“Küresel rekabet her zamanki gibi mükemmel olmasa da, örneğin serbest ticaret henüz adil ticaret haline gelmemiştir, yine de düşüncelerin rekabeti hiçbir zaman bu denli güçlü olmamıştı. Ülkelerin kendilerine sormaları gereken birinci soru artık ne kadar sınai kaynağa sahip oldukları değil, işgücünün ne kadar eğitimli olduğudur. Buna göre, ülkelerin gelir seviyelerine dayalı olarak aralarında meydana gelen ayrım artık aynı zamanda eğitim ehliyetlerine dayalı olarak toplumlar arasında bir ayrım haline gelmiştir. Yüksek eğitim düzeyine sahip ülkeler dünyada yaşam standardı bakımından önde gelmektedir. Bugün anlatacağım şey, Türk eğitim sisteminin Türkiye’nin AB’de ve küresel olarak rekabet etmek için ihtiyaç duyduğu eğitimli işgücünü yetiştirecek durumda olup olmadığıdır.”(vurgular bana ait)

Bu ifadeden sakın yine DB ya da dışarıdan birileri bizlere müdahale ediyor anlamı çıkartılmasın, bu alıntıyı Türkiye’de kapitalizmin geldiği aşamayı işaret eden bir kurumun süreci daha doğruyu işaret ettiği için buraya aktardık. TİSK’in yani sermayenin kendi taleplerini en açık şekilde işaret ettiği, Konfederasyonun Milli Eğitim Bakanlığı ile düzenlediği konferansta (4-5 Mayıs 2004) Konfederasyon Başkanı Refik Baydur “ülkemizde nüfus baskısı yaşanırken, mevcut işsizlikle mücadeleyi kaybetmemek için, meslek eğitimi verilen gençlere ve hayat boyu öğrenim süreci içindeki her bireye, ekonominin yani işletmelerin talep ettiği niteliklerin kazandırılması gerektiğini” (vurgular bana ait) ifade etmiştir. Aynı toplantıda Bakan Başesgioğlu “genç işgücünün bir avantaj teşkil ettiğini, ancak bu nüfusun mesleki eğitiminin ve istihdam edilebilirliğinin çok önemli olduğunu, insan kaynaklarına yatırımın önceliklerimizin başında gelmesi gerektiğini, niteliksiz nüfus ile dünya rekabet yarışında başarılı olmamızın mümkün olamayacağını” belirtti. (vurgular bana ait) Aynı toplantıda Bakan Hüseyin Çelik, “‘eğitim-istihdam’ dengesini sağlayacak, yaşam boyu eğitimi destekleyecek çalışmalara yönelineceğini belirterek, iş dünyasının ihtiyaçlarına cevap verecek işgücü yetiştirilmesinin önemine değindi ve eğitim müfredatlarının işgücü piyasası ihtiyaçlarına göre gözden geçirilmesi gerektiğini ifade etti.

Açıklanıp-detaylandırılması gereken bu vurgulardan sonra şunu açıkça ifade edebiliriz: Yükseköğretimde oldukça önemli bir yapısal değişim gerçekleşiyor. Bu değişim eğitimin metalaşması ve ticarileşmesinin yani sermayenin bir kesiminin somut çıkarları ile biçimlenen eğitimin metalaşmasına yönelik talepler, bugün bir gerçeklik ve ideoloji olarak eğitim ile istihdam politikalarının birleştirilmesi biçiminde sermayenin geneli için istenen bir biçim almıştır.

Yapısal değişime ilişkin ipuçları

Burada detaylandıramazsak bile yapısal ve tarihsel süreç içinde gerçekleşen eğitime ilişkin şu bileşenleri bir arada ele almamız gerekiyor.

a-) Kamusal olarak eğitime özellikle yükseköğretime kaynak aktarımında azalma,

b-) Eğitimi yatırım alanı olarak gören sermayenin bir kesimi, eğitimin metalaşması ve ticarileşmesi

c-) Kapitalizmim yapısal olarak sürekli biçimde artarak ürettiği işsizlik

d-) İş dünyasının artan rekabet ortamında nitelikli, daha doğrusu esnek ve farklı donanımlara sahip emek-gücü talebi,

e-) Yaşam boyu eğitim ya da sürekli eğitim.

Bu talepler karşısında bireyler, öğrenciler sürekli olarak okul sürecinde ve okul sonrasında kendilerine yatırım yaparak sertifika ve benzeri donanımlarla iş bulma kaygısını taşıyorlar. Bu kaygılar liberal dünyanın beşeri sermaye diye adlandırdığı kendi geleceğine yatırım yapma anlamına geliyor. Kendine yatırım ve iş dünyasında kendi niteliklerini artırma öğrencileri içine alan zorunluluklar haline getirilirken, bu zorunluluk sermaye için talepleri doğrultusunda sürekli yeniden biçimlendirilecek emek-gücü anlamına geliyor. Türkiye’de bu değişimin en belirgin biçimde yetkin mühendislik tartışmalarında açığa çıktığını görüyoruz. Dört yıl boyunca verilen bilgiyi yeterli bulmayıp, yeniden yetkinlik için çabalara girmek. Bu bir yandan mezun olan mühendisleri uzun bir süre daha kötü ve ucuz koşullarda çalıştırılması anlamına gelirken, diğer yandan bu yetkinliği kazandırma sürecinin bizzat kendisi eğitimin metalaşmasını derinleşmesine neden olacaktır. Kapitalistler arası rekabet hızla sürdüğü ölçüde teknoloji ve üretim organizasyonundaki değişimler aynı zamanda sermayenin istihdam ettiği elemanların da sürekli olarak bu değişime ayak uydurmasını dayatıyor ve daha da kötüsü rekabet sürecinde aynı işi daha az kişinin yapmasına yönelik teknikler (re-engineering) geliştiriliyor. Yaşam boyu eğiteceksiniz kendinizi, ama bu kişinin kendisi ile doğrudan ilgili eğitim değil, tabii ki iş dünyasının taleplerine yönelik eğitimdir.

Ama bu anlatılanlar sadece Türkiye’de gerçekleşmiyor. Fransa’da geçenlerde büyük patırtı koparan yeni yasa da (ilk iş sözleşmesi-CPE ) tam bu mantıkla gerçekleştirilmişti. Kapitalizmin bugün geldiği nokta, eğitim kanalı ile insanları insan olmadan önce mühendis ya da iktisatçı ya da işletmeci yapma tekniklerine yönelmiştir. İnsanın estetik ve tarihi bilince sahip bütün özellikleri, iş dünyasının taleplerince biçimlendiriliyor ya da daha kötüsü dışarıda bırakılıyor. İnsan olan mühendis değil, mühendisliği insanlığının önüne koyan insan.
A. Huxley‘in Cesur Yeni Dünya’sında insanlar Londra Kuluçka ve Şartlandırma Merkezinde üretilirler. Cemaat, Özdeşlik ve İstikrar temel slogandır. Günümüzdeki daha yaratıcı bir teknik, ama bizleri kötümserliğe iten ise, insanların kendi kendilerini başkaları için üretmesidir. Bu ortamda mühendis olmak zor, ama insan kalmak çok daha zor. (FE/TK)

* Prof. Dr. Fuat Ercan’ın yazısı Öğrenci Kolektifleri Üniversiteli dergisinde de yayınlandı.

Posted on: December 4, 2006

Türkiye’de İç Burjuvazinin Gelişimi:

1960’lardan Günümüze Bakış

Development of Turkish Interior Bourgeoisie : View from 1960 to Now

 

Referans İçin:

Ercan, F. Ve G. Tuna (2006) “İç Burjuvazinin Gelişimi: 1960’lardan Günümüze Bakış”, İktisat, Siyaset, Devlet Üzerine Yazılar, Prof. Dr. Kemali Saybaşılı’ya Armağan, Bağlam Yayınevi, İstanbul, s.141-173

Fuat Ercan & Ş. Gürçağ Tuna

(Makaleyi Word formatında indirmek için tıklayınız.)


Sabit Sayfalar

Kategori

December 2006
M T W T F S S
« Nov   Jan »
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031

Son Yorumlar

konut projeleri on
fuat ercan on
on
fuat ercan on Yeniden Merhaba!
Diyar Saraçoğlu on Yeniden Merhaba!