Fuat Ercan

Archive for September 2006


Kaynak: Evrensel / 10 Eylül 2006 / 12 Eylül 2006

Eleştiri eğitimden dışlanıyor:

İlk gün yapılan oturumlarda bilim-iktidar ilişkileri tartışıldı. Neo liberal politikaların üniversiteleri birer ticari işletmeye dönüştürdüğünün belirtildiği oturumlarda bazı sunumlar sert tartışmalara yolaçtı. Karaburun belediyesi salonları ile Halk Eğitim Merkezi’nde gerçekleştirilen oturumların her birine ortalama 50’şer kişi katıldı.

Oturumların ilkinde, “Üniversite Politika ve İktidar” üst başlığı altında gerçekleştirilen sunumlarda Araştırma Görevlisi Kumru Berfin Emre, “Eğitimde neo-liberal politikalar: Türkiye’de İletişim Fakültelerinin dönüşümü” konulu bir tebliğ sundu. Emre, Eğitimde uygulanan neo-liberal politikaların üniversiteleri birer işletmeye dönüştürdüğü gibi, eğitimin içeriğini de yeniden belirlediğini ifade etti.

‘Piyasanın talepleri etkili’

Üniversitelerin sanayi kuruluşlarıyla ortak projeler geliştirmesi olarak anlaşılan, “Üniversite-Sanayi işbirliği” deyişinin anlamının genişlediğini dile getiren Emre, üniversitenin kendisinin piyasanın talepleri tarafından biçimlenen bir projeye dönüştüğünü söyledi. Emre, Vakıf üniversiteleriyle birlikte sayısı otuzu bulan İletişim Fakültelerinin, iletişim ve medya üzerine düşünen, inceleyen, soru soran, eleştiren bir eğitim anlayışından giderek uzaklaştığını belirtti. İletişim eğitiminde sürekli teknik lehine gelişen bir yapı gözlemlendiğini ifade eden Emre, kuramsal derslerin gereksiz bilgi yığılması olarak görüldüğünü söyledi. İletişimin ilk yıllarında, fakültede gazetecilik, televizyon halkla ilişkiler gibi üç ana bölüm bulunurken, Bilgi Üniversitesi’nde sekiz ayrı bölüm bulunduğunu dile getiren Emre, “Kısa sürede bilim bu kadar nasıl alt dallara ayrılabilir?”sorusunu yöneltti. Üniversiteler şirketleşirken iletişim fakültelerine de pazarlama görevi verildiğini dile getiren Emre, “İletişim Fakülteleri artık toplumsal tabakaların oluşmasına hizmet ediyor” dedi.

Üniversitelerden tasfiyeler

“Tarih-İktidar” üst başlığı ile gerçekleştirilen sunumlarda, “Basında ve Meclis’te 1948 Tasfiyesine İlişkin Tartışmaların Söylemi “ konusunu işleyen Araştırma Görevlisi Halise Karaaslan Şanlı, Türkiye’de üniversiteler tarihine bakıldığında, bilim adamları ve kadınlarına yönelik “tasfiye” şeklinde terimleşen düzenlemelerin, sürekli hale geldiğini belirtti. Şanlı, ilk kez 1870’te Darülfünun’da başlayan tasfiyeler sürecinin 1980’e kadar belli aralıklarla devam ettiğini söyledi. 1948 yılında, Pertev Naili Boratav, Niyazi Berkes ve Behice Boran’ın DTCF’den tasfiye edilme sürecine deyinen Şanlı, bu durumun iktidarın ideolojik ve politik bir tercihi olarak gerçekleştiğini belirtti.

“Türkiye’de ‘Şansın Terbiye Edilişi’ne geçiş: Mehmet Cavit Bey’in İhsaiyat kitabı” başlıklı sunumda ise, Araştırma Görevlisi Sarp Balcı, istatistik biliminin Türkiye’de II. Meşrutiyet döneminde İttihat ve Terakki Cemiyetinin Maliye Nazırı Mehmet Cavit Bey’in yazdığı “İhsaiyat” kitabı ile kullanılmaya başladığını anlattı. Balcı, bilim ve iktidar ilişkisinin kökenleri ele alınırken söz konusu kitabın modern iktidarın düşünme pratiğinin kökleşmesinde önemli bir yeri bulunduğunu dile getirdi. ‘Tehlikeli sınıflar’ “Mekan İktidar” ilişkisi üst başlığıyla başlayan oturumda, Araştırma Görevlisi Turgut Kerem Tuncel, 1970’lerden günümüze üretim ilişkilerinin ve toplumsal katmanların globalleşmeyle birlikte ekonomik, sosyal, kültürel ve politik alanlarda yaşanan gelişmelerle birlikte değişime uğradığını söyledi. Özellikle son yıllarda, bu toplumsal katmanlar arasındaki sınırların daha da belirginleştiğini söyleyen Tuncel, 19.yy’da “Başa çıkılması gereken karmaşık, yararsız ve tehlikeli sınıflar” diye nitelenen kalabalıkla, diğer sınıflar arasındaki “sınırların” daha da keskinleşerek “barikatlar” halini aldığını ve bu toplumsal sınıfın diğerlerinden mümkün olan en üst düzeyde yalıtılmaya çalışıldığını söyledi. Bu durumun fiziksel olarak da kendisini gösterdiğini ifade eden Tuncel, “Toplumsal pratikler ne kadar mekanı etkiliyorsa mekan da bu toplumsal pratikleri etkiliyor. Mekan dediğimizde ‘güç ilişkileri’nin bu barikatlar arasındaki tehlikeli kalabalığın hareketlerini sınırlar” dedi.

“Bilim Felsefe Yöntem” başlıklı oturumda, “Modernleşme düşüncesi ve Gerçeklik arasındaki bağın çözülmesi” konusunu işleyen Prof. Dr. Oğuz Adanır’ın sunduğu tebliğ sert tartışmaların yaşanmasına neden oldu. Bir noktadan sonra modernleşme sürecinin bir tuhaflaşmaya ve giderek baştaki misyonuna ters düşen bir manzara arz etmeye başladığını, modernleşme ve modernliğin bir duraklama evresi yaşadığını savunarak rasyonalizm, pozitivizm ve eleştirel gerçekçilik tartışmalarının, bu durumu açıklama ve çözümleme konusunda yetkinliklerini yitirdiğini ve yetersiz hale geldiğini iddia etti. Adanır, Türkiye’de ne iktidarın ne de bilimin olmadığını savundu.

Yan hizmetlerin taşeronlaşması

“Üniversite Bilim İktidar” başlıklı oturumun “Bilimin Ekonomi Politiği”ni ele alan Doç. Dr. Yeşim Edis Şahin, üniversitelerdeki birbirine bağlı hizmet sunumunun, asli birimler yan hizmetler ayrımı yapılarak, yan hizmetlerin taşeronlaştığını belirtti. Üniversitedeki merkezi hiyerarşik yapının da parçalanarak doğrudan devlete bağlı bağımsız bir yapı haline getirildiğini belirten Şahin, “Eğitim sürecinde öğrenci odaklığı yerine öğrencinin kendisini tüketici olarak konumlandırıldığını görüyoruz” dedi. Şahin, öğretim üyelerine öğrenciler tarafından not verilmesi uygulanmasının, akademisyenler açısından parçalanmaya yol açtığını ifade etti.

ÜZERİNDE DÜŞÜNÜLMESİ GEREKLİ

Araş. Gör. Sarp Balcı (Ankara Üni. Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi): Çok doyurucu tebliğler olduğu gibi, daha az hazırlıklı tebliğler de vardı. Hem kongrenin örgütlenmesi hem de temanın seçimi oldukça iyi. Katılımcılar ile beraber düşünüldüğünde, kongre tekrarlanması gereken ve başka platformlarda tekrar tekrar üzerinde düşünülmesi gereken bir birliktelik yarattı. Teşekkür ederiz. Tartışmalar, sorulan sorular konuyu yeterince ortaya koyuyor. En büyük eksiklik Karaburun halkının sınırlı katılımı. Önümüzdeki dönemde bunun aşılması için çalışmalar yapılmalı.

ÜNİVERSİTE DIŞI YAPILANMALAR ÖNEMLİ

Prof. Dr. Fuat Ercan (Marmara Üniversitesi İktisat Bölümü): Akademisyenlerin, bilginin üretildiği üniversite ortamındaki insanların kendi yaptıkları işi, kendi araştırma nesnelerine dönüştürmeleri çok güzel. Bu tür bir üniversite dışı yapılanma çok önemli. Üniversitelerde bu tür etkinlikler pek gerçekleşmiyor. Sunumların tüm olumluluğuna rağmen akademik dünyanın kavramsal çerçevesinden çok da uzaklaşılmadığını söylemek mümkün. Bilim ve iktidar arasındaki ilişki, sermaye birikim süreci ile bağlantılı ama son dönemde sermayenin bilimi ele geçirmesi ifadesi yerine bilimsel faaliyetlerin artık kendisinin birer girişimci faaliyete dönüşmesi sözkonusu. Toplantıdaki akademisyenlerin açmak istedikleri problemler burada başlıyor. Tartışmalar olumlu başlıyor ama akademik dünyanın kavramlarından pek uzaklaşılamıyor. Kongreyi düzenleyenlere, emeği geçenlere teşekkür ediyorum.

GÜZEL BİR İŞ ORTAYA ÇIKARILMIŞ

Doç. Dr. Ahmet Öncü (Sabancı Üni.Yönetim Bilimleri Fak.) Açılış konuşmalarını dinleyebildim. Çok önceden sahip olduğumuz amatör, kolektif ruhu gördüm. Bireysel önemi olan kişilerin bile öne çıkarılmasından kaçınacak kadar ortaklaşılması güzeldi. Belediye başkanından halkına bu ruh aşılanmış. Güzel bir iş ortaya çıkarılmış. Sürece daha çok katılmak isterdim. Mekanın tarihsel anlamı ötesinde doğasının ve insanlarının bugün koruduğu bakirlik kongreye ayrı bir anlam katıyor. Karaburun halkının, sistemin yıkıcı dalgalarını özümsemediğini gördük. Politik olarak aktif değiller ama ruh olarak bozulmamışlar.


‘Kapitalizm, muhalif
ideolojilere afaroz başlattı’

Karaburun Bilim Kongresi, üç gün boyunca yoğun bir şekilde süren, panel, sunum ve tartışmaların ardından önceki gün yapılan Karaburun gezisiyle sona erdi.

Kongrenin son gününde, Prof. Dr. Tülin Öngen, Doç Dr. Aykut Çelebi, Doç. Dr. Yücel Çağlar ve Prof. Dr. Fuat Ercan’ın katıldığı, “Bilim, İktidar ve Gerçeklik” konulu panel gerçekleştirildi. Prof. Dr. İzge Günal’ın yönettiği panelde konuşan Prof. Dr. Tülin Öngen, ideolojilerin varsayım ve kanaatlerle yola çıkılan düşünceler olduğunu ifade ederek, iktidarın kendini yerleştirmesinde büyük ve başat bir rol oynadıklarını belirtti. Siyasal iktidarın inşasında ‘zor’un, egemenlik ve iktidar biçimlerinde esas olduğunu ancak tek başına meşruiyet sağlamadığını dile getiren Öngen, “Korku, itaat, boyun eğme, saygı, uzlaşma ve konsensüs, iktidarın kendini içselleştirebilmesinde araç rolü oynar. Karşı çıkanları, boyun eğmeyenleri, başka bir dünyanın mümkün olduğunu söyleyenleri daha baştan marjinalleştirir” dedi. Gündelik hayat üzerinde iktidar kurabilenin toplumsal iktidarını da içselleştireceğini ifade eden Öngen, “Bunun farkına varmaksa çok daha güçtür. Dolayısıyla buna karşı mücadele etmek de güçleşir aynı zamanda bunu yapmak tehlikelidir” dedi. İdeolojilerin nasıl işlediği konusuna da değinen Öngen, tüm ideolojilerin karmaşık bir iş görme süreci olduğunu, bir yandan aralarında doğal bir rekabet sürerken diğer yandansa kendi öznelliklerini oluşturmak için de birbirleriyle yarıştıklarını belirtti. “Ama tüm rekabetler kadar birbirleriyle etkileşimleri de söz konusudur. Bu hem sınıfsal hem de sınıfsal olmayan ideolojiler için geçerlidir. Muhalif tüm seslere karşı ideolojik bir aforoz başlatmıştır kapitalizm. Bunu hapis, sürgün, ölüm gibi maddi yaptırımlarla inşa etmiştir” diyen Öngen, bununla mücadele etmeden ve bunu alt etmeden toplumsal düşüncenin özgürleşmesinin imkansız olduğunu vurguladı.

Sığlık tehlikesi

Doç. Dr. Aykut Çelebi de, olası krizler ve bunları yönlendiren egemen güçlerin hakimiyeti oldukça üretim ilişkilerinin genel seyrinin değişmeyeceğini ifade ederek, “Tüm yaşanan toplumsal krizlerin kritiğe dönüştürebilmek için şu unsurlar hayati önemdedir. Bilim insanları, çalışma alanları kamusal entelektüeller. Bunların en büyük sorunuysa sığlık tehlikesidir” dedi.

Panelin ardından Kongre Düzenleme Kurulu üyeleri, bir ilki başarmanın sevinci içinde olduklarını dile getirerek. Katılımcılara, destekleyenlere ve emeği geçenlere teşekkür etti. Düzenleme Kurulu Üyeleri, kongrenin devamının geleceğini belirtti. Kapanışın ardından Karaburun gezisi gerçekleştirildi.


‘ULU HOCALAR’ YOK

Prof. Dr. İzge Günal: Genç arkadaşlar bana böyle bir öneriyle ilk geldiklerinde beceremeyeceğimizi düşündüm. Ama hep birlikte çabalayarak çok güzel bir iş başardık. Arkadaşlarımız bu kongreyi düzenleyerek kendi akademik geleceklerini tehlikeye attı. Kongreyi düzenleyen arkadaşların kendi bölümlerinden çok az sayıda insan var çünkü. Kendi bölümlerinin ‘Ulu hoca’ları yok burada. Bu da kendi akademik geleceklerinin tehlikeye girmesi demek. Ben arkadaşları bu konuda ilk günden ikaz ettim, tehlikeyi gösterdim. Ama arkadaşlar bile bile bunu göze alarak bu işe giriştiler ve sonuçta çok güzel bir iş çıktı ortaya. Türkiye’de bugüne kadar bilimin iktidarla olan ilişkisi hiç tartışılmamıştı. Aslında biz bazı kavramların anlamlarında bile anlaşamıyoruz. Örneğin kongrede ‘Bilim’ kelimesini herkes farklı yorumladı. Biz bunları özgür ve üniversite ortamı dışında tartıştık. Kongrenin en güzel yanlarından birinin hiçbir sponsor olmadan, hiçbir kuruluşun bizi yönlendirmesinin baskısını hissetmeden yaptık bu işi. Burada ‘Bizim yaptığımız iş o kadar da bağımsız bir iş değil. Biz sistemin diğer baskı odaklarının bir parçasını gerçekleştiriyoruz fakat kendimizi ulvi bir iş yapıyor havası veriyoruz’ dedi. Bunun itiraf edilmesi bile önemli bir iş. Bu kongreyi bilim iktidar ilişkilerinin sorgulanmasına giriş toplantısı olarak da algılayabiliriz. Bir başlangıç yapıldığını düşünüyorum. Sonrasının gelmesi gerekiyor.


İYİ OKUYAN GENÇ AKADEMİSYENLERİMİZ VAR

Ahmet Haşim Köse: Kongre aslında yaratılmıştı. Bu coğrafyanın genç entelektüelleri bu tarihe ve yaşadıkları topluma, yerleşik iktidar düşüncelerine, üniversitelerdeki sınırlanmış düşünce alanlarındaki sıkışmışlığı aşmaya yönelik bir çabaydı. Bu kongre genç kuşağın az sayıdaki varlığıyla, onlara kısmen öncü sayılabilecek kuşağa yani bizle buluşmasıydı. Bu kongre eleştirel aklın örgütlenmesi için bir alternatif olma hallerinden önemli biridir. Biz yok denebilecek olanaklarla bu işi yaptık. Bizim elimize iki yüze yakın bildiri ulaştı ve bunların çok az bir kısmını kongreye taşıyabildik, kısıtlı olanaklarımız nedeniyle. Ama baktığınızda koca koca tarihleri olan üniversitelerin bile çok az yaptığı bir iştir. Sonuçları açısındansa en önemlisi istediğimizde yapabildiğimizi gördük. Bugün üniversitelere aşağıdan gelen genç kuşak olduğu çok açık. Bizim doktoralarımızı yaptığımız dönemde bu sayı çok daha azdı. Şimdi çok ciddi formasyonlara sahip, iyi tartışabilen, gerçekten iyi okuyan genç akademisyenlerimiz var.

Gelecek kongrelerde kendi kurumlarımızdan daha fazla katkı almak gerektiğini gördüm. Kamu emekçilerinden, işçi sınıfının kurumlarından yani sendikalardan. Eleştirel bilimin ölçütlerine daha çok yer vermek gerektiğini düşünüyorum. Biz burada kuşkular ürettik, her sorumuza yanıt vermedik, dünyanın her sorusuna yanıt veremeyiz, ama birçok soru sorduk demek ki öğrenmeye başladık.

Advertisements

Posted on: September 1, 2006

 

Küçükkuyu Çalışma Ortamı Türkiye’de farklı üniversitelerde yapılan çalışmaları ve daha da önemlisi yüksek lisans ve doktora tezlerini dolaşıma sokmayı amaçlamaktadır.

Mekansal ve akademik hiyerarşinin sınırlamalarından kurtulmayı amaçlayan çalışma ortamı, bu anlamda paylaşım ve tartışmayı içeriyor. Deneyimli olanların yeni deneyimlerle yüzleştiği, yeni deneyimlerin ise eski donanımlarla yüz yüze geldiği bir ortamı hazırlamak bu toplantıların temel amacını oluşturuyor.

İlk üç konferans/atölye için yapılan katkılar Dipnot Yayınevi tarafından “Yapıcılar Türkü Söylüyor” adıyla beş cilt olarak basıma hazırlanıyor.

 

Hazırlanan ilk üç cilt ve ortak sunu(ş) metinleri aşağıda görüldüğü gibidir. (Dipnot Yayınları)

 

 

Sunu;

 

Yapıcılar Türkü Söylüyor

 

Yapıcılar türkü söylüyor,

yapı türkü söyler gibi yapılmıyor ama.

Bu iş biraz daha zor.

Yapıcıların yüreği

bayram yeri gibi cıvıl cıvıl,

ama yapı yeri bayram yeri değil.

Yapı yeri toz toprak,

çamur, kar.

Yapı yerinde ayağın burkulur,

ellerin kanar.

Yapı yerinde ne çay her zaman şekerli,

her zaman sıcak,

ne ekmek her zaman pamuk gibi yumuşak,

ne herkes kahraman,

ne dostlar vefalı her zaman.

Türkü söyler gibi yapılmıyor yapı.

Bu iş biraz daha zor.

Zor mor ama

yapı yükseliyor, yükseliyor.

Saksılar konuldu pencerelere

alt katlarında.

İlk balkonlara güneşi taşıyor kuşlar

kanatlarında.

Bir yürek çarpıntısı var

her putrelinde, her tuğlasında, her kerpicinde.

Yükseliyor

yükseliyor

yükseliyor yapı kan ter içinde.

(Nazım Hikmet)

 

 

 

 

Nazım Hikmet’in usta işi şiiri, yazıldığı dönemin referanslarının ötesinde bugün bizim için emek ve birlikteliğin heyecanını, dahası bu heyecanın bir yapıya dönüşmesinin gerekli olduğunu işaret etmesi açısından özel bir anlam taşıyor. “Türkü söyler gibi yapılmıyor yapı.” Ve “bu iş biraz daha zor” değil, bu gün bu iş çok ama çok daha zor. Ama tüm bu zorluğa rağmen yapı yükselmeli. Emek, paylaşım ve kurucu özneler olmaya çağrı, yaşama içkin olan çelişkileri, bir o kadar yaşamamızın kaynağı olan çelişkileri anlamamızı/hissetmemizi sağlıyor. Ama şiirin yazım tarihi olan 1955’le günümüzü karşılaştırdığımızda, emeğe elveda denmiş, emeğe elveda dendiği ölçüde paylaşım ve ortaklaşa duygular da yerini rekabete bırakmış ve kurucu özne olma hali ise artık kapitalizmin yapısal mantığı içinde neredeyse dile getirilmez hale gelmiş durumda. Tüm bu gelişmelerle birlikte yabancılaşma, yalnızlaşma ve “ana” ve “şimdiye” sıkı sıkıya bağlanma yolu ile kapitalizmin yapısal mantığının basit yeniden üreten öznelerine dönüşme hali daha da belirleyici olmaya başlamıştır. Verimlilik, etkinlik, performans gibi kriterler sadece orada, uzakta olan bir şey için değil, burada bizim içimizde kendini kur(durt)an ve böylece sistemin yapısal mantığını günbegün üreten bir hal almıştır. Böyle bir günübirlik varoluş ya da sistemin yeniden üretilmesinin diğer bileşenleri ise; “kuşku”, “inanmama”, “belirsizlik”, “risk” ve sürekli bir güvensizlik ile biçimleniyor. Kapitalizmin yapısal belirlemeleri daha bir bütünselleştiği ölçüde, yapıyı oluşturan tüm bileşenler hızla kendi içinde parçalanıyor, sanki atomlarına ayrılıyor. Yalnızlaşarak yabancılaşıyoruz birbirimize ve yabancılaştığımız ölçüde de günlük yaşamın “anlık belirlemelerini” ve “anın mutlak egemenliğini” üstleniyoruz. Tüm bu değişiklikler, üstüne üstlük daha önceki toplumsal değişimlerden farklı olarak muazzam bir hızla gerçekleşiyor. Değişimin bileşenleri ile değişimin hızı eşzamanlı hareket ettiği oranda, belleklerimiz üzerinden buldozer gibi geçiyor. Belleklerimizin güçsüz düşmesine neden olan bir diğer şey ise tam bir iletişim bombardımanı altında kalmamız. Dışarıdan gelen iletilerin hangisi önemli ya da önemsiz gibi yargılarda bulunmadan yenileri, yenileri ile karşılaşıyoruz. İletişim teknolojileri malumat edinmenin hızını arttırdığı ölçüde “akışkan ve uçuşkan” (Anderson) bir takılma ruh hali içine girdik.Kapitalizmi tanımlayan özelliklerin ağırlığını günlük yaşam üzerinde daha bir hissettirdiği bu zamanlar, aynı zamanda bu ağırlığı insanların üzerinden alacak bir mekanizmayı da geliştiriyor. Bu mekanizmanın mimarları, bu ağırlık altında ezilmek istemeyen insanların bizzat kendileri oluyor. Ağırlığın altında ağırlığın yükünü azaltacak bir dil yaratmaya çabalıyor ya da böyle bir karşı duruş ruh halini yaratan mekanizmalara omuz veriyorlar. Bu omuz verme hali sadece ve sadece “sokaktaki insana” özgü değil. Belki de bu tarz bir omuz verme haline daha fazla “academia”da rastlar olduk.

Bu günlerde medya bilmem hangi pop sanatçısının sahnedeki hangi beden hareketini özel karelere içine alarak hayatımıza sokuyorsa, aynı şekilde bu gün akademinin üzerinde yoğunlaştığı konularda da bu tarzda bir yönelim var. Akademi artık günlük yaşamın ve anın bilgisi üzerinde duruyor, ama bu durma hali T.Eagleton alaycı bir şekilde ifade ettiği gibi; “Entelektüel meseleler artık malum fildişi kulelere hapsedilmiyor, tam tersine medyayı ve alışveriş merkezlerini, yatak odalarını ve genelevlerini de kapsayan geniş bir dünyayı kucaklıyor. Gündelik hayatın tam göbeğine eklenmiş durumdalar ama onu eleştiriye tabi tutma yeteneklerini yitirme pahasına” (Eagleton, Kuramdan Sonra). Ampirisist, kültüralist ve teoriden yoksunlukla malul mikro çalışmalar, yapısal-dönemsel olanı doğrudan ele almadıkları ölçüde, onun belirliyiciliğine belirleyicilik katıyorlar.

Günlük yaşam içinde insanların kısa erimli ve günlük mantığın gereklerinden hareketle düşünmeleri eleştirel analize açık olmakla birlikte, akademik dünya ve entelektüellerin “an” ve “kısa erimli” varoluşa yönelmeleri kabul edilebilir bir gelişme değildir. Hiç kuşkusuz “günlük yaşamın ayrıntıları” araştırma sürecinin parçası olması gerekiyor, ancak eleştirel olmayı ve uzun erimli yapısal dinamikleri içermediğinde, gerçekleştirilen bilme tarzları medyanın dili ile örtüşen bir etkinliğe dönüşüyor.

Yukarıda saydığımız nedenlerle “Bu iş bugünlerde biraz daha zor.” Ama bu işi zor kılan bir diğer faktör ise, akademinin ya da üniversitelerin dışında kalan muhalif dünyanın bilgi üretme ve bilgi kullanma tarzıdır. Bu tespiti yaparken dikkatli olmamız gerekiyor. Çünkü muhalif dünyanın bilgi üretim süreçleri ya da araçları her zaman için dışsal değişkenler tarafından engellenmektedir. O zaman muhalif dünyanın bilgilenme tarzı ve edindiği bilgiyi eleştirirken en azından birbiri ile ilişkili iki değişkene işaret etmemiz gerekiyor. İlk değişken biraz önce ifade ettiğimiz muhalif olmanın verili toplumsal ilişkiler içinde karşılaştığı zorluklar ve dahası baskılarla ilişkili. Türkiye gerçeğinde bu dışsal değişkenleri, tarihsel olarak devlet ve ordunun süreklilik arz eden denetim ve gözetimi ve bazen bu gözetimin bir demir yumruk biçim alma hali ile ilişkili. Bildik bu dışsal müdahaleler, günümüzde yenilenmiş ve yeni teknikler donanmıştır. Bu tekniklerden biri muhalif olma hal ve davranışlarını medya kanalı ile aşağılanması ve kötülenmesi ile ilişkili iken, diğeri ise düşünsel oluşumlarda gittikçe belirleyici olan iletişim organlarında, medyada alternatif sol düşüncelere yer vermemek, bu düşüncelerin dolaşıma sokulmasını engellemek biçiminde gerçekleşiyor. Medyanın artan ölçüde sermayenin belirleyiciliği altına girmesi bu yönde işaret edilmesi gereken önemli bir değişken iken, medyanın gücünü gören sistemin köşe başlarındakiler için bu olanağı kullanma hayati bir önem kazanmıştır. Böylece verili olanı koruyup-kollama konusunda farklı kesimler arasında güçlü bir ittifak oluşumu gerçekleşmiştir.

Bu dışsal değişkenler, Türkiye’de Marksist muhalif kesimlerin bilgilenme yol ve yöntemlerine içkin olan bazı problemlerin daha belirgin bir hal almasına yol açmıştır. İşaret edilmesi gereken en önemli problem, bilgilerin genellikle kısa erimli ve günlük bir dil ile ifade bulması, pragmatik bir içeriğe sahip olmasıdır. Bu tarz bir bilgilenmenin Marksist muhalif dünyanın her zaman için iktidar tarafından köşeye sıkıştırılması ile ilişkili olduğunu söyleyebiliriz. Ama bu eğilimi sadece bu değişkene bağlamak haksızlık olacaktır. Bilgilenme, her an bir şey yapmak için bilgilenme, elde edilen bilgi ise kısa sürede gerçekliği dönüştürecek bir bilgi olarak algılanıyor. Bu tarzın önemli sonuçlarından biri içinde yaşanan toplumsal ilişkilerin en genel ve soyut düzeyde kapitalizme özgü olan özellikleriyle gündeme alınmamasında açığa çıkıyor. Belki de bu yüzden olsa gerek kapitalizmin yapısal özelliklerini açığa çıkaran “emek değer teorisi”, doğrudan politik çıkarımlara olanak vermediği için gündeme alınmamıştır. Akademik dünya bu analize gereken önemi vermemiş ve hatta kendini emeğe verdiği öncelikle tanımlayan sol akademik dünya gündemine sistematik olarak almamıştır. Kapitalizmin yapısal belirleyeni olan sermaye birikimi, kriz, uluslararasılaşma ve ne yazık ki sınıf kavramı da kapitalizmin yapısal özellikleri düzeyinde ele alınmamıştır. Sermaye birikimi, emek değer teorisi ve sınıf analizi, muhalif sol dünyada da “kalkınma”, “sanayileşme”, ‘demokratikleşme’ gibi “ortak iyileri” işaret eden bir dille kan uyuşmazlığı arzeden bir bileşim halinde varolabilmektedir.

Muhalif dünyadaki bu tarz bir bilgilenmenin sorunlu bir diğer ayağı ise “alternatif düşüncelerin sosyalizasyonunda”, daha açık bir ifade ile pedagojisinde gözlemlenebilir. Alternatif bir dünya özlemi aynı şekilde alternatif bir dili ve dolayısıyla aktarımı, yani pedagojiyi gerekli kılmalı. Sorgulayan, eleştiren ve özgürleşmeyi içselleştiren bir bilgilenme tarzı ve bunu sürekli kılacak bir yöntemi olanaklı kılmalıyız. Belki de verili sistemin en etkin olduğu özgürleşmeyi önleyen bilgilenme tarzlarını, alternatif bilme tarzlarımızdan dışlamamız gerekiyor. Bilgi üretim süreci aktarılan bir şey olmaktan çıkartılıp, paylaşılan ve bir arada üretilen bir şey olmalı. Bilgi edinme tarzı ve aktarımının aynı zamanda bir heyecanın üretimi olması gerekiyor. Bilme etkinliği içinde olanların “yüreği bayram yeri gibi cıvıl cıvıl” olması gerekiyor. “Yapı yerinin toz, toprak, çamur, karı”, bilme etkinliği içindeki insanların cıvıl cıvıl olan yüreği ile ancak çekilir. Yapı yerinde ayağın burkulmasının, ellerin kanamasının, ancak yapıcıların yüreğindeki heyecan ile üstesinden gelinir. Ama ne yazık ki, genellersek, muhalif dünyanın bilgilenme tarzı dahi bu tarz bir “cıvıl cıvıl” olmaya izin vermiyor. Her türlü eylemlilikte var olan cıvıl cıvıl olma hali, bilme sürecinde pek sevilmeyen bir hal alıyor. Yaşama ait sahip olunan bilgi, çoğu zaman belirli grupların kendi tanımladıkları alanda kapalı devre halinde sürekli yeniden tüketilen bir bilgiye dönüşüyor. Bu bilgileri üreten değilse bile aktaranlar vardır. Bu hiyerarşik bir yapı ve doğrusu büyük ağabeyler de bu hiyerarşik yapının devamlılığını çok isterler. “Bakın yaşamda yeni değişimler var” dendiğinde “değişen hiçbir şey yok” ifadesi ile savunmaya geçerler. Muhalif algılanma ve bilgilenme tarzını bir ‘alan’a çevirenlerde belki de en çok kızılacak şey, “hiçbir şey değişmedi” ifadesidir. Zira kapitalizmin yapısal ve sınıfsal var oluşu, insanlık tarihindeki en dinamik ve en esnek var oluştur. Bu tarihsel yani diğer bir ifade ile devamlı dönüşen varoluşu yakalamanın binbir çatala bölünen biricik yolu, Marksizmin tarihsel süreç içinde geliştirdiği ve dönüştürmeye devam ettiği düşünme yöntemi ve kavramsal aparatlarıdır. Bu düşünme tarzı ve aparatların “öz eleştirel” içeriği, süreklilik ile değişim arasındaki bağlantıların yakalanmasını sağlayabilir. Bu anlamda Türkiye’de sıkça işaret edilen ve bir anlamda bilme tarzımıza da egemen olan, değişimi bilmeye önceleyen tarzdan, değiştirmek için bilme tarzına yönelinmesi gerekiyor. Ama bu yöndeki her çabanın ve dolayısıyla “yapının yükselmesi” için belleklerimize, yani nerede olduğumuzu anlamak için, nereden geldiğimize ilişkin bir muhasebeye bir bellek tazelemeye ihtiyacımız var. Çünkü kapitalizmin yapısal/sınıfsal varoluşu, toplumsal değişimi, kendine içkin olan özellikleri çeşitlendirip, derinleştirdiği ölçüde kendisine ait işleyişi doğallaştırıp/evrenselleştirmekte. Bu doğallaştırma ve evrenselleştirme sürecinin en önemli belirleyeni uzun erimli ve yapısal olan yerine şimdi ve farklı olana önem vermek ve şimdi ile farklı olana önem verirken de belirli toplumsal/nesnellikleri paylaşma anlamında sınıfsal olanı gözlerden uzak tutmayı başarıyor. Bu sanılanın aksine bireysel kaderleri hakkınca araştırmayı ve bireysel olanı da anlamayı zorlaştırıyor.

Sonuçta yaşamı yeni bir yapı yerine dönüştürmek için, yani geleceğe bakmak için elimizden alınan kavramlara ve daha da önemlisi düşünme tarzlarına ve ama çok daha önemlisi insan olarak birlikte olmanın heyecanını yeniden yaratmaya ihtiyacımız var. Bu ihtiyaç sadece hümanist bir zorunluluk değil, çok daha önemlisi artık varoluşa ilişkin bir zorunluluktur. Kapitalizm/ metalaşma dünya ölçeğinde başat haline geldiği ölçüde, yıkım makinesi de dünya ölçeğinde işler oldu. Yıkım sadece insani varoluşu değil tüm verili varoluşu tehdit eder hale geldi. Tabii ki bu tespiti yaparken yıkım sürecini ve kapitalizmi kişileştirmememiz gerekiyor. Kapitalizmin insanı tehdidi yapısal ve sınıfsaldır. Sınıfların tarihsel olarak birikimli etkinlikleri, yapısal olanı ve bugünü tanımladığı ölçüde, bugün hali hazırdaki sınıfların etkinliğinin de ilk elden ve nesnel/yapısal özellikler üzerinden okunması gerekiyor. Bu tarz bir dil, özellikle eleştirel ampirisitlerin sıkça iddia ettiği gibi, canlı-kanlı insanları analiz dışında bırakmaz. Zaten amaç bu canlı-kanlı varoluşlar olduğu ölçüde, yapısal-sınıfsal ve nesnel konumlardan hareket etmemiz gerekiyor. Kapitalizme karşı var oluş ve yeni bir yapının yükselmesi de sınıfsal ve yapısal özelliklerin bilincinde olma dolayında yükselebilir. Burada yapısal olana ilişkin vurguyu, toplumsal olanın farklı biçimlerinde kapitalizmin etkisine maruz kalma anlamında kullanıyoruz. Yapının yükselmesi için sınıfsal olan ile toplumsal olanın çeşitliliğinin farklı düzlemlerde kesişmesi gerekiyor.

Günümüzde bu kesişme alanlarından önemli biri ise yukarıda kısaca değindiğimiz bilginin sistematik üretildiği kurum ve mekanlardır. Bu kurum/mekanların en belirleyici olanı, yani üniversiteler, bu gün muazzam bir dönüşüm süreci içindeler. The Economist dergisinin bile hayretler içinde işaret ettiği bir gelişme var: “Üniversiteler her geçen gün işletmelere dönüşürken, işletmeler de üniversiteler gibi olma sürecine girdi.” Bu tespit oldukça doğru. Bu tespit aslında üniversitelerin yukarıda işaret ettiğimiz “an” ve “şimdinin egemenliği içine çekilmesi” anlamına geliyor. Üniversitelerin artık kendileri sistemin temel belirleyeni olduğu ölçüde, sisteme ait ve daha pragmatik bilgilere yöneliyor. Bu gelişmeler ise, üniversitelerin, var oluş meşruiyetlerini bilimsel üretim ya da eğitimden değil piyasadan alma eğilimi gösterdiği bir değişim sürecini ortaya çıkarıyor. Bu konuda belki de bir deneyimi aktarmak anlamlı olacak: 2006 Yılında Londra’da toplanan ve egemen iktisada karşı bir araya gelen iktisatçılar arasında geçen konuşmalar anlamlıydı. Daha önce birbirini tanımayan ya da tanıyıp da uzun süre görüşmeyen akademisyenlerin genellikle söze girişleri “o anda hangi projeyi yürüttüğü” yönünde oluyor. Bu tarz konuşmalar Batı üniversiteleri için artık genel geçer olmuş. Mesela sunuşunda tam anlamıyla Schumpeteryan bir dil kullanan ve hatta bu dili Dünya Bankası diline yaklaştıran bir akademisyen, üzerine giden arkadaşına şu cevabı verebiliyor; “sürekli bir pozisyon ve akademik terfinin gerçekleşmesi için bu kavramsallaştırma ve tarzı sürdürmem gerekiyor.” Bir adım daha atacak olursak bu dille formüle edildikten sonra artık; ‘Sermaye üniversiteden elini çek!” demenin kendisi anlamsızlaşıyor. Üniversiteyi ayrıcalıklı bir yere koyduktan sonra, sermayenin üniversite üzerindeki taleplerine karşı çıkmak gerçekçi bir talep olmaktan çıkmıştır. Çünkü üniversite ve üniversitenin verdiği apoletlerle yükselen yeni “bilgi elitlerinin” var oluş koşulu, sermayeye bağlı bir hal almıştır. Daha doğrusu bu yeni konum sadece üniversiteleri girişimci yapmıyor, ama daha da önemlisi üniversiteden hareketle bazı kesimleri birikimin doğrudan bir parçası haline getiriyor. Bu gelişme, proje avına çıkan ya da artık kendi araştırma şirketini kurarak bir şirket sahibi olmaya yönelen akademisyen tarzını belirginleştiriyor. Bu anlamda, gerek proje alan ve gerekse araştırma şirketi kuran akademisyenlerin kendileri, sermaye birikim sürecinin asli unsurlarına dönüşüyorlar. Belki projeci ile kendi emeğini kullanan küçük ölçekli işletme sahibi olma arasında bir paralellik kurabiliriz. Burada zihinsel üretim yapma dışında başka bir şeyi olmayanların emeği el emeği ile birlikte, üretim sürecinde kullanılıyor, sömürülüyor. “Rekabet”,”yarış”, “etkinlik”, “standartlaşma”, “verimlilik” gibi kapitalizmin temel belirleyenleri üniversitelerin de temel belirleyeni haline geldi/geliyor.

Fakat kapitalizmin genel dinamiklerine ilişkin tüm bu ifadelerin, bu dinamiklerin içinde biçimlendiği toplumsal gerçeklik üzerinden de analiz edilmesi gerekiyor. Bu anlamda yukarıda işaret ettiğimiz ve bizim açımızdan olumsuzluklar olarak sıraladığımız “bu etkin belirleyiciler”, Türkiye’nin kendi tarihsel ve kültürel koşulları içinde biçimleniyor. Özellikle akademide piyasanın rekabetçi ve yarışçı mantığı, diğer yandan usta-çırak ilişkisinin geleneksel hiyerarşik, tutucu, yer yer yobaz, genellikle ırkçı ve çok daha yaygın olan erkek egemen eğilimlerle garip-eklektik bir dizi varoluşa yol açıyor. Sıkıcı ve sıkıcı olduğu kadar da belirleyici olan bu dünyada, yaratıcı, daha da önemlisi eleştirel ve uzun erimli bilgilenme ya da bilme tarzlarını geliştirmeye çok sıcak bakılmıyor. Bu yönde yol almak isteyenler ise genellikle yalnız ve yalıtılmış biçimlerde varlıklarını sürdürüyorlar.

Tüm bu olumsuzluklar içinde ve bu olumsuzluklara karşı elinizde tuttuğunuz kitapların üretilmesine yol açan bir birlikteliği siz okurlarla paylaşmak istiyoruz. Kitaplarımızı “Saksılar konuldu pencerelere” ifadesindeki saksılarımız olarak düşünün, ama çok daha anlamlı olan bu saksıları koymadaki “yürek çarpıntılarımızdı.” Bu çarpıntıları kısa da olsa size aktarmak istiyoruz. Deneyimleri paylaşmak “yapıcıların yüreğini” daha bir güçlendiriyor. Özellikle akademik dünyanın soğuk ve sıkıcı dünyasından bunalan ya da akademi dışı dünyanın bilme biçimlerinden yorulan arkadaşların bir araya gelmesi ile “Küçükkuyu” adını verdiğimiz bir grup oluştu. Küçükkuyu adı, Küçükkuyu’da toplanmamızdan kaynaklanıyor. Kücükkuyu grubunu anlamlı kılan, daha da çok akademide kendini hayat derdi ve yaşam uğraşı ile yalnız ve yalıtılmış hisseden insanların ve yaşama ait soru sorma heyecanını hissedenlerin bir araya gelmesi oldu. Bu bir araya gelmede “ekonomik bir çıkar” yoktu. Tam tersine katılanların büyük kısmı, fukara ücreti olarak tanımlanan akademisyen, daha da kötü olan asistanlık maaşları ile, daralmış akademik iş piyasası içerisinde düzenli geliri olmayan yüksek lisans ve doktora yapan arkadaşların kendi harcamalarını kendileri karşılamaları ile bir araya geldi.. Akademik bir çıkar da yoktu. zira artık akademik terfi, daha çok yurt dışı uluslararası indekslere giren dergilerde yayın yapmakla mümkün. Küçükkuyu grubu ise isminden belli olacağı gibi bu iş için fazlasıyla ‘yerli’ ve ‘somut-mekandaki birlikteliğe bağlı’. Diğer yandan belirli bir politik hareketin belirleyiciliği, yani tabiri caizse “kafa-kola almaya” yönelik bir amaç da yoktu. Sunuş ve tartışmalar tüm politik eğilimlere eşit-eleştirel bir mesafe ile durmayı amaçlamıştı ve bu da oldukça önemli düzeyde gerçekleşti. Sistemin tüm alanlarda kendini besleyen organik aydın yaratıp satın aldığı gerçeği karşısında muhalif kesimlerin de tarihsel ve güncel bilincini geliştirmesi gerekiyor. Bu ise ancak muhalif tarihsel donanımın ve belleğin yenilenmesi ve yeni şartlar üzerinden yeniden üretilmesi koşullarında gerçekleşir. Yani muhalif anti-kapitalist kesimin kendi organik aydınlarına ihtiyacı var. Yukarıda işaret ettiğim siyasi grup ve grupçukların içe kapalı ve kapalı devre var oluşlarında bu tarz bir organik aydın yaratmanın pek gerçekleştirilebilir bir arzu olmadığını ,daha yumuşak bir ifadeyle, en azından istenen düzeyde olmadığını belirtelim. Bu anlamda bu bir araya geliş o kadar bütünsel anlamlar atfedilecek ve amaçları göklere yazılacak bir buluşma değil. Belki de sürecin bu açıklığı bu yüzden birlikteliğimizi bizim için daha anlamlı kılıyor.

Küçükkuyu Grubu’nun amacını 3 T ile ifade ettik; tanışma, tartışma ve tatil. Bu üç T içinde en anlamlı olan bizce tanışma oldu. Yalnızlaşan ve yabancılaşanların ve buna karşı durmak isteyenlerin bir araya gelişi. İstanbul ve Ankara’dan oluşan tanışma daha sonra Muğla, Mersin, Samsun ve Eskişehir’e oradan ise Almanya ve Kanada’da yaşayan arkadaşlara taşındı. Ama bu dostluğu ve arkadaşlığı arttıran bir diğer T, yani tartışmalar oldu. Bazen sekiz ve dokuz saate varan günlük sunu ve tartışma, paylaşma süreci yaşandı. Küçükkuyu Grubu’nun internette oluşturduğu iletişim ağına bir arkadaşın yazdığı gibi “Kanımca ve hissimce, bu beş gün de, benim konferans- sunuş -seminer ortamlarında çok sık gözlemlediğim “dostlar teori alışverişinde görsün”‘e düşülmeden yol alındı. Bu sunuş ve tartışmaları anlamlı kılan bir diğer özellik ise sunuşların genellikle akademinin ilk aşamalarında olan, yüksek lisans ve doktora yapan arkadaşlar tarafından gerçekleştirilmesi oldu. Burada ya yeni bir çalışmanın nedenleri ve nasılları ele alındı ya da “fırından yeni çıkmış” buğuları üzerinde olan çalışmalar dolaşıma sokuldu, paylaşıma açıldı. Bu paylaşımı güzel kılan, güzelleşmesi için akademik unvan ve apoletlerin “tanışma” ve “tartışma” ortamından içeri sokulmaması, dışarıda bırakılması temel amaç oldu. Bırakılmadığı anlarda da, tepkiler olabildiğince açığa vuruldu. Öğrenen ve öğreten yerine, birlikte öğrenen ve birlikte yapıyı yükselten çabalar oldu. Yine aynı toplantılarda hiyerarşik olmadan disiplinli olunacağını gördük. Asgari sekiz saatlik mesaimizi, Küçükkuyu ve Kerpe’nin en davetkar denizleri, meltemleri ve kumsalları bile azaltamadı. Bilgi üretim sürecinde rekabet yerine paylaşımın zenginleştirdiğini gördük. Bu çabalarda yol aldığımız ölçüde “yapıcıların yüreği bayram yeri gibi cıvıl cıvıl” oldu.

Yapıcıların yüreğini cıvıl cıvıl yapan başka bir güzellik ise bu kitabımızı kendisine armağan ettiğimiz ve Selim ağabeyinin ifadesi ile “Sevgili Ağabeyimiz, Dostumuz, Yoldaşımız Mahmut Mahmutoğulları” oldu. Mahmut ağabeyimiz, kaldığımız oteli bizim mekânımız gibi hissetmemize olanak sağladı. Tabii Osman, Ulaş ve Mesut’un emeklerini de burada anmamız gerekiyor. Mahmut abinin son toplantıya yolladığı mektubunda “bu kadar kemoterapiden sonra, Küçükkuyu’da bir de teoriterapi aldım” diye yazıyordu. Yorgun ve hasta olmasına rağmen tüm toplantıları, bir köşede yine kendi deyimi ile “heyecanla konuşmaların içine her an dalacak duygusu ile dinliyordu(m).” Biz seni çok sevdik Mahmut abi.

Buluşmamızın ilk adımı unutulan/unutturulan kavramları ve düşünsel yöntemleri gündemimize almak ve yeniden onlar üzerine düşünmek oldu (Küçükkuyu Eylül 2003). Daha sonraki yıllarda bu çaba devam ederken aynı zamanda kavramları sosyal gerçeklik içinde ve sosyal gerçeklikten hareketle anlamaya çalıştık (Küçükkuyu Eylül 2004, Kerpe Eylül 2005). Kavramlarımız çalışıyor mu diye gerçekliğe yöneldiğimizde, kavramların gerçekliğe ilişkin egemen alternatif açıklamaları da eleştiren bir niteliğini yakaladık. Yani kavramların sadece gerçekliği anlamamıza yaramayan ama aynı zamanda gerçekliği açıklama tarzını da deşifre edecek bir işlev gördüğünü anladık. Araştırma ajandası, kavramların araştırma bağlamlarına uygunluğu, araştırma konularının öncelikleri ve sonuçlarının muhtemel sosyal faydaları teorik çalışmalarımızın vazgeçilmez bir parçasını oluşturmaya başladı. Beş gün süren sunum ve tartışmalardan çıktığımızda Türkiye ve Dünya’daki gerçekliklerden bir rengarenk tablo ile evlerimize gider bulduk kendimizi. Bir o kadar da ressamlık arzusu ve tablo taslağı ile.

Bilme ve bilgi üretim açısından en azından Küçükkuyu Grubu için “Zor mor, ama yapı yükseliyor, yükseliyor. Saksılar konuldu pencerelere alt katlarında.” Bizim için yükseliyor ifadesi her şeyden önce bir araya gelme heyecanını ve ama daha da önemlisi sunuşlarımızı, metinlerimizi toplantılara, dergilere ve kitaplara taşımak oldu. Nazım Hikmet’in hayal dünyasını bu kadar aşağılara çekmek niye? Ama şairimizin dediği gibi “Türkü söyler gibi yapılmıyor yapı. Bu iş biraz daha zor.” Bu zorluğu zorlaştıran bir şey amaçları göklere yazıp orada kalmasına yol açmaktır. Biz kendimizi gözlerimizi ulaşılamaz göklerden beri çevirip, ellerimizi kör küçük kuyulara taş atarken bulduk. Bilme etkinliğinin içinde olan bizler için, belki de yapacağımız en anlamlı ve biricik etkinlik yapının bilgisini ve bu bilginin tarihsel oluşumunu belleklere taşımak ve onların aktifleşerek günümüzü anlamamızı sağlamaktır. Belki birileri için minnacık ve küçük bir amaç, ama bu amacın artık her geçen gün daha da önemli olduğunu düşünüyoruz. Çok daha alçak gönüllü ve bir diğer gerçeklik ise kendi var oluşumuzu, akademiyanın soğuk duvarlarından dışarıya taşımaktır.

Peki sonuncu T hakkında ne diyebiliriz. İlk elden bu konuda grup içinde tartışmalar olduğunu söylememiz gerekiyor. Ağır koşullarda çalışan kadrolu sanatçımız Demet’in türküleri ve şarkıları ile yaptığı katkıyı burada bahsetmeden geçmek haksızlık olur. Dost canlısı sıcacık sesi gruba enerji katıyor ya da yorgunluğumuzu alıyordu. Kör noktaları işaret etmekten ve, kör kuyulara taş atmaktan vakit bulan Aslı’da sesiyle Demet’e omuz veriyordu. İlk toplantıda Gülistan’ın, daha sonraki toplantılarda Ozgün sesleri ile Demet’e destek vermelerini de burada anmamız gerekiyor. Hep birlikte şarkı-türkü söylemenin tadına bu arkadaşlar sayesinde vardık. Sevgili Maya’nın oturumları karelere çekmesi ve sabitlemesi bir başka güzellikti. Bir de tüm katılımcıların Yüksel ağası vardı. Yüksel ağa kendine özgü bir ağaydı, marabalarını amale meselelerinde bilinçlendirmekle kalmıyor ayrıca, her maraba ile ayrı ayrı ilgilenmeyi eksik etmiyordu. Toplantı uzadığında Mehmet’in “haydi bitirelim arkadaşlar yoruluyor’ uyarıları ile toplantıların enerji ve konsantrasyonunu sağladığını unutmamak gerekiyor.

Küçükkuyu’ya emeği geçen, anısı takılan tüm arkadaşların bir bütün olarak grup hakkındaki düşünceleri aktarma olanağımız yok, ama bu konuda haksızlık etmemek için sizlere gruba yazılan e-maillerden seçmeler düzenledik.

Sonuç olarak tüm bu etkinliklerimizi şimdilik üç ciltte topladık. İlk cilt daha çok kavramları güncelleştirmek, bellek tazelemeğe yönelik. İkinci cilt ilk ciltte kullanılan kavramların sağladığı olanaklar ve açtığı tartışmalarla yakın dönem Türkiye’nin sosyal-ekonomik tarihine bakmaya, bir diğer anlamda Türkiye’de kapitalizmin gelişimine ayrıldı. Üçüncü ve son ciltte, olabildiğince kapitalizmin güncel sorunları ele alındı. Kitap çalışmalarının gerçekleştirilmesinde neredeyse hemen hemen her arkadaş “kendine görev verdi.” Amaç içsel bütünlüğü ve tutarlılığı olan bir çerçeve hazırlamaktı. Hegemonik düşünce yapılarını kıracak bu çerçevenin ne kadar gerçekleştirildiğini, umarız kitap basıldıktan sonra alırız. Diğer yandan bu kitapta dikkat edilirse “erkek egemen topluma ait” bir söz ve kelam yok. Bu yok söz aslında yakında çıkartmayı düşündüğümüz dördüncü cildin içeriğini oluşturuyor.

Sizlerin olumlu ve olumsuz tüm eleştiri ve önerileri, sadece bizlerin yeniden düşünmemize yaramayacak, ama birlikte “yapıyı yükseltmek” isteyen yeni etkinlikler için de bazı ipuçları verecek. Ciltlerdeki yazılar veya çalışma motivasyonu ve tarzımız hakkındaki kucukkuyu@yahoo.com adresine yollayacağınız yorumlarınız bu açıdan bizim için kıymetli. Diğer yandan grubun üyelerinin tüm çalışmalarını ve etkinliklerini izlemek için www.notabene3t.net‘i ziyaret edebilirsiniz.

Sonuç olarak:

Yükseliyor

yükseliyor

yükseliyor yapı kan ter içinde.

Demet, Ferhat, Fuat, Koray, Tolga, Ümit


Sabit Sayfalar

Kategori

September 2006
M T W T F S S
« Aug   Nov »
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
252627282930  

Son Yorumlar

konut projeleri on
fuat ercan on
on
fuat ercan on Yeniden Merhaba!
Diyar Saraçoğlu on Yeniden Merhaba!