Tarihsel ve Toplumsal Bir Süreç Olarak  ‘Kapitalizm’ ve ‘Esneklik’

Fuat Ercan

 

 

Kaynakça İçin:

Ercan,F(1996) “Tarihsel  ve Toplumsal Bir Süreç Olarak Kapitalizm ve Esneklik”, 95’-96 Petrol-İş Yıllığı, Türkiye Petrol Kimya Lastik Sanayi İşçileri Sendikası, İstanbul, s.661-693, 1997.

 

 

Giriş

1.Sonuçların nedenler  üzerinde egemen olduğu bir dönemde yaşıyoruz. Sonuçların nedenler üzerindeki egemenliği bir başka açıdan, güncel olanın tarihsel olan, tekil olanın sistematik olan üzerindeki egemenliği anlamına geliyor. Değişimin artan bir tempo ile günlük yaşantılarımız üzerinde etkili olduğu bir dönemde değişim sadece maddi süreçler üzerinde değil zihinsel süreçler üzerinde de etkili olmakta. Son dönem değişime ilişkin analizlere baktığımızda, değişimin sadece toplumsal süreçler değil zihinsel yapıları da etkilediği açıkça görülmekte. Yaşanan değişimi sonuçlar açısından ele alan ve değişimi bütünsel olarak analiz etmeyen geniş bir kesim, süreci yaşanan toplumsal ilişkilerden tarihsel bir kopuş olarak açıklama eğilimine girmişlerdir. Değişime ilişkin analiz biçimlerinde yaşanan hız, değişimin kendi hızını geçmiştir. Genel geçer analiz biçimleri, iktisattan politikaya, sosyolojiden kültür çalışmalarına değişim sürecini daha önceki toplumsal ilişkilerden ani kopuş olarak tanımlama yarışına girmişlerdir. Buna göre yaşanan süreç,modern değil post-moderndir, endüstriyel değil post-endüstriyeldir, fordist değil post-fordistir. Toplumsalın sonu geldiği yönündeki vurgular (Baudrillard), bütünsel teorik analizlerin de sonu geldiğine (Lyotard) ilişkin vurgularla  zenginleştirilmekte. Kopuş teorileri olarak tanımladığım bu ele alışlar, bir yandan proletaryaya elveda derken (Gorz) diğer yandan da tarihin sonunun geldiği (Fukuyama) vurgusuyla nirvana noktasına ulaşmıştır.  

2.Her şeyin sonu geldiğini ilan eden bu açıklama biçimlerinin yanı başında ise, yeni bir dönemin başladığı ilan edilmekte. ‘Yeni zamanlar’ olarak ilan edilen bu dönemde kapitalizmi tanımlayan temel özelliklerin değiştiği yönündeki vurguların yanı başında, uyum, yapısal uyum, adaptasyon, eklemlenme, bütünleşme gibi kavramlar kullanılmakta. Tanımlanan yeni zamanlara, yeni gerçekliklere uyum nasıl olacaktır? Yeni zamanları açıklamaya yönelik  analizler yeni zamanlara nasıl uyum yapılacağı yönünde de bir dizi öneri, zengin bir yazın üretmişlerdir. 1970’lerin ortalarından itibaren belirleyici olan kopuş teorileri ile birlikte yeni zamanlar yönündeki vurguyu tamamlayan uyum mekanizmalarını  ölçek açısından makro ve mikro ölçekli uyum mekanizmaları diye iki başlık altında toplayabiliriz. Her iki uyum mekanizmasının inşası için gerekli olan temel ise serbest piyasa olmakta. Son dönem yaşanan süreci anlamaya/açıklamaya yönelik her çabanın bu üç değişkeni göz önüne alması gerekiyor. Makro mekanizmalar olmadan mikro mekanizmalar, ya da mikro mekanizmalar olmadan makro mekanizmaların anlaşılması bana göre eksik ve yanlış olacaktır. Makro uyum mekanizmalar bir bütün olarak ekonomik ilişkilerin dönüşmesini sağlayacak uygulamalar içermekte. Ülkemizde son yıllarda uygulanan piyasa yönelimli uygulamalar bu anlamda makro mekanizmaları oluşturmakta. Yani devlet-ekonomi ilişkilerinin gözden geçirilerek yeniden tanımlanması. Bu tanımlama dahilinde; özelleştirme, finansal piyasaların liberalizasyonu, ülke ekonomisinin dinamiklerinin uluslararası ekonominin dinamikleri ile bütünleşmesi (uluslararasılaşma) yönündeki uygulamalara (ticari ve mali liberalizasyon, döviz rejiminin değişimi gibi) yaşama geçirilmiştir. İşverenler ile işçiler arasındaki ilişkilerin yeniden gözden geçirilmesi özellikle işçilerin örgütlü mücadele haklarının bir dizi yasa dolayımında askıya alınması yönündeki hukuksal düzenlemeler makro-uyum mekanizmalarının sadece bir kaçını işaret etmekte. Makro ölçekli bu uygulamalar bilineceği gibi piyasa miti dolayımında abartılı vurgularla (globalizm, devletin küçültülmesi, toplumsal barış, çağ atlama) yaşama geçirilmiştir.

3.Dünya ölçeğinde büyük ölçüde yaşama geçirilen bu makro-mekanizmalar, beraberinde bir dizi mikro-mekanizmanın da devreye sokulmasını zorunlu kılmıştır. Mikro- mekanizmalar bazen makro mekanizmalardan önce, bazen makro-mekanizmalarla eş-zamanlı, bazen de makro mekanizmaların inşasından sonra uygulanmmaya başlanmıştır. Mikro-mekanizmalar kapitalist ekonominin kalbi olan üretim süreci ile dolaşım sürecine  ilişkin bir dizi yeni uygulamayı içermekte. Bu uygulamalar aslında makro uyum mekanizmalarının varlığında daha da önem kazanmakta.

Küreselleşme hareketleri, artan uluslararası rekabet ve teknolojik ilerlemeler, maliyetlerin düşmesi, asgari maliyetle azami, kalite sağlama çabası, esnek mevzuat ve atipik çalışma biçimleri gibi yeni mesleki kavramların öncülüğünü yapmaktadır.”(TİSK,1996,3, vurgular bana ait)

Yukarıda TİSK’in bir çalışmasından yaptığımız alıntıdan da anlaşılabilineceği gibi makro mekanizmalar (küreselleşme ve uluslararasılaşma ve rekabet) zorunlu olarak üretim sürecinde de değişikliklerin yapılmasını zorunlu kılmakta. Esneklik, teknolojik gelişme,kalite,takım çalışması, sürekli iyileştirme, yalın üretim, enformasyon gibi kavramlar son dönemde en çok bahsedilen kavramlar olmuştur. Son zamanlarda ülkemizde işverenlerin de keşfettiği bu mikro-mekanizmalar aslında uzun yıllar ‘yeni zamanlar’a yönelik teorik ele alışların üzerinde yoğunlaştığı değişkenlerdir. Uyum için ileri sürülen mekanizmalar, kapitalist toplumsal ilişkilerde tarihsel olarak süre gelen bazı eğilimlerdir ve bu mekanizmalar yeni olmaktan uzaktırlar. Bu kavramların önem kazanması daha sı mitleştirilmesinin nedeni aslında gerçekten de mikro mekanizma olarak tanımladığımız iş sürecinin de içinde yer aldığı toplumsal ilişkiler bütünün değişmesidir. Biraz daha açacak olursak, esneklik, teknolojik gelişme ya da kalite kapitalistler açısından ayakta kalmak için uymak zorunda oldukları zorunlulukturlar. Bu zorunluluklar kapitalist toplumsal ilişkilerin tarihsel gelişimine bağlı olarak yoğunluğunda artış ve azalışlarla devam etmekte. Yoğunluğun ölçüsünü iki değişken belirler;

-kapitalist toplumsal yapının yapısal özellikleri,

-bu yapıyı  dinamik kılan sınıflar arası ya da sınıf içi çelişkilerin ulaştığı aşama.

Burada yapısal özellik açısından önemli olan nokta sermaye birikim sürecine içkin olan kriz koşulları ile bu koşullar ile eklemlenen ya da bu koşulları belirleyen sınıflar arası ve sınıf içi çelişkiler mikro düzey diye tanımladığımız iş süreçleri ile bu süreçlerin de içinde  yer aldığı toplumsal bütünsel ilişki ağları dolayımında anlam kazanır. Sermaye birikim koşullarının normal koşullarda devam ettiği yani varolan artı-değer aktarma mekanizmasının sorunsuz devam ettiği aşamalarda sistem açısından anlamlı değişimler gerçekleşmezken, sisteme içkin olan çelişkilerin açığa çıkması ile birlikte sermaye ile emek ve daha sı sermaye ile sermaye arasında yoğun ve sancılı bir süreç başlar ki , bu sürecin anlaşılması ancak tüm sürecin içinden geçtiği toplumsal ilişkiler toplamı hakkında gerekli donanıma sahip olmamız gerekiyor.

1970’lerin dünyası bu anlamda sadece makro düzeyde yeniden yapılanma gerçekleşmiyor, mikro süreçler yani iş süreçlerinde de yeniden yapılanma başlamıştır. Her iki düzeyde başlayan ve birbirini etkileyen bu dinamik süreçte hiç kuşkusuz bir dizi değişim yaşanmakta. Burada sorunlu olan değişimin varlığını inkar etmek değil, çünkü önemli değişimler  olmakta, sorunlu olan değişimin nasıl anlaşılacağıdır (Pelaez ve Holloway,1991, 141). Anlama biçiminden hareketle sorunlu olan toplumsal ilişkiler içinde süregelen çelişkilerin (sermaye ile emek ve sermaye ile sermaye arasındaki) sonucu tekil kapitalistlerin emek ve diğer kapitalistler karşısında ayakta kalması için uygulamaya soktuğu mekanizmaların genelleştirilerek toplumun tüm kesimleri için anlamlı, daha sı yararlı olduğu yönündeki vurgulardır. Sorunlu olan anlama biçimine bağlı olarak bütün ve öz üzerinde durmadan sonuçlar üzerinde yüzeysel bilgiye takılıp kalmaktır. Yazının ilerleyen kısımlarında gösterileceği gibi 1970’lerin ortalarından itibaren gerek makro-gerekse mikro düzeydeki mekanizmaların  uygulamaya sokulması, sermayenin kriz karşısında yeniden yapılanma stratejilerinin sonucudur. Krize karşı sermayenin geliştirdiği çözümler doğal olarak kapitalizmin temel mantığının ürünü olan kârlılığa yönelik çözümlerdir. Kârlılık yönündeki her çözüm, öncelikle üretim sürecinde işçilerin daha fazla ve daha yoğun çalışması anlamına gelirken, tüketim açısından ise yaşamın her geçen gün sermayenin belirleyiciliği altına girmesine yol açmakta. Üretim ve tüketim koşullarının sermaye birikim koşullarınca belirlenmesi yönündeki eğilim, bilineceği gibi kapitalizmin bir toplumsal ilişki biçimi olarak geliştiği ilk andan itibaren süregelen öze ilişkin bir süreçtir. Soruna bu yönüyle bakıldığında, kapitalizm günümüzde değişmemiş tam tersine meta üreten bir makine olarak daha da belirleyici hale gelmiştir. Peki değişen bir şey yok mudur? Değişen kapitalizmin öze ilişkin mekanizmasının hız ve yoğunluğunun artmasıdır. Değişen kapitalist meta ilişkilerin günlük yaşamlarımız üzerindeki egemenliğinin artmasıdır. Bu konuda yapılan iletişim toplumu  kavramlaştırması ise yeni olmayı hak eden en önemli değişimdir. Enformasyon teknolojilerinin gelişmesi ile birlikte meta ilişkileri bir başka boyutta da anlam kazanmış ve zihinsel süreçlerimiz artan ölçüde metalaşma sürecinin hedefi haline gelmiştir. Medya ile piyasa arasında kurulan hızlı ilişkiler, metaları, metalara iliştirilen kimlikleri enformasyon sektörü dolayımında hızla zihinlerimize aktarma sürecinde bir yandan zihinlerimizi metalara iliştirilen görsel kimlikler mezarlığına dönüştürülürken, diğer yandan bu en kaz dolayımında kapitalist tüketimin hız ve yoğunluğu artmıştır. Hız ve yoğunluğun artması  bir başka açıdan teknolojik gelişmenin yani üretim araçlarının gelişmesi anlamına gelmekte. Teknolojik gelişme ile birlikte  zihinsel imaj üretimi ya da tüketimi bir arada ele alındığında bunun direkt sonuçlarından birinin üretim sürecine yatırılan sermayenin geri dönüş hızının büyük oranlarda artmasına neden olduğunu söylememiz gerekiyor. Teknolojik gelişme özellikle üretim sürecinde geçen zamanın azalmasına neden olduğu ölçüde üretimin hızını artırmakta, üretilen metaların aynı hızla tüketilmesi ise informasyon teknolojileri ve zihinsel yapıları tüketime  koşullanan medya tarafından gerçekleşmekte. Birbiri üzerinde katalizör işlevi gören üretim ve tüketim hızının artışı, sonuçta yaşamın artan bir şekilde belirsiz, ilişkileri, konumları buharlaştırıcı (volatility)  hale dönüştürmüştür. Buharlaşan bir dünya da ise sadece tüketim maddelerini büyük bir coşkuyla tüketen ve tükettiği ölçüde bireysel kimlikler edinen insanlar aynı zamanda düşünce üretim sürecinin de hızının artmasına neden olmuştur. Psikolojik  açıdan tüketime koşullanmış insanlar, düşünceler içinde aynı refleksi gösteren varolan düşünsel yapıları  hızla tüketmekte, ve tüketimin hızı normal olarak eski ile yeni  düşünceler arasında sahte bir çizgi çekilmesine neden olmuştur. R.Jacoby’nin anlamlı vurgusunu burada hatırlamak anlamlı olacak; “(B)izzat düşünceye yönelik planlı kullanıp-atma uygulaması, tüketim maddelerine yönelik planlı kullanıp atma uygulamasıyla aynı anlam taşır;yeni  yalnızca eskisinden daha sıradan olmakla kalmaz, her zaman yeni olduğu yanılsaması üreterek, yerine başka bir şey konulmasını önleyen eskimiş toplumsal sistemi besler” (Jacoby, 1996,19). Yeni olanları anlamak için bu anlamda içinde yaşanan sistemin özüne ait temel dinamikleri hakkında yeteri kadar donanımlı olmamız gerekiyor. Belleklerimizde tıpkı bir meta gibi eski olduğu için değersiz kılınan sisteme özgü temel dinamikleri yeniden kısaca gözden geçirmemiz gerekiyor. Böyle bir bakış için ise kapitalizme özgü olan ve kapitalist sosyal ilişkileri anlamamızı zorlaştıran fetişizm hakkında bir kaç vurgunun da yapılması gerekiyor. Kapitalizme özgü olan meta fetişizmi hız ve yoğunluğun artması ile birlikte daha da artmıştır.

Fetişizm ve Yabancılaşma

3.Kapitalizm toplumsal ilişkiler sistemi olarak fetişistik bir karaktere sahiptir. Fetişizmin temelinde kullanım değeri için üretimin yerini değişim değeri için üretimin alması yatmakta. İhtiyaçlar için üretim yerine piyasa için üretim yapma, beraberinde üretim ile tüketimin ayrışmasına neden olduğu ölçüde üretim araçları ile üreticinin ayrılmasına neden olmuştur. Değişen ve farklılaşan işbölümü ile birlikte; “Tüm ürün ve faaliyetlerin çözülüp mübadele değerlerine dönüşmesi,  üretimdeki sabit kişisel (tarihi) bağımlılık ilişkilerinin de çözülüp,  üreticilerin bütün-taraflararası bağımlılığına dönüşmesini varsayar. Her bireyin üretimi öteki bütün bireylerin üretimine bağlıdır; bunun gibi ürünün  üretici bireyin elinde ihtiyaç maddesine dönüşmesi de ötekilerinin  tüketimine bağlı hale gelmiştir. Süreç sadece üretilen ürünlerin metaya dönüşmesi ile kalmayıp,  hızla topraklarından ve mülkiyet araçlarından koparılan insanların emekleri bile değişim sürecinde satılabilen bir metaya dönüşme sürecidir. Emeğin üretim araçlarından koparılması diğer yandan üretim ile tüketimin birbirinden ayrışması (dissaciation),  kapitalist toplumda  değeri yaratan emeğin konumunu öne çıkarırken,  üretim faaliyetini de birbirinden ayrı özel üretimler haline dönüşmüştür. Diğer yandan kapitalist ekonomide meta olarak kendini gösteren değer ve değerin üretilmesi için gerekli “bireysel emek direkt olarak  sosyal emek halinde görünmez. Bireysel emeğin sosyalleşmesi ya da daha önce çözülen sosyal ilişkilerin yeniden sosyalleşmesinin (association) biricik yolu,  bireysel emeğin diğer bireysel emeklere eşitlenmesidir ki,  bu ancak değişim ilişkileri dolayımında gerçekleşir (Rubin, 1982, 66). Değişim ilişkilerinin gelişmesi,  böylece ekonomik faaliyetlerinin birbirinden ayrılmasına neden olan kapitalist işbölümünün yeniden sosyalleşmesine olanak verir (Reuten ve Williams, 1987, 59). 

4.Bireysel emeğin sosyalleşmesi  özünde metanın sahip olduğu iki farklı değerle; kullanım değeri ve değişim değeri ile ilişkilidir. Kullanım değeri metaın yararlılığını işaret ederken,  değişim değeri,  bireysel emeklerin sosyalleşmesine olanak sağlayan ve tüm metalarda  bulunan  bir özelliği yani emeğin varlığını işaret eder; “metaların kullanım-değerleri bir yana bırakırsak geriye tek emek-ürünleri olma özelliği kalır. Metaların sosyalleşmesini sağlayan değişim değeri böylece “özgül olarak toplumsal olan bir emek biçiminin nesnel ifadesinden başka bir şey “olmadığı ölçüde değer değişimini olanaklı kılan ve tekil karşısında evrensel olanı bireysellik  karşısında toplumsal olanı temsil eder. Soyut insan emeği ile birbirine eşitlenen metaların değişim süreci içinde gerçek karşılaşmaları değerin kendini başka bir biçiminde göstermesi ile mümkün hale gelir. Değer, soyut,  sosyal ve evrensel varlığını parada somutlaştırır (Reuten ve Williams,  1989, 64). “Para metaların değişim sürecinin içinde ürettikleri değişim-değerinin billurlaşmasıdır” (Marx, 1979b, 72). Bu billurlaşma sayesinde,  değer heterojen varlıkları ve hatta değerin kendisini ölçebilir kılmakta. “Metaın mübadele değerinin,  metaın yanı sıra ayrı,  özgül bir varlık kazanmış” biçimi olan para böylece “tüm metaların birbirleriyle eşitlenebilecekleri, karşılaştırılabilecekleri,  ölçülebilecekleri varoluş biçimine dönüşür.” Bu dönüşüm üretim sürecinde  yaratılan metaların piyasada dolaşım süreci içinde kendine içsel olan sosyal ilişkiler boyutundan sıyrılmışcasına hareket etmesi ile birlikte kapitalist ilişkileri analiz etmemizi zorlaştırır. Oysa para aracılığı ile değiştirilen metalar, aslında insanın üretim sürecinde harcanan emeğin ürünüdürler. Bu anlamda kapitalizmin fetişistik karakteri en çok meta ve meta ilişkilerinde açığa çıkar. Üretim sürecinde işçilerin harcadıkları emek-gücünün sonucu olan metalar, dolaşıma ya da piyasa ya çıktıklarında özerk bir yaşam kazanarak, başlı başına meta olarak varlıklarını sürdürürler. Toplumsal ilişkilerin sonucu olan meta, toplumsal ilişkiler içinde sadece meta olarak algılanması, yaşanan süreci analiz etmemizi güçleştirir. Fakat meta fetişizmi olarak tanımlanan bu olgu aslında kapitalist toplumda yaşanan bir gerçekliktir. Muazzam meta üreten bir aygıta dönüşen  kapitalizm, her geçen gün değdiği noktayı metalaştırdığı ölçüde, sosyal ilişkilerin nesneler arası ilişkiye döndüğü yönünde bir algılamaya neden olmakta. Bu sorunun nesnel boyutunu işaret etmekte. Diğer yandan fetişizmin önemli bir diğer sonucu, toplumsal ilişkilerin gerçek özneleri olan işçilerin kendi üretken eylemliliklerine yabancılaşmalarıdır (Lukacs, 1971). Üretim sürecinde işçilerin etkinlikleri  ile üretilen metalar, dolaşım sürecinde işçiler karşısına egemen biçim olarak  çıkmakta. Fetişizm ve yabancılaşma kapitalizmin gelişimine paralel bir şekilde artış gösterir.

Son zamanlarda özellikle işletme ve iktisat disiplinleri açısından önem kazanan, esneklik etkinlik, insan kaynakları, kalite, teknoloji gibi kavramların hemen hepsi meta, daha fazla meta, daha fazla metanın piyasaya hızla sunulması, ve piyasada sunucu bulması adına önem  kazanmakta. Bunun açık anlamı  kapitalizmde belirleyici bir mekanizma olan meta fetişizminin ya da yabancılaşmanın daha da artmasıdır. İleride detaylı olarak ele almaya çalışacağımız, yalın üretim, sürekli iyileştirme, takım çalışmaları gibi son dönemin mitleştirilen uygulamaları fetişizmi ve yabancılaşmayı azaltılması yönünde uygulamalar olmalarının ötesinde, insanların yaratıcı etkinliklerini daha fazla meta üretim adına üretim sürecinin temel girdisi haline getirmiştir.

5.Meta fetişizmi kapitalist toplumsal ilişkileri gizlediği ölçüde, toplumsal ilişkilerde süregelen eşitsiz ilişkileri de gizlemiş olur. Bu anlamda toplumsal ilişkilerin fetişizmi ve toplumsal ilişkileri bu fetişistik boyutta ele alan analiz biçimleri, J.Hollaway’ın haklı olarak vurguladığı gibi egemenlik ilişkilerinin devamlılığı ve meşruluğunu sağlamakta (Hollaway,1992).

Kapitalizmde sosyal yaşamın gerçekçi analizi ancak eleştirel ve radikal bir yönteme sahip olunduğunda yapılabilir. Eleştirel olmak sosyal ilişkilerin üzerini örten maskın arkasında yatan öze ilişkin dinamikleri anlamamızı sağlayacaktır. Fakat eleştirel olmak yetmeyecektir. Çünkü eleştirel olarak yapılan her analiz sosyal gerçekliği açığa çıkardığı ölçüde kapitalist ekonomiye içkin olan eşitsizliklerin varlığını gözler önüne serecektir. Bu bir yandan sosyal bilimlerde eleştirel olmayan daha sı süregelen fetişizmin daha da artmasına neden olan ele alış biçimlerinin tepkisini çekecektir. Diğer yandan ise bizzat eşitsiz ilişkilerin açığa çıkmasını istemeyen çıkar kesimlerinin/ sınıfların tepkisini çekecektir. Tüm bu vurguların son dönemde yaşanan değişim sürecini anlamamız açısından önemli olduğunu düşünüyorum. Eleştirel ve radikal bir analiz biçimi (yöntem) bize toplumsal olgunun kendini açığa çıkardığı biçim ile bu biçime neden olan mekanizmaları anladığımız ölçüde, kapitalist toplumsal ilişkileri fetişleştirilen işleyiş ile bu işleyişi eleştirel  açıdan yaklaşmamızı önleyen bir dizi kavramı demistifize etmiş oluruz.

Toplumsal İlişkiler Sistemi Olarak Kapitalizm ve Sermaye Birikim Süreci

6.Meta fetişizminden kurtulmak için, kapitalizmi tarihsel ve toplumsal ilişkiler bütünü olarak ele alınması gerekir. Kapitalizmi tanımlayan toplumsal ilişkilerde belirleyici olan ve bir ölçüde yukarıda işaret ettiğimiz fetişizme de neden olan şey, kapitalizmin muazzam meta üretimi üzerinde yükselmesidir.  Meta üretiminin amacı kâr elde etmek olunca, üretilen metaların dolaşıma sokulması, daha sı dolaşımda nihai olarak tüketilmesi gerekiyor. Üretim, dolaşım ve tüketim bu anlamda kapitalist toplumsal ilişkilerinin en önemli uğrakları olmakta. Gerek üretim aşaması, gerekse dolaşım ve tüketim aşamaları, özünde bir dizi sosyal ilişki dolayımında gerçekleşmekte. Örnek olarak üretim aşamasında üretim araçlarına sahip olan kapitalistlerle üreticiler arasında kurulan ilişki kapitalizm için belirleyici olan bir ilişkidir. Üretim aşamasının önemli olmasının temelinde üretimin “emek süreci ile değer yaratma sürecinin birlikteliğini içermesidir.” Değerlenme süreci olarak tanımladığımız bu aşamanın nihai amacı değer yaratma olduğu ölçüde, kapitalizminde sosyal ilişkilerin metalaşmasına neden olan en önemli aşamayı işaret etmektedir. Hiç kuşkusuz burada metalaşan işçinin emek-gücüdür.  Fakat fetişizmin genel ilke olarak işlediği kapitalist ilişkiler içinde üretim süreci, nihai olarak üretim sonucu elde edilen ürüne indirgenir. Üretim sonucunda elde edilen ürün, bir yandan, üreticilerle (emekçiler) yani öznel bir güç ile bu gücün harekete geçirdiği nesnelerin ilişkisini gösterirken diğer yandan, üreticilerle kapitalistler arasındaki bir ilişkiyi işaret etmekte. Aslında burada ilk ilişki biçimi, yani üreticilerin  üretken bilinçli eylemlerinin sonucu olan ürün, işçilerle işverenler arası ilişkinin özünü oluşturur. İşçilerin emek-gücünü  bir meta olarak  satması ile birlikte çalışanların emeği, ücretli-emek olduğu ölçüde üretim sürecindeki temel sosyal ilişki kendisini ücret ilişkisi olarak açığa çıkarır. Emek-gücü metalaştığı ölçüde parasal bir ifade olarak ücret, kapitalist işleyişi anlamamızı zorlaştıran  bir diğer ilişkiyi oluşturur. Bu anlamda kapitalist üretim süreci sadece muazzam boyutlara varan meta üretimi anlamına gelmez, bu aynı zamanda muazzam boyutlara varan emek-gücünün meta olarak piyasaya sunulması anlamına da gelir. Proleterleşme süreci olarak adlandırılan bu süreç içinde kapitalistlerin emek-gücü ve diğer üretim için gerekli olan üretim araçları ve hammaddeleri tedarik etmeleri için ekonominin parasallaşması gerekiyor. Parasallaşan  bir ekonomide kapitalist elindeki belirli bir parayı sermaye olarak kullanarak piyasa sürecinden üretim araçları ve emek-gücünü satan alarak  bu iki metayı üretim sürecine sokar (Bak:Şekil-1). Kapitalistin ücretli emeği ve diğer üretim araçlarını satın almak için  harcadığı para üretim sonucunda (t1+t2 zamanı) elde edeceği paraya eşit olsaydı (P=P1) hiç kuşkusuz böyle zahmetli bir işe girmeyecekti.  Kapitalizmi tanımlayan ve bu anlamda analizi radikal kılan unsur, üretim sürecinin kapitalist sömürüyü içermesi ve bunun açığa çıkarılması yatmakta. Kapitalist sömürü, meta olarak satın alınan ücretli emeğin, üretim sürecinde kendisi için ödenen ücreti aşan bir değer yaratması sonucunda açığa çıkar (Şekilde Üt1 zamanı içinde). Şeklî izleyecek olursak, üretimi başlatan emek gücü+üretim araçları için harcanan para, üretim sonunda (t1 zamanı içinde)  yeni bir meta olarak açığa çıktığında (EG+ÜA=M ve t1 zamanı sonrası M1 olarak açığa çıktığında M1>M1’den) metalara yatırılan para(P) üretim sürecinde artarak (P+sP) çıkmakta. Kapitalist, üretim sürecine yatırdığı parası üretim sonunda sP kadar artarak çıkmıştır ve bu miktar kapitalist üretimin temel özelliklerinden birini işaret eder.

Emek Süreci ve Artı-Değer Biçimleri:Mutlak ve Nispi Artık-Değer

7-Kapitalist topluma geçişte üretim araçlarının mülkiyetinden kopartılan insanların emek-güçlerini bir meta olarak üretim sürecini başlatacak kapitalistlere ücret karşılığı satmaları ile birlikte kapitalistlerin mülkiyetinde olan üretim araçları ile emekçiler karşı karşıya gelir (Şekilde Meta1 ve Üt zamanı/süreci). Üretim araçları ile emek gücünün karşı karşıya gelmesi ile birlikte emek-gücü üretim araçlarının da yardımıyla  olarak adlandırdığımız bilinçli etkinliği başlatır. Üretim sürecinde emek-gücü bir meta olarak satılmasına rağmen, bu meta diğer metalardan önemli ölçüde farklıdır. Emek-gücü diğer metalardan farklı olarak üretim sürecinde ek değer yaratma özelliğine sahiptir. Şekilde görüleceği gibi emek gücünün üretim araçları üzerindeki bilinçli etkinliğin sonucunda M1, süreç sonucunda M1 (M1+m) olarak çıkmıştır. Böylece emek-gücünün harekete geçerek, iş yapma yeteneği ile üretim araçlarını da harekete geçirerek üretim sürecine giren maddeler üzerinde etkide bulunur ve bu etki sonucu m kadar bir fazla değer yaratır. Emek sürecinin temel amacı bu değerin yaratılması ya da açığa çıkartılmasıdır. Üretim sürecinde harcanan emek sonucu elde edilen değer ile emek-gücünü harcayan Üretim araçlarının ve üretim sürecinde harcanan emek-gücünün mülkiyeti kapitaliste ait olduğu için üretim sonucunda yaratılan  değerin mülkiyeti de kapitaliste ait olur. Yaratılan değer bir nicelik olduğu ölçüde, emek-gücünün değeri ile üretilen değer arasındaki fark artık-değeri verir. Emek-gücünün değerini işçi ile sermaye arasındaki ilişkiler belirler. Bu ilişkilerde toplumsal yaşam düzeyi ve özellikle işçinin toplumsal yeniden üretimi için gerekli olan ihtiyaçların karşılığı belirleyici olur. Diğer yandan üretim sürecinde üretilen değeri ise emek süreci ile o sürecin ürünün piyasası belirler. Üretim sürecinde yaratılan değeri bu anlamda bir zaman ölçeği olarak, emek-gücünün değerine karşılık gelen ve gerekli emek zamanı olarak bilinen süre ile, işçinin ürettiği değer içinde gerekli emek zamanın dışında kalan ve karşılığı ödenmeyen zamana da artık-emek ve ya işçinin sermaye için çalışarak geçirdiği zaman olarak ayrılır.

İş günü=gerekli emek zamanı+işçinin sermaye için çalıştığı zaman

 

M1>M11 ve  Artı-Değer=sP

Üt1

Emek Gücü

P+sPara

Tüketim

Ücret

Para Kapitalisti 1 (Bankalar)

Para Kapitalistleri 2

Banka(faiz geliri)

Üretim Araçları

Üretim

Meta1=Meta1+m

Para1

Meta1

Dt2

Para2

Meta2

Emek-gücü-

Makine İlişkisi

                 
   
 
 
 
    Yuvarlatılmış Dikdörtgen: Üt1
 
    Satır Belirtme Çizgisi 4 (Diğer Çubuk): Emek-gücü-  Makine İlişkisi
 
    Yuvarlatılmış Dikdörtgen: M1>M11 ve  Artı-Değer=sP

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

                                    Şekil:1 Sermaye Birikim Süreci


 

8-İş günü ve iş günü içinde gerekli emek zamanı ile artık emek  harcanan zaman sadece üretim sürecine özgü teknik bir sorun olmayıp kapitalist toplumsal ilişkilerin tanımladığı bir sosyal gerçeklik alanıdır. İş gününün yukarıda belirtilen iki zaman arasında nasıl bölüneceği tam da işçi ile sermaye arasında süren mücadeleler sonucunda belirlenir. Sermaye sahibi doğal olarak daha fazla artık-değer elde etmek için, işçinin sermayeci için çalışarak geçirdiği zamanı sürekli olarak  artırmak isteyecektir. Artık-emek için harcanan zamanın gerekli emek için harcanan zamana oranı bu anlamda artık-değer oranı ya da sömürü oranı olarak adlandırılmakta. Yani artık emek zamanının gerekli emek zamanına oranı olan artık değer oranını artırmak kapitalistlerin üretim sürecindeki temel amaçları olmakta.

Kapitalist için daha fazla artı-değer yaratmanın bu anlamda üç temel yolu vardır

-çalışma süresini uzatmak,

 

 

İş Günü GünüGünüGünü

                       
   
 
    Yuvarlatılmış Dikdörtgen: İş Günü GünüGünüGünü
 
   
 
 
 
   

GEz

 

 

AEz

 

 

 

 

 

 

 

 

İş Günü=gerekli emek zamanı(GEz)+artık-emek zamanı (AEz)

Şekil-2.İş Gününün Bölüşümü ve Artık-değer Üretimi

Kaynak:C.Palloix’ten aktaran M.Dunford ve D.Perrons (1987)

-aynı çalışma süresinde çalışmanın yoğunluğunu artırmak,

-her iki yöntemi birden kullanmak.

Soruna artı-değerin üretilmesi olarak bakıldığında son günlerde mitleştirilen kavram olan esnekliğin aslında kapitalizmin başından itibaren işleyen bir süreç olduğunu vurgulamak gerekiyor. İş günün uzatılması ile elde edilen artık-değeri mutlak artık değer olarak tanımlıyoruz. İkinci yönteme göreli artık-değer diyoruz. Göreli artık-değer ise “gerekli emek zamanın (GEz) kısaltılması ve bunun sonucu iş günün iki kısmının uzunluklarındaki değişiklikten doğar.” Daha açık söyleyecek olursak göreli artık değer elde etmenin iki yolu vardır. Gerekli emek zamanın kısalması için ya işçinin “tükettiği kullanım değerleri miktarını ya da aynı miktarda kullanım değeri üretmek için toplumsal olarak gerekli emek-zamanın  azaltılması ya da üretim yöntemlerini durmadan değiştirerek teknolojik iyileştirmeler sağlamak şeklinde gerçekleşir.

Tarihsel olarak artı-değer oranını artırmanın önündeki engelleri kaldırma yönündeki her eylemlilik halini üretim sürecinin emek sürecinin esnetilmesi olarak tanımlayabiliriz. İş süreçlerinde yaratılan artı-değerlerin önündeki engelleri kaldırma anlamındaki esneklik tarihsel olarak çok önemli aşamalardan geçmiştir. Örnek olarak bireysel üreticilerin tanımladığı kapitalizm öncesi üretim biçiminden, bu bireysel üreticileri bir araya toplayan el birliğine  dayanan üretime geçiş artı-değer yaratmanın önemli bir aşaması  olmuştur. Üretimin bir arada yapılmasından sonra atılan bir diğer adım ise üretim sürecinin ardışık basamaklara ayrışması ve parça-işbölümünün gerçekleşmesidir. Manüfaktür olarak tanımlanan ve üretim sürecinin artan uzmanlığa da bağlı olarak parçalara ayrılması emeğin uzman ve uzman olmayan emek olarak ayırdığı ölçüde bu ayrım dolayımında çalışma saatlerinin   daha da uzaması yolunu açmıştır. İnsanın biyolojik olarak bir gün içinde ancak belirli bir zaman içinde çalışabilmesi mutlak artı-değerin sınırlılığını göstermekte. Tarihsel olarak kapitalistler ile işçiler arasında iş günü üzerine yapılan mücadeleler bu anlamda herkesin bildiği bir gerçekliktir. Kapitalistler mutlak-artı değer üretme koşullarının daha fazla artırılamadığı koşullarda, yani artık mücadeleler sonucunda yasal iş gününün hukuksal bir boyuta kavuşması, kapitalistleri aynı iş günü içinde emeğin yoğunlaşmasını artıracak yeni yöntemler geliştirmeye itmiştir. İş günü içinde çalışma süresinin uzatılmadan gerek gerekli emek zamanın artık zamana oranını azaltan gerekse iş günü aynı kalmak koşulu ile daha fazla değer yaratacak iş yoğunluğunu sağlamanın kapitalist açısından biricik yolu canlı emek yerine ölü emek koymasıdır. Yani teknolojik gelişme ve makineleşmenin gelişmesidir. Canlı emeğin karşısına ölü emeğin konulması tarihsel olarak emeğin kendi emeğine yabancılaştığı ve emeğin ancak makine dolayımında anlamlı olduğu yönündeki algılamasına neden olmuştur. Bu kapitalist ekonomide tarihsel olarak belirleyici olan bir aşamadır ve esneklik açısından ise son zamanlarda açığa çıkan tekno-ekonomik ele alışların temelini oluşturur. Bu vurgulardan sonra anlaşılacağı gibi teknolojik gelişme ve makineleşme süreci kesinlikle nötr bir olgu olarak ele alınamaz. Toplumsal ilişkiler içinde sermayenin daha fazla artı-değere sahip olma amacı ile işçinin karşısına teknoloji ve makineyi çıkarması iş yoğunluğunu artırdığı ölçüde yani işçilerin yaşamı üzerinde etkide bulunduğu ölçüde nötr bir olgu olamaz. Makineleşme kapitalizmin tarihinde üretim süreci içinde varolan katılıkların aşılmasını kolaylaştıran tarihsel bir değişim, esneklik anlamında üretim sürecinde emek kullanım biçim/miktar ve hızını belirlemiştir. Marx makinalaşmaya ilişkin yaptığı vurgu, bu anlamda teknolojik determinizmin üzerinden sürdürülen tartışmalar için anlamlı bir bakış açısını ipuçlarını vermekte; “Emeğin üretkenliğindeki bütün diğer artışlar gibi makine de, metaların ucuzlaması ve, işçinin kendisi için çalıştığı işgücünü kısmını kısaltarak, karşılığını almadan kapitaliste verdiği diğer kısmını uzatmak amacıyla kullanılır. Kısaca makine, bir artı-değer üretme aracıdır” (Marx, 1986,385). Topyekün bir sosyal yaşam biçimi olarak kapitalizmde makineleşmenin yarattığı etkiler tek başına ele alındığında ilerleme ve gelişmenin göstergeleri olarak alınsa bile, meta üreten bir makine, eşitsizlikler üzerinde yükselen bir sistem olarak kapitalizm ele alındığında teknoloji kavramı ve teknolojideki gelişme sosyal bir içeriğe sahiptir ve mülkiyet ilişkileri dolayımında eşitsiz olan emek-sermaye ilişkisinin güçlenerek yeniden üretilmesine neden olur. Özünde daha önce harcanan emek enerjisinin kristalize biçimi olan makinelerin gelişmesi kendi antitezini yaratarak canlı emek üzerinde egemenlik kurması düşünüldüğü gibi iş gününün kısalmasına neden olmamış tam tersine ölü emeğe yatırılan sermayenin ancak çalıştığında anlamlı olduğu için vardiya ve kadın emeği ile çocuk emeğinin üretim sürecine çekilmesine neden olmuştur. “Emek  ve emekçinin yerini alan bu güçlü araç, çok geçmeden, yaş ve cinsiyet farkı gözetmeksizin işçi ailelerinin bütün üyelerini  doğrudan doğruya sermayenin egemenliği altına sokarak, ücretli işçi sayısını artırmanın bir aracı olup çıkmıştır. Kapitalist hesabına yapılacak zorunlu iş, yalnız çocukların oyun alanlarına el atmakla kalmamış, aile çevresinde bireylerin kendileri için diledikleri gibi, harcayacakları zaman ve emeğe de el atmıştır……  Daha önce işçi, serbest bir kimse olarak şeklen sahip olduğu kendi emek gücünü satardı, şimdi ise karısını ve çocuğunu satmaktadır. Artık o bir köle tüccarı olmuştur” (Marx, 1986,408-098). Bu metni okuyarak kapitalizmin piyasa süreci içinde belleklerimiz üzerinde yaptığı hasarı daha iyi anlayabiliriz. Çünkü 1980’lerde esneklik adı altında sürdürülen mitleştirme dönemi aynı zamanda kapitalizmin tarihsel olarak en fazla kadın ve çocuk emeğini meta üretim sürecine çektiği bir dönemdir. Yalın üretim ya da ülkemizde bir sanayicinin adlandırdığı biçim ile özel sektörün özelleştirilmesi süreci, aynı zamanda üretim sürecinde hantal kabul edilen kısımların ya teknolojik gelişme ya da tamamen kârlılık amacı ile üretim dışına atılarak enformel ya da formal ama küçük işyerlerinde üretildiği bir aşamada yeni teknoloji ve yeni üretim organizasyonunun emek ile sermaye arasındaki çelişkilerin üstesinden geldiği yönünde bir açıklamanın ne kadar anlamlı olduğunu sorgulamak tarihsel bilgi ışığında ancak anlamlı olmakta. Teknoloji ve makinalaşma sadece üretim süreci içinde işin yoğunluğunun ve verimliliğin artması anlamına gelmiyor, işverenin emeği kontrol etmesi ve bu kontrolü otomatiğe bağlaması anlamına da geliyor. İşçi açısından yabancılaşma ise tam da burada açığa çıkmakta, işçi, üretim sürecinde kapitalistler yerine ölü emek diye tanımladığımız makineler ve işlediği hammaddelerle ilişkiye girdiyi sürece, süreç sonucunda elde edilen değeri kendi emeğinin ürünü olarak görme yerine, daha önce yine emek-gücü ile yaratılan makinelerin ve dolayısıyla sermayenin ürünü  olarak görür.

9-Üretim sürecinde gerçekleşen teknolojik gelişme ve makineleşme aynı zamanda üretilen ürünleri dolaşım alanında hareketliliğini sağlayacak deniz ve kara ulaşım sisteminin varlığını gerektiriyordu. Bu da bilineceği üzere kısa sürede gerçekleşti. Ürünleri gereken hızda pazara ulaştıracak ulaşım sistemlerinin gelişmesi, bu gün bu ulaşım sisteminin ulaştığı muazzam boyutların habercisi niteliğindeydi. Meta üretiminin muazzam boyutlara ulaştığı ve bunun da mekansal olarak ulaştırılabilirliği gerçekleştirildiği bir aşamada bir başka sınırlılıktan kurtulmak gerekiyordu. O da altın-para sistemiydi Meta üretimin ve dolayısıyla artan ticaretin hızına ulaşamayan para-meta üretimi sistem açısından büyük bir engeldi Bu engel  ise devletin egemenlik alanı dolayımında sembolik paraya geçilerek sağlanıyordu. Ulaşımın mekansal açıdan meta ilişkileri için sağladığı olanakları, sembolik para  sistemi zaman açısından geçerli kılıyordu. Nesnel temeli emek-zamanı olan para böylece henüz değer-karşılığı olmayan, henüz varolmayan değerler karşılığı  meta alış-veriş hızını geliştirdiği ölçüde kapitalist üretimin hızlanmasını ve dolayısıyla artı-değer yaratma koşullarının gelişmesine olanak tanıyordu.

 Makineleşme ile başlayan üretim sürecine ait katılıkların esnetilmesi beraberinde yaygın sermaye birikim rejimine neden olmakla birlikte zamanla bu tür bir emek kontrol rejimi ve toplumsal örgütlenme biçiminin sınırlarına gelindiğinde emek-süreci açısından bir önemli değişiklik daha gerçekleşmiştir. Emeğin yönetim biçimi  olarak üretim sürecindeki aktiviteleri ile zaman arasında en uygun bileşimi yakalama adına zaman ve davranışların optimizasyonu olarak tanımlayacağımız bilimsel yönetim ya da fordizm yaygın birikim rejiminin kısıtlarını aşma adına önemli bir gelişmeydi. Döneminde göklere çıkartılan fordizmin temelinde işin yoğunlaştırılması yatmaktaydı. Yoğunlaştırma daha çok makineleşme sayesinde işlerin tekrar edilen kısımları azaltılıyor, iş basit parçalara ayrılarak seri üretimi olanaklı kılacak düzenekler hazırlanıyordu. Taylor “İşçilerin tek tek her eylemi bir bilime indirgenebilir” diyordu. Sonuçta çalışanı  makinenin ve montaj hattının hızına bağlayan ve bu anlamda yoğunlaşmayı artıran makineler özellikle işçiyi sadece ve sadece kol kuvveti ile  değerlendiriyordu. Kol emeği ile kafa emeğini birbirinden ayıran bu işleyiş biçimi beraberinde çalışanların üretim sürecindeki konumlarını belirleyecek katı bir hiyerarşik yapıyı üretiyordu. Taylor’un bilimsel yönetim olarak tanımladığı yeni emek yönetim biçimi, D.Harvey’in vurguladığı gibi aslında yeni bir yaşam biçimi, yeni bir tüketim kalıbı, yeni bir politik yapı anlamına geliyordu (Harvey, 1989). Meta ilişkilerinin daha rasyonalize eden ve yaygın sermaye birikim rejiminden yoğun sermaye birikim rejimine geçişe neden olan bu süreç işin yoğunlaşmasına neden olduğu ölçüde artan sermaye birikimi ve dolayısıyla sürekli olarak artan üretimle birlikte tüketim kalıplarının büyük ölçüde farklılaşarak kitlesel üretime uyarlanmasına yol açmıştır.  Kısaca burada vermeye çalıştığımız bu süreç açısından anlamlı olan meta üretim sürecinin tarihsel olarak eşitsiz olan içsel dinamikleri, beraberinde üretim ve dolaşım sürecinde sermaye birikimine engel olacak mekanizmaları, katılıkları sürekli olarak aşma ve bu anlamda esnetmek zorunda olduğunu göstermeye çalışmaktır. 1970’lerden itibaren başlayan  ve yeni olarak ele alına değişimler öz olarak aynı mekanizma üzerinde gerçekleşmekte. Emek süreci ve üretim açısından yaşanan değişikliklerin anlaşılabilirliği ancak bu sürecin üzerinde yükseldiği hukuk ve mülkiyet ilişkilerinin analizi ile olanaklı hale gelir. Çünkü mikro düzey olarak tanımladığımız emek-sürecinde gerçekleşen değişiklikler ancak bir önceki döneme ait hukuk ve mülkiyet ilişkilerinin de esnetilmesi ile mümkündür. Sermaye birikim süreci içinde burjuvazinin belirleyiciliğinde çerçevesi çizilen hukuk sistemi, devlet ve mülkiyet ilişkileri sermaye birikim biçiminin önünde engel olmaya başladığı ölçüde esnetilmesi gereken katılıklar olarak görülmeye başlanır. Günümüzde esnek emek kullanım biçimleri içi,n Fransa’dan G.Kore’ye oradan Türkiye’ye sermayenin başlattığı kulis ve daha sı iş hukukuna ait yeni tanımlamalar tam da bu anlamda özen kazanmakta.

Mülkiyet-Hukuk ve Devlet

10- Kapitalistlerin toplumun diğer kesimleri üzerindeki egemenliklerinin temelinde toplumsal ilişkiler içinde kapitalistlerin üretim araçlarının mülkiyetine sahip  olmaları yatmakta. Mülkiyet ilişkileri kapitalist ilişkilerin üretim süreci de dahil, toplumsal yaşamın belirli kurallar içinde gerçekleşmesi anlamına gelir. Üretim araçlarının mülküne sahip olmak, beraberinde sahip olunan nesnelerle kişiler arasında bir dizi hukuksal ilişkinin  kurulmasına neden olur. Bireylerle nesneler arası ilişkiler hukuksal ilişkilere konu olduğu ölçüde, kapitalizm için anlamlı bir meta olan emek-gücünün sahipleri işçilerle kapitalistler arasındaki ilişkileri de düzenleyen bir dizi hukuksal ilişki gelişmiştir. Kapitalizmin gelişimi ile birlikte öne çıkan belirleyici boyut, mülkiyet sahipliğinin yasal bir hak olarak  devlet aracılığı ile çerçevesinin çizilmesidir. Ancak hukuksal ilişkilerin belirli bir devlet aracılığı ile çerçevesinin çizilmesidir ki, emek-gücünün bir meta olarak  üretim sürecinde kullanılması daha bir güvenilir düzlemde işlemiştir. Bir başka anlamda hukuksal çerçeve, sosyal bir ilişki olan mülkiyet ilişkileri dolayımında kapitalistlerin işçiler üzerinde egemenliklerine olanak tanımıştır (Kay ve Mott,1982,31). Kapitalizmin erken dönemlerimde mülkiyet hakkının doğal bir hak olarak tanınması ve devletin  de bu hakkı koruyan bir kurum olarak analizi beraberinde üretim sürecinin toplumsal bir süreç olarak hukuksal ilişki ve dolayısıyla devletle olan ilişkisini göstermesi bakımından önem taşımakta.  Özellikle emeğin eş değer olarak piyasada dolaşımını olanaklı kılan para biçimi devlet tarafından meşrulaştırılan soyut bir mülkiyet biçimi olduğu ölçüde kapitalizm ve üretim süreci işlerlik kazanmıştır. Paranın sosyal bir güç olarak, zihinsel anlamda kitlesel kabulü,  üretim sürecinin başlangıcında gerçekleşen parasal ilişkilerle üretim sonucunda artı-değerin(m)  kapitalistin mülküne yine para biçiminde geçmesine olanak tanımakta. Daha sı üretim sürecinde yaratılan değerlerin dolaşım sürecinde belirli ellerde yoğunlaşma ve merkezileşmesi yine mülkiyetin en akıcı biçimi olan para biçiminde gerçekleşmekte. Hukuksal sistem ile devletin para ve finansal yapılara ilişkin tüm düzenlemeleri bir bütün olarak sermaye birikim biçiminin ulaştığı aşamaya uygun olmak zorunda ya da uymadığı ve birikim için katılılar yarattığı ölçüde esnetilmesi gerekmekte. 1970’lerde Yaşanan finansal patlama, hız ve ivme kazanan kapitalist ilişkilere uyum sağlama ve adapte olma süreci olarak algılandığında ancak analiz nesnesi olabilir. Sonuç olarak üretim sürecinde yaratılan değer üzerinde kapitalistlerin belirleyici olmaları, sermayenin en soyut biçimi olan para, ve sermayenin kurumsallaşmış biçimleri olarak devlet ve hukuk dolayımında gerçekleşmekte (Clarke,1988,15).

Üretim Süreci ve Tüketim

11- Üretim sürecini başlatan ilk hareket nasıl dolaşım süreci ise (P-M), üretim sürecinin de yaratılan metaların da dolaşım süreci içinde yeniden para biçimine dönüşmesi gerekiyor (M-P). Bu aşama, Marx’ın vurguladığı gibi metaların ölüm perandesidir.Yani yaratılan ve içinde artı-değeri de içeren metaların üzerilerinde taşıdıkları değeri açığa çıkarmaları için para biçimine dönüşmeleri gerekiyor. Diğer bir değimle üretim sürecinde yaratılan değerlerin kullanım değeri olarak insanların ihtiyaçlarını gidermeleri yani tüketilmeleri gerekiyor. Burada önemli bir vurgunun yapılması gerekiyor, kapitalist üretim ilişkilerinin analizi  mutlaka üretim ve dolaşım ilişkilerinin birlikteliği analiz edildiğinde anlamlı hale gelir. Üretim sürecinde başlayan sosyal ilişkiler, bir yandan dolaşım sürecini ve dolayısıyla bölüşüm ve tüketim sürecini belirlerken, her iki değişken de üretim süreci üzerinde etkide bulunur. Üretim sürecinin ulaştığı her aşama zorunlu olarak tüketim düzeyini etkiler. Eğer üretim düzeyinin ulaştığı aşamaya tekabül etmeyen bir tüketim kalıbı ve alışkanlıkları varsa, bunun açık anlamı sosyal ilişkilerde açığa çıkan bir krizdir ve bunun mutlaka  bir dizi uygulama dolayımında düzenlenmesi gerekiyor. Bu düzenleme ise zorunlu olarak  bir başka açıdan bölüşüm ilişkilerinin  gözden geçirilmesi ya da kriz dönemlerinde eşitsiz sınıfsal ilişkiler dolayımında sürdürülmesi anlamına gelir. Kapitalist ekonomi bu yönüyle her aşamasında  ancak sosyal ilişkiler bütünü olarak ele alındığında anlamlı sonuçlar verir.  Üretim sürecinde emeğin  yönetim biçimi ile işin yoğunlaştırılması gündeme geldiğinde zorunlu olarak üretim sonucunda elde edilen ürünlerin paraya dönüşmesi gerekir. Bir önceki bölümde kısaca andığımız fordist üretim biçimi yoğun sermaye biçimini işaret ettiği ölçüde tüketimin yoğunlaşmasını da işaret etmektedir. Bu anlamda Keynesyan politikaların talep yönelimli uygulamaları ve işçi sınıfının örgütlü mücadele sonucu artan üretkenliklerden belirli ölçülerde yararlanmaları üretim ilke tüketim arasındaki ilişkileri göstermek açısından önem kazanmakta. Fakat üretimin hacim olarak muazzam boyutlara varması aynı şekilde üretilen ürünlere ulaşabilen  geniş bir kesimin varlığı anlamına  gelmiyor. 1980’lerde başlatılan tüketici egemenliği kavramlaştırması fordizmde varolan  ve tüketici tercihlerini sistemin yeni üretim organizasyonu ve pazarlama teknikleri ile giderildiğ ve tüketicilerin talep ve isteklerine cevap verdiği yönündeki vurgu anlamlı olmakta. Gerçekten de 1970’lerden itibaren rekabet süreci içindeki sermaye piyasa payı kapma adına yoğun bir şekilde tüketicilerin isteklerini belirleme yönünde çabaya girmiştir. Çok daha önemlisi çok uluslu şirketler bir dizi ürünlerini gerçek içeriğinin ötesinde pazarlayabilecek medyatik imgelemler yaratmıştır. Tüm bu anlatılanlar esnek sermaye birikim tarzı olarak tanımladığımız 1970 sonrası için  anlamlı olmakla birlikte 1980’lerde artan oranda eşitsiz gelir paylaşımı geniş toplumsal sınıfları yaşanabilir sınır dolayımında yaşamlarını sürdürdüğü gerçeği karşısında hangi tüketicinin kral olduğu sorusunu ister istemez akla getiriyor.

Sermaye Birikimi ve Rekabet

12. Bireysel kapitalist üretici açısından süreç sürekli olarak genişleyerek devam eden bir süreçtir. Genişleme süreci yaratılan artı-değerin bir kısmının kapitalistin tüketimi diğer kısmı ise yeniden üretim sürecini başlatacak metaların alımına neden olur.  Yani diğer bir vurgu ile parasallaşan bir ekonomi ve hukuksal bir dizi düzenleme ile gerçekleşen sosyal ilişkiler, üretim sürecinde yaratılan artık-değerlerin  bir kısmının üretime, diğer bir kısmının ise yeni bir üretim sürecinin genişleyerek başlamasına neden olur (Para1’den Para2’ye, Meta1’den Meta2’ye‘). Üretken bireysel kapitalistler dolayımında gerçekleşen bu süreç aslında sermaye birikim sürecidir. Sermaye birikim süreci bir yandan üretim sürecinde yaratılan değerlerin artan ölçüde bireysel mülkiyete geçmesine neden olurken (endüstriyel yoğunlaşma), diğer yandan kapitalizme özgü bir diğer süreci yani kapitalistler arasındaki eşitsiz bir ilişkinin gelişmesine neden olur. Bu bireysel üreticinin, üretim sürecinde yarattığı değerleri dolaşım sürecine aktardığında diğer kapitalistlerle karşılaşması anlamına gelir. Bu karşılaşma bilineceği gibi üretken kapitalistler arasında bir dizi ilişkinin varlığına yol açar. Burada açığa çıkan en önemli ilişki rekabeti ilişkisidir. Rekabet ilişkisi ise sermayeler arası eşitsiz ilişkiler dolayımında daha hızlı gelişen sermayeninin diğer sermayeleri mülkiyetine geçirmesi anlamına gelir (sermeyenin merkezileşmesi). Sermayenin merkezileşmesi ve rekabet olgusu son yıllarda yaşanan esneklik ya da yalın üretim organizasyonlarının merkezinde yer almakta.  Rekabet süreci bireysel sermayenin üretim sürecine aktardığı birim para sermayesinin, üretim  için geçen zaman (ÜT1) ile dolaşım için geçen zamanı (Dt1) sürekli olarak kısaltarak sermayenin geri dönüş  sürecini gittikçe azaltma çabasına girer. Son zamanlarda yaşam geçirilen tam zamanında üretim, grup çalışması ve yeni esnek teknolojilerin temel amacı üretim sürecine aktarılan sermayenin kısa sürede üretimden kurtularak dolaşıma  girmesidir. Burada zaman önemli bir maliyet unsuru olarak ele alınmakta ve gerek emek-gücünün hızı ve gerekse hammadde ve diğer üretim için gerekli metaların hareketliliği merkezi önem kazanmakta. Diğer yandan yeni iletişim teknolojileri, yeni ürün servis hizmetlerinin yaygınlaşması, üretim sürecinde  gerçekleştirilen kalite kontrol ise dolaşım aşamasındaki sermayenin akışkanlığını artırmak anlamına geliyor. Burada bir önemli boyut ise hiç kuşkusuz üretim sürecini ya da dolaşımı hızlandıracak finansal aracıların gelişmesidir. Çünkü gerek üretim gerekse dolaşım alanındaki sermayenin artan hızı artan meta hareketliliği, artan borç ekonomisi anlamına gelmekte. Borç ekonomisi ve kredi ilişkilerinin gelişimi ise bir yandan sermayenin geri dönüş hızını artırırken diğer yandan üretim ve dolaşım halindeki sermayeyi hızlandırdığı ölçüde  geri besleme olarak yeniden finansal işlemlerin artmasına neden olmakta. Bu yüzden son dönemdeki esneklik tartışmaları sermaye birikim süreci ve sermayenin artan geri dönüş hızı göz önüne almadan yetersiz bir analiz yapılmış olur.

 12. Üretim sürecinde işçi ile üretken kapitalist arasındaki işbölümü kapitalistlere, “işçiler üzerinde işyeri te­melinde denetim kurma olanağı verirken, diğer yandan toplumsal düzeyde işbölümü üretim üzerinde denetim kuran bir dizi kapitalist arasında yani kapital­ist-kapitalist ilişkisinin varlığını ortaya çıkarır, bu ilişki bireysel kapitalistin kendi işyerinde kurduğu denetim ve disiplinden uzak daha çok belirsizliklerin olduğu bir ortamın varlığına neden olur. Belirsizlik ve risk faktörünün toplumsal işbölümüne bağlı olarak artmasının temel nedeni, toplumsal ilişkilere taraf olan kapital­istlerin ürettiklerini piyasaya sunma sürecinde, daha fazla pazar payı kapma mücadelesi yani rekabet unsurunun varlığı, kapitalizmin gelişme döneminin bir diğer belirleyici unsuru olarak ortaya çıkar.” (Ercan, 1995, 22).

Kapitalistler arasında süregelen rekabet ilişkilerini sermaye birikim süreci açısından ele almamız gerekiyor. Sermaye birikim koşullarının normal bir şekilde devam ettiği yani genişleme döneminde kapitalistler arası pek fazla problem yaşanmaz. Fakat ekonomide genişleme dönemi sona erip, ekonominin krize girdiği yani bireysel sermaye için kâr oranları düştüğünde karşılıklı problemler başlar.  Kâr oranlarının düşmesi ile, sermayenin sosyal toplam döngüsü içinde yeterli bir kâr oranı  ile ekonomik aktivitelerini kardeşçe (fraternal) sürdüren bireysel kapitalistler arasındaki ilişki, aniden düşman kardeşler (fratridical) arası ilişkiye dönüşür. “İşler yolunda gittiği sürece, rekabet, … kapitalist sınıflar arasında bir kardeşlik havası alır. Ama sorun, kârın değil zararın paylaşılması halini alır almaz, herkes kendi payına düşen zararı en aza indirme ve bunu bir başkasının sırtına yükleme çabasına düşer” (Marx, 1990,224). Kâr oranlarındaki düşüş beraberinde, ekonomik yaşamın riskli bir alana taşıması ile birlikte bireysel kapitalistler bir yandan rekabet içinde olduğu diğer sermaye sahiplerine karşı avantajlı duruma geçmek için üretkenliği artırma adına yeni yatırımlara ihtiyaç duymaları, diğer yandan bizzat kendi ekonomik varoluşunu sürdürmeleri için gerekli olan para-sermayesinin hacmi artar.

Bir çok kapitalistin aynı sektörde üretim faaliyetini sürdürdüğü düşünülürse, dolaşım  alanında karşılaşacak olan kapitalistlerin birbirleri karşısındaki konumunun aynı zamanda her bir kapitalistin kendisinin belirleyiciliği altındaki üretim sürecini etkileyeceği açıktır.  Böylece üretim sürecinin iki önemli değişken dolayımında ele alınması gerektiği açığa çıkmakta; ilki üretim sürecinde yaratılacak değer (artı-değerin) ve buna bağlı olarak iş süreçlerinin organizasyonu. Bu üretim süreci içinde üretimin organizasyonu, emek ile üretim arası ilişkiler dolayımında teknoloji faktörünün önemi gibi yukarıda sıraladığımız değişkenleri öne çıkartmakta. Örnek olarak üretim sürecinde daha fazla değer yaratmak için üretim sürecinin (mutlak artı-değer) uzunluğu ve ya üretim etkinliğinin teknoloji ve yeni makinalarla artırılması (nispi artı-değer) gibi seçenekleri açığa çıkmakta. Diğer yandan üretim sürecinde emeğin kontrolü, iş sürecinin organizasyonu dolaşım sürecinden soyutlanarak ele alınamaz. Bu üretim sürecinde yaşanan süreci anlamamız açısından önemli olan bir diğer değişkendir. Buna göre üretim sürecinde yaratılan değerlerin realizasyonu aşamasında, bireysel kapitalistlerin birbirleriyle karşılaşmaları, özellikle aynı sektörde üretim yapanların belirli bir piyasa için üretim yapmaları, bireysel kapitalistlerin üretim sürecindeki stratejilerini etkiler ve belirler. Sorun  bu şekilde ele alındığında son zamanlarda daha çok üretim süreçleri, iş süreçleri üzerinde yoğunlaşan analiz biçimlerinin eksikliği de açığa çıkmakta. Sermaye birikim sürecinde son zamanlarda açığa çıkan yeni organizasyonlar, yeni üretim teknikleri bu anlamda bir yandan kapitalist girişimcinin temel amacı olan daha fazla değere sahip olma yönündeki kapitalizme ilişkin bir özelliğin doğal sonucu iken, diğer yandan üretim sürecinde gözlemlenen bu değişikliklerin bir başka nedeni ise artan rekabet ortamında ayakta kalma mücadelesidir

Rekabetin kardeş katline döndüğü ve kriz koşullarının yaşandığı dönemde ekonomide bireysel kapitalistlerin ayakta kalma mücadelesi kontrol edebildiği sermaye miktarına ve ya ulaşabileceği potansiyel  para-sermaye miktarına bağlı olacaktır. Ulaşılan ya da kontrol edilen sermaye miktarı ise uygulanacak teknoloji ile birlikte emek yönetim biçimini belirler. Örnek olarak 1980’lerde başlayan yalın üretimle birlikte “küçük güzeldir” vurgusu yani küçük üretimin mitleştirilmesi tam da bu anlamda önem kazanmakta. Kapitalist gelişmenin ulaştığı bu aşamada artık sadece sermaye emeği kontrol etmemekte, fakat çok daha önemlisi küçük sermayeleri de ağ biçimi örgütlenme sayesinde kontrol etmekte.

Para-Kredi ve Finansal İlişkiler

10. Kapitalist ekonomide metaların piyasa da dolaşıma girmesi zorunluluğu karşısında değerin daha soyut para biçiminin gelişmesi kapitalist toplumsal ilişkilerde değerin somut biçimi olarak paranın piyasada en çok istenen metaya dönüşmesine neden olduğu ölçüde, kapitalist sosyal ilişkilerinin fetişistik karakteri daha da yoğunlaşır ve para başlı başına bir amaç olarak piyasa da en çok istenen metaya dönüşür (Polanyi, 1986). Paranın metaya dönüşmesi özellikle onun sermaye işlevi görmesi yani üretim sürecini başlatması ile yakından ilişkili bir olgudur. Üretimin finansı denen bu olgu merkezileşme ve yoğunlaşma göz önüne alındığında daha bir anlamlı hale gelir. Sermaye birikiminin ileri aşamalarında bireysel kapitalist üretimin hacmi arttığı ölçüde daha fazla para-sermayeye  ihtiyaç duyacaktır. Bilineceği gibi bu kapitalist ekonomide para satan özel kurumların ve para-kapitalistlerin varlığına neden olur.  Özellikle sermaye birikiminin yoğunlaştığı ve bireysel rekabetin  arttığı dönemlerde para en çok istenen meta olduğu ölçüde, kredi ilişkileri dolayımında para kapitalistlerinin güç kazanmasına neden olur (Bak:Şekil 1’de Para kapitalistleri 1 ve 2). Kapitalist sosyal ilişkilerde gözlemlenen bir değişme, bu anlamda kapitalist üretim sürecinde görece özerklik kazanan ve daha sı mülkiyet ilişkileri dolayımında üretken sermaye ile para kapitalistini aynı sermaye sahibi ve kesiminde yoğunlaşmasına neden olan finans kapital kavramının analize katılmasını zorunlu kılmakta.

11.Para kapitalistlerinin üretken kapitalistlerle olan ilişkisi üretim süreci dışında  gerçekleşirken bu ilişkiye neden olan temel değişken üretim sürecinde yaratılan değerin bir kısmına faiz olarak ortak olmaktır (Ercan,1986). Bu bir yandan artı-değere ortak olma anlamına gelirken, diğer yandan para-sermaye kaynaklarına sahip olanların diğer sermayeler karşısında avantajlı olmalarına yol açmakta. M.Kalecki’nin erken dönem çalışmasında gösterdiği gibi firmaların büyüklüğü aynı zamanda piyasada ulaşabileceği finansal kaynakların miktarını da belirler (Kalecki, 1971,77-79). Daha sonra belirteceğimiz gibi rekabetin bıçak sırtı olduğu ve bireysel kapitalistler arası kıran kırana mücadelenin devam ettiği bir dönem de (örneğin 1970lerde) finansal ilişkiler önem kazanmakta ve üretim sürecinde devam eden emek-sürecinin hızının ve hacminin artmasına ya da azalmasına neden olmakta.

 

1970’lerin Krizi

 

12-1950 ve 1970’li yıllarda kapitalizm gerçek anlamda bir ekonomik gelişme dönemine girmiştir. Bu yıllarda birim sermaye başına düşen çıktı miktarı kapitalizmin tarihinde en yüksek oranlara çıkmıştır. Savaş sonrası koşullarda varolan olumlu koşullar aşırı artı-değer üretimine neden olduğu ölçüde, kâr oranlarının büyük oranlarına varmasına neden olmuş ve bu ise beraberinde teknolojik açıdan büyük ölçekli gelişmelere yol açmıştır.[1] Teknolojik gelişme ile birlikte artan nispî artı-değer, sonuçta kapitalizmin temel bunalım mekanizması olan aşırı-meta birikim sorunun açığa çıkmasına neden olmuştur.

Kapitalizm için a1tın yıllar 1960’larda başlayan kârlılık krizi ve aşırı-üretim krizi ile derinleşen bir bunalım dönemine girmiştir(Bak Grafik-2). Savaş sonrası sermaye birikimi için uygun koşulların sona geldiğini bir çok değişken dolayımında görebiliriz. Ekonomik yapıyı anlamamız için önemli bir  gösterge olan sermayenin geri dönüş oranı (ekonomide elde edilen fazlanın (F) sermaye stokuna oranı (SS):F/SS)[2] üzerinden yapılan hesaplamalarda 1960’lardan itibaren sermayenin geri dönüş oranın düştüğü gösterilmekte.

Grafik-2:1820′den Günümüze Gelişmiş Kapitalist Ülkelerde Yıllık Ortalama Büyüme Oranları


 

Kaynak:D.Harvey(1989,132’den elde edilmiştir)

 

Tablo 1-Manüfaktürde Geri Dönüş Oranları

 

1960 Ortalama

1970 Ortalam

1982

ABD

22,2

16,8

10,6

Japonya

36,5

26,4

21,5

Almanya

20,9

15,7

11,7

Fansa

15,6

16,0

9,5

İngiltere

13,6

8,1

5,5

İtalya

18,3

15,3

16,1

Kanada

15,2

13,1

6,7

Kaynak:G,Carcedi(1991:160)

Tablo-1’den gözlemlenebileceği gibi gelişmiş kapitalist ülkelerin hemen hepsinde imalat açısından bakıldığında sermayenin geri dönüş oranı 1960’ların ortalaması ile karşılaştırıldığında 1970’lerin ortalaması  ve 1982 yılı için büyük oranlı düşüşlerin olduğu gözlenmiştir. Washington’ da  Ekonomik Gelişme Komitesi’nin hazırladığı bir raporda sonuç  olarak Amerika’da kârlılığın 1965 yılından itibaren hızlı bir şekilde düştüğü belirtilmiştir (Kolko,1988,63). Diğer yandan OECD’nin hazırlattığı bir raporda, Avrupa’da 1974 yılından itibaren sermayenin geri dönüş oranın önemli ölçüde düşüş içinde olduğu belirtilmiştir Bu rapora göre 1966’da %13,4 olan oran 1976  yılında %9,2 oranına kadar düşmüştür (Kolko,1988,63).

 

Tablo 2-Endüstriyel Üretim:Yıllık Ortalama Yüzde Artış

Ülke

Yıllar

1960-70

1970-80

1980-90(a)

ABD

%4,9

%3,3

%2,6

Japonya

15,9

4,1

3,9

Fransa

5,2

2,3

1,8

Batı-Almanya

6,0

2,3

1,0

İtalya

7,3

3,0

1,3

İngiltere

2,9

1,1

1,8

a)Birleşik Devletler dışında ülkelerin 1990 rakamları bu yılın ilk yarısı temel alınmıştır,

Kaynak: H,Magdof(1992;49)

Sermayenin geri dönüş oranındaki düşüşü tamamlayan bir önemli değişken ise, endüstriyel üretimde gözlemlenen düşüştür. Sermayenin getiri oranı düştüğü ölçüde merkez kapitalist ekonomilerde endüstriyel üretimde artış azalan miktarlarda gerçekleşmeye başlamıştır. Şekil-2’de görüleceği üzere ABD’de endüstriyel üretim artışı 1960-1970 arası %4.9 oranında büyürken bu oran 1970-1980 arası %3.3 ve daha sonra da %2.6 oranı düzeyinde gerçekleşmiştir. Bu oranlar, son dönemin üretkenlik artışı bakımından önemli kabul edilen ülkesi Japonya için çok daha hızlı bir düşüşü, ya da daha az bir yıllık artışın varlığını göstermekte. Yukarıda sıraladığımız değişkenler özünde savaş sonrası “yoğun sermaye birikim” tarzının bir dizi problemle karşılaştığını göstermesi bakımından anlamlı. Karşılaşılan bu problemlerin bireysel sermaye ve toplumsal yaşam biçimi olarak kapitalizm açısından anlamlı hale geldiği ölçüde makro ve mikro ölçekli mekanizmalar yaşama geçirilmiştir.

 

 

 

 

 

 

 

 

Makro-Mekanizmalar ve Neo-Liberalizmin Önlenemeyen Yükselişi

13-1970′li yıllar kapitalizmin bütünsel olarak içine girdiği krize karşı makro ve mikro ölçekte yeni mekanizmaları hayata geçirdiği yıllar olmuştur. Tüm bu uygulamaları kapitalizmin tarihsel olarak sürekli başvurduğu ideolojik çerçeve yani liberalizm dolayımında ele alınıp analiz edilmesi gerekiyor. Girişte belirttiğimiz serbest piyasa miti neo-liberalizmin temel özelliği olmakta ve gerek makro gerekse mikro mekanizmalar piyasa miti dolayımında meşrulaştırılmakta. Neo-liberallere göre


ekonomi ancak kendi içsel dinamikleri ile yani dışsal bir müdahale olmadan daha etkin ve daha rasyonel  sonuçlar üretir. Bu hem gelişmiş kapitalist ülkeler, hem de azgelişmiş ülkeler için geçerli genel bir ilkedir. Pazar ilişkilerinin evrenselleştiği, işbölümünün uluslararasılaştığı, yani “globalleşme”nin yaşandığı günümüz dünyasında ekonomi ve toplumları etkin kılacak şey, dünya ölçeğinde gelişen pazara, pazar şartlarına bağlı olarak katılmaktır.

14-Sermayenin hareket alanının genişlemesi yönündeki dinamikler ise neo-klasik yaklaşımın yeniden gündeme gelmesine olanak sağlamıştır. Neo-klasik ekonomi, 1970′lerden sonra egemen strateji aracı olarak geri gelmiştir, çünkü teorik varsayımları uluslararası kapitalizmin yeni ihtiyaçlarına uygun varsayımlar içermektedir. Bu ekolün önde gelen yazarlarından biri olan Ian Little neo-klasik dünya görüşünü açıklarken bu bağlantı açıkça ortaya çıkar; “Neo-klasik dünya görüşü, esneklik demektir. Kendilerinin yahut ailelerinin çıkarlarına göre, insanlar isteseler de, istemeseler de, hatta her ne kadar zamanlarını alsa bile, değişen fırsat ve fiyatlar gerçeğini kabul ederler” (Ian’dan aktaran Weiss, 1988, 170). Esnekliğin makro düzeyde dile getirilişi deregülasyon ve globalleşme kavramları dolayımında gerçekleşirken, mikro düzeyde ise yeni teknolojiler ve esnek üretim biçiminde  gündeme getirilmiştir.

15-Neo-klasik ekonomi, neo-liberalizm ve yeni-modernleşme dünya çapında kabul görmüstür. Merkez kapitalist ülkelerden ABD, 1981′de Reaganomi adı verilen neo-liberal bir siyasetle karşı karşıya gelmistir. Reagan’ın siyaseti, devletçi ekonominin yönlendirdiği etkinlikleri azaltmayı, refaha yönelik politikaları kısıtlamayı amaçlıyordu. İngiltere’de, neo-liberal yönelimli siyaset yahut yeni sağ, Thatcherizmin serbest pazar uğruna haçlı seferi biçiminde ortaya çıkmıstır. Thatcherizm, özelleştirmeye yüksek düzeyde prim vermiş, daha esnek emek pazarı yaratmaya önem vermiş, özellikle daha alt düzeydeki grupları oldukça fazla etkileyecek yeni vergiler koymuştur (Poltax). Tablo bundan ibaret de değildir, sosyalist yönetim altındaki Fransa ve ispanya hükümetleri, neo-liberal siyasetler yönüne doğru keskin bir U dönüsü yapmıslardır. Gelişmekte olan ülkelerde neo-liberal gelişme stratejileri ve gelişme politikaları uygulanmaya konulmuştur. Ilk ve en çarpıcı örnek Şili’dir ve onun ardından pazara yönelik ve uluslararası bütünlük içindeki açık kapı siyasetleri doğrultusunda daha yavaş yahut daha keskin dönüşlerle hareket eden Peru, Güney Kore, Türkiye ve Mısır gelir. Kısaca tartışıldığı gibi, neo-liberalizm hem Batı dünyasında hem de Batılı olmayan dünyada etkili olmaya başlamış, sermayeye esnek koşullar sağlamak için kontrolleri ve korumacı siyasetleri (gümrük tarifeleri gibi) kaldırmak, kamu harcamalarını kısmak, sıkı para politikası sürdürmek gibi bir dizi uygulama makro ölçekte hayat geçirilmiştir (Larrain, 1990, 13).

Neo-liberalizmin sermayenin önündeki sınırlamaları kaldırma adına başlattığı deregülasyon aslında yeni sermaye birikim rejimi için regülasyonla birlikte işleyen bir süreçtir. Bu sürecin önemli taraflardan biri de gelişmekte olan ekonomilerdir. Yeni gelişme stratejisi Dünya Bankasının çalışmalarında bulunabilir;  “Bankanın raporunda yer alan uzun dönemli strateji  insanların yaşamdaki şanslarını yakalayabilmeleri için enerjilerini serbest bırakmak suretiyle eski deneyimlerden uzaklaşmayı öngörmektedir. Programların düzenlenmesi daha çok aşağıdan yukarıya, daha az surette yukarıdan aşağıya doğru olabilir..Yabancı yatırımcılar etkin bir iş ortamı için pazar oluşturabilir. Devlet bundan böyle girişimci olmamalıdır. Ve enformel  sektör vurguncular için bir yatak olmaktan ziyade girişimcilerin ortaya çıkabileceği bir ortam olarak değerlendirilebilir” (Landell, Agarvala ve Pleasa,1989, 27). Öngörülen bu politikaların her biri  sermayenin dünya ölçeğinde yapılanmanın makro mekanizmaları ve varolan katılıkların yeni yapılanma adına ortadan kaldırılması amacını taşımakta.  Yeni modernleşmeciler ya da yeni liberallerin çalışmaları Güney Kore, Tayvan, Brezilya, Meksika, Honkok ve Singapur’un şehir devletleri gibi  Üçüncü Dünyanın yüksek büyüme oranlarına sahip ülkeleri üzerinde yoğunlaşmıştır. Yeni liberaller ve modernleşmeciler de modernleşmenin “gelişme”, “büyüme” mitlerine sahiplerdir(Ercan,1996b)..  Petras ve Mosley ileri sürdüğü gibi; ” Verimlilik ve yüksek teknoloji yüceltilirken, refah ve yeniden dağıtımcı politikalar gözden düşmüştür.

Bu noktada, esneklik adına başlatılan ve daha çok mikro süreçler üzerinde yoğunlaşan ele alış biçimlerinin özellikle mikro düzenlemelerin de varlığına olanak tanıyan makro mekanizmaları analiz etmesi gerekiyor. Örnek olarak makro ölçekte emeğin sendikal mücadelesini büyük ölçüde gerileten uygulamalar olmasaydı, günümüzde iş sürecinin aşırı yoğunlaşmasına yol açacak uygulamalar bu kadar kolay kabul görmezdi. Ya da sermayenin uluslararası dolaşımı için gereken deregülasyonlar gerçekleştirilmeseydi, hipermobil sermaye karşısında emeğin iş ile işsizlik karşısındaki açmaza düşüp sermaye karşısında pazarlık gücünü kaybetmezdi.

Krize Karşı Sermayenin Mikro Ölçekli Yeniden Yapılanma Stratejileri:Esnek Sermaye Birikim Biçimi

16-Kriz dönemleri, kapitalistler arası kardeş katline yol açacak boyutlara varan rekabete yol açması beraberinde kapitalizmin spekülatif doğasının açığa çıkar. Bireysel sermayeler, ayakta kalma mücadelesinde tüketibilecek yeni olanakları keşfetme süreçlerini başlatırlar. Bu süreç sadece yeni emek biçimleri olarak gerçekleşmez, aynı zamanda yeni teknolojiler ve yeni iş organizasyonları olarak açığa çıkar. Tüm olanakların tüketilmesinde temel olanaklardan biri, emek-sürecinin yeniden organizasyonu, emek ve teknolojinin yeni uygulamalara tabi tutulmasıdır. Bu yeni uygulama biçimlerinde bir önceki sermaye birikim sürecine ait koşullar, kazanılan haklar  gözden geçirilirken diğer yandan yeni ve daha fazla değer üretme koşulları  araştırılmaya başlanmıştır. Tüm bu spekülatif reaksiyon ise zamanla birbirleri üzerinde etkide bulunarak sermaye birikim için yeni bir dizi mekanizmanın  varlığına neden olur. İşte 1970’lerin krizinden önemli ölçüde güç alarak çıkan Japon sermayesinin mikro-düzeyde başlattığı üretim organizasyonu, emek gücünü yönetme  tarzı toyotizm olarak dünya ölçeğinde sermayenin ilgisini çekerken, diğer yandan bu spekülatif süreçte İtalya’da bir bölgede uygulamalarla önem kazanan ağ tipi üretim modeli ya da bir başka tanımlama ile esnek üretim biçimi  sermayenin yeni dönem mantığı açısından önem kazanan bir diğer uygulama olmuştur.

17-Bu yıllıkta bu uygulamalara  ilişkin detaylı analiz olduğu için çok detaya girmeden buraya kadar yaptığım analiz biçiminin doğal sonucu olan bir kaç vurguyu yapmak istiyorum. Esnekliğin tarihsel olarak kapitalizme özgü bir olgu olduğunu belirtirken üretim sürecinde işlerin basitleştirilmesi ve işbölümünün artmasından bahsetmiştim. Bu uygulamalar ise  bu bir yandan mutlak artı-değer yandan ise göreli artık-değer koşullarını sağladığını söylemiştik. Yeni dönemde belirleyici olan en önemli değişme, mutlak artık-değer ve göreli-artık değerin üretim sürecinin mekansal olarak dekompozisyonu sayesinde ayrıştırılması dolayımında gerçekleşmekte Daha açık anlamı ile günümüzde ulaşım teknolojilerinin ve elektronik sistemlerinin gelişimi ile birlikte üretim farklı aşamalara ayrılarak farklı mekanlarda üretilebilir hale gelmiştir. Bu yeni üretim organizasyonunda üretim merkez, çekirdek  firmalar ile bu firmalara girdi üreten bir çok küçük ölçekli firmaların varlığına neden olmuştur. Bir anlamda küçük ölçekli üreticilerin oluşturduğu denizde büyük çaplı firmalar adacık halinde kalmakta. Fakat buradan yanlış bir sonuç çıkarılmaması gerekiyor. Küçük üretim denizi büyük sermeyenin güç kaybetmesi olarak yorumlanamaz (Harrison,1994 ve 1996). Tam tersine yukarıda da verdiğim gibi, bu küçük çaplı üretim büyük sermayenin kontrolünde gerçekleşiyor. Küçük çaplı ve genellikle tarihsel olarak kazanılmış hakların olmadığı enformel yapılarda uygulanan iş süreci ile çekirdek firmalarda uygulanan iş süreçleri büyük ölçüde farklılaşmakta. Büyük çaplı üretim birimlerinde daha çok günümüzde yalın üretim denen ve işin yoğunlaşması ile birlikte belirli bir iş motivasyonu sağlayacak yaşam ortamı gerçekleştirilirken,kullanılan yoğun teknoloji ile emeğin üretkenliği artırılmakta. Bu ise göreli-artık değerin soğrulduğu üretim süreçleri anlamına gelmekte. Diğer yandan özellikle de uluslararası alt-sözleşmeler olarak tanımladığımız ve daha çok azgelişmiş ülke ekonomilerinde hakim olan emek-sürecinde çalışma saatleri ve çalışma yoğunluğu belirleyici olduğu ölçüde mutlak-artı değer anlamlı hale gelmekte. Böylece sermaye birikimi açısından belirleyici konumda olan artık-değer  üretme mekanizması, üretim sürecinin parçalara ayrılması ile her iki biçiminin de aktif ve optimum halde kullanıldığı mekanlar tüketilmeye başlanmıştır. Üretken sermayenin uluslararacılaşması olarak da  ele alınan bu olguyu artık-değer üretme koşullarının mekansal esneklik dolayımında maksimum noktaya çıkarılması anlamına gelmekte. Bu anlamda esneklik tartışmalarında pek fazla dikkate alınmayan bu farklılıkla birlikte mekansal esneklik belirleyici bir önem taşımakta. Özellikle belirli büyüklükteki üretken sermaye açısından üretim sürecini rasyonelleştirme açısından  belirleyici olan değişim, üretimi fordist ücret ve tüketim standartlarının geçerli olmadığı ve sendikal örgütlenmenin henüz gerçekleşmediği bu tür örgütlenmelere karşı devletlerin hukuksal ve poli