Posted by: Fuat Ercan on: April 12, 2009
Otonom Sayı: 4
Röportaj: Neso – Müno
Yakın dönemde toplumsal alanın yeniden örgütlenmesine yönelik bir çok yasa Yapısal Uyum Programları ve AB’ye giriş süreci çerçevesinde meclisten geçiyor, İş Yasası, İhale Yasası, Kamu Yönetimi Reformu, İhale Yasası gibi. Aşağıda, bu yasal düzeneklerin oluşturulması sürecinin temel dinamiklerine ve bu yasaların kapitalizmin küresel iktidarının işleyişinde nasıl bir işlev gördüklerine dair, Marmara Üniversitesi İktisat Fakültesi öğretim görevlisi Doç. Fuat Ercan’la yaptığımız röportajı sunuyoruz.

Her şeyden önce, yasaları toplumsal ilişkiler ağı içinde değerlendirmek gerek. Bu anlamıyla, ikili bir süreçten söz edilebilir. Birincisi ve en çok yaşanan, yasaların, yasadan etkilenen toplumsal kesimlerin, bu kesimlerin temsilcilerinin veya sürece duyarlı kesimlerin tepkileri ile deşifre edilmeye çalışılmasıdır. Örneğin, iş yasası söz konusu olduğunda sendikaların veya iş veren örgütlerinin tepkileri ile yasanın niteliğini anlamaya çalışıyoruz. İkincisi ise, yasaların nasıl biçimlendiğini ve çoğu kez gerçekliği anlamamızın önünün perdelendiği kapitalist toplumsal ilişkilerde yasaların nasıl işlevlendirildiğini anlamaktır. Bu tür bir ikili ayrım, bugünkü yasal dönüşümlerin, birbiri ardına çıkan yasaların çok kendiliğinden olmadığını, sadece Türkiye’ye ait olmadığını ve hukuki, teknik bir sürecin parçalan olmadığını anlamamızı kolaylaştıracaktır.
Yasa hem toplumsal bir arada yaşamanın düzeneklerini oluşturuyor, hem de farklılıkların açığa çıkarttığı yeni güç ilişkileri yaratarak, kimin ne yapması gerektiğini belirliyor ve öznelerin özne olma konumları üzerinde denetleme işlevini üstleniyor. Diğer yandan asimetrik güç ilişkilerinin tanımı çerçevesinde bazı güç odakları için yeni olanakların önünü açıyor. Labotelli’nin daha 1600′lerde yasa koyucu ile yasaya karşı olanlar arasında var olan ilişkiyi analiz ettiği metinlerinde çok güzel bir vurgu vardır: Yasa çok çıplak bir şekilde yukarıdan aşağıya, hükümdarın kendisini ifade ettiği güç donanımıyla kuruluyor ama yasayı yeniden üretenler aşağıdan yukarı doğru üretiyorlar. O dönemde yasa, ağırlıklı olarak kralın egemenliği ile tanımlansa da dönemin yapısal nitelikleri göz önünde bulundurulduğunda çevreden merkeze doğru yeniden üretilen bir yapı olarak da değerlendirilebilir. Yani yasa o dönem için, merkezi bir yeri işaret etmekle beraber, toplumsal yapı içinde farklı özneler tarafından yeniden üretilen ve tüketilen bir yapı olarak karşımıza çıkıyor. Bugün için ise yasalar konusunda asıl vurgulamamız gereken, tarım toplumlarından kapitalizmin piyasa toplumlarına geçiş sürecinde, yasa koyma hakkının tekil, işaret edilebilir bir merkezde toplanması olgusunun değişmiş olduğudur.
Kapitalist toplumlarda, yürütme ve yargının birbirinden ayrılması ve yasa koyma yetkisinin kitleleri temsil eden parlamenter sisteme devredilmesi sonucunda başka türlü bir yasa oluşturma süreci gündeme gelir. Bu, bir yandan tarihsel kazanım gibi görünse de, diğer yandan kitlelerin temsiliyeti üzerine kurulu parlameter sistemin zamanla teknik, hukuki bir işleyişe dönüşmesi ile birlikte siyasi ve ekonomik yapılar arasındaki bütün ilişkilerin gözden ırak tutulmasına yol açmıştır. Bacon’ın ifade ettiği gibi, artık insanın bilgisinin, insanın doğayı dönüştürme ve egemenlik kurmaya dönüştüğü bir dönemdeki yasa oluşumu başka bir biçime bürünüyor. Geleneğin modernleşmesi olarak adlandırabileceğimiz bu dönem, tarım toplumlarına ait üretim, tüketim, bölüşüm ve değer sistemlerinden yavaş yavaş manüfaktür, yani imal etme, doğa üzerine müdahale etme, onu dönüştürme sürecinin başladığı, kapitalist toplumun değişim değerinin egemen olduğu döneme denk düşer. Bu değişim, yasaların oluşum sürecini de belirler ve önceki dönemden farklı kılar. İlk önce Ricardo, Adam Smith, Marx’la birlikte başlayan ve doğayı dönüştüren üstün değer olarak emeği tanımlayan bir yapılanma hareketi döneminde, yasayla vatandaşlık ve toplumsal yapının kendini yeniden üretmesi arasında girift bir ilişki tanımlanır. Bu aynı zamanda, yaratıcı öznelerin kendilerini ifade edebilecekleri konumlara da gönderme yapar. Değişim değerinin nesnel, hegemonik ve yapısal oluşumu gittikçe güç kazanmaya başladığında, hızla kendi içinde yapısal, işlevsel bir bütünlük arz eden ve gerçeklikle aramıza perde çeken piyasa mekanizmasının işleyişinde yasalar çok farklı bir yere oturur: Yasalar ile ekonomik alan, politik alan ve toplumsal alan sanki birbirlerinden ayrı alanlarmış gibi tanımlanır.
Bunun iki boyutu var. Birincisi, Durkheimci bir yaklaşımla ele alınabilir. Belki Marx’ın analizlerinden de çıkarılabilecek bir yorumdur. Temel olarak, insanın toplumla kurduğu ilişkide dönüştürücü mantığın egemen olması, farklılaşma ve uzmanlaşmayla birlikte toplumsal etkinlik biçimlerinin farklı alanlara ayrılmasına neden olur. Farklı alanların içine işleyen ve gittikçe mülkiyetle birlikte biçimlenen bir güç alanı da, bu farklılaşma ve uzmanlaşmaya içkin olan bir yapı arz eder. İnsanların bir aradalığını sağlayan piyasanın anonim ilişkiler seti, kendisini yapısal olarak yeniden üretecek parçalardan oluşur. Ama bütünün içindeki her bir parça, bütünü hem harekete geçiren hem de bütün tarafından belirlenen bir yapıya sahip. İkinci boyut ise, parçalara ayrılmış bütünü algılamaya, anlamaya ve açıklamaya yönelik çabaların niteliğidir. Gerçekten de bu anlama süreci, hem kişilerin öznellikleri ile sistem arasında çelişkili bir alan oluşturuyor, hem de bu çelişkili alan güç ilişkileri dolayımıyla asimetrik bir ilişkiye dönüşüyor. Burada vurgulanması gereken, üretim araçlarına sahip olanlarla olmayanlar arasında, sahip olanların dolaşım alanında değişim değeri üretmek için o alanı organize edip yeni yapılanmayı gerçekleştirenlerle, bu gerçekleşme sürecinin nesnesi olanlar arasında oldukça karmaşık bir düzenek oluşmasıdır. Bu noktada sistemi açıklamaya yönelik olarak ister pozitivist kurgu ister hermenuetik kurguyla bakalım, kendini yeniden üreten ekonomik, politik, kültürel, siyasal, yasal, hukuksal alanın farklılaşmasıyla karşı karşıyayız. O yüzden de siyasi olanla, ekonomik olan; ekonomik olanla hukuksal olan birbirinden farklı ama birbirinin içinde yaşayan, anlamamızı güçleştiren bir anlama, açıklama tarzına dönüşüyor. Ve bu, bana kalırsa genel olarak sosyal bilimlerin, disiplinlerin oluşumu, işte iktisatla, sosyolojinin, politikanın ayrılması… Ama Marksist literatürde bir anlama tarzı olmasına rağmen gittikçe yıkıcı hale gelen altyapı- üst yapı meselesi, yani hukuk üst-yapı kurumu, para üst-yapı kurumu, devlet üst yapı kurumu gibi, aslında Marksist analizlere de içkin olan bana kalırsa da fukaralık içeren bir tür algılama tarzı. Bu algılama tarzı yavaş yavaş ampirik bir dile dönüşüyor: Üst yapı devlet, alt yapı üretim yapısı. Fakat analiz tarzında her durumda alt yapının belirleyici olduğu yönünde vurgu yapılırken, politika yapma tarzında üst yapı ele geçirilecek tek alan olarak tanımlanıyor. Yani ilginç bir bilgi kuramsal hata var aslında.
Yasalara ilişkin son dönemdeki değişimler, bu alt yapı-üst yapı, ekonomik olan, politik olan, kültürel olan ve en önemlisi yasaların var olma halini yeniden gündeme getiriyor. Şurası çok önemli, yasa dediğimiz anda zaten kural koyma ve sınırlama teknik bir ifadeye bürünüyor, fakat bu teknik boyut aslında toplumsal eşitsizlik alanına ait bir şey. Her yasa oluşum süreci, aslında bir dizi çelişkili varoluşu açığa çıkartma sürecidir. Ama yasaların oluşum sürecinin içerdiği çelişkili konumları anlamak için, yasaların oluşum sürecini teknik bir dile dönüştüren, devlet içinde uzmanlaşmış, hukuksal bir yapı arz eden kurumlara bakmak gerekiyor, çünkü toplumsal ilişkiler alanında yasayı belirleyen, tarafların o yasa oluşum sürecindeki karşılaşmaları ve çatışmaları. Bazen eşitsiz güç ilişkileri öyle belirgindir ki, kural koyucu veya egemen olanın tanımlayacağı yasal düzenlemelerin hemen hemen her biri, o yasa çıkmadan önce, birikimli bir sürecin varlığını ve geldiği noktayı ifade eder. Geldiği bu noktada çelişki, bir uzmanlaşma, bir farklılaşma ve yeni bir oluşuma gereksinim duyduğu anda, o gereksinimi ortaya çıkaracak aktörler de sağlayacak yasa dilini oluşturmadan önce, talepler belirleniyor. İşte yasalar tam da bu noktada, toplumsal ilişkiler alanında teknik bir dile dönüştürülüyor. O an çok önemli, toplumsal çelişkiler alanında bir yasaya ihtiyaç duyulduğunda, o ihtiyacın ifade edilmesiyle o ihtiyacın organize bir kurumsal yapının içinde, hukuk sistemi, adalet sistemi, vb., nasıl içkin hale getirildiğine ve yasanın oluşturucu unsurları içindeki dilin nasıl dönüştürüldüğüne bakmamız gerekir.
Örneğin, Türkiye’de iş güvencesi yasası, Türkiye kapitalist gelişmenin farklı aşamalarına denk düşen ihtiyaçların toplumsallaştırılmasıdır. Takrir-i Sükun dendi, sonra Recep Peker ‘bu ülkede işçi ile sermaye çatışamaz, ulusal bütünlük vardır’ dedi. 1989′larda yeniden iş yasası, iş güvencesi gündeme geldi. Bu, toplumsal güç ilişkilerindeki değişimin farklılaşan toplumsal ihtiyaçların bir sonucuydu. Uzun zamandan beri iş yasasına ilişkin talepler, sermayenin farklı kesimleri tarafından ifade ediliyordu. Yani toplumsal ilişkiler içindeki bir kesim kendine ait, geleceğe yönelik nesnel çıkarlarını temsil ettiği bir alanı tanımlamaya başladığı anda başka bir şey devreye giriyor. Bu başka şey çok önemli, yani toplumsal ilişkiler setinde egemenlik kurma tarzı önemli bir aktörü devreye giriyor. Bu iş yasasını kim hazırladı? Bugün TÜSİAD ve TİSK sadece kendi taleplerini dillendirdiler. Ama yasayı, yasanın gerekçesiyle birlikte yasanın maddelerini hazırlayan bir kesim var, bu çok çok önemli. Yasa oluşumu bana göre toplumsal güç ilişkilerini, güç ilişkilerinin eşitsiz yapısına içkin olan iktidar ilişkilerinin bir bileşenini gözler önüne seriyor. İş yasasını hazırlayanlar, bu konuda uzmanlaşmış, teknik donanıma sahip akademisyen olan ya da dışarıda olan bir kesim. Yasa oluşum süreci, bu teknik elemanların, sistemin yeniden üretim ihtiyaçlarına yönelik olarak, toplumsal kesimler arasındaki çatışkının veya onların taleplerinin niteliğini dönüştürmeleri ve yeni bir dil aracılığı ile kurmaları sürecidir. Tabii bu dilin dönüştürülmesi, o yasal kurgunun düzenlenmesi bir şeye işaret ediyor. Her yasa, çıktığı andan itibaren, yasaya taraf olanların sahip olduğu güç donanımına bağlı olarak, sınırlamalar, belirli kesimlerin konumlarının, enerjilerinin üzerinde denetleme, belli kesimlere de bazı olanakların önünü açma işlevini üstleniyor. Sizin sorduğunuz bu içerme-dışlama mekanizmaları yasanın zaten fiili varoluş hali. Yasa her zaman bir içeren, dışlayan ilişkisidir, o anlamda da yasa her zaman siyasi mücadele alanı ve sınıfların karşılaşma anıdır. Karşılaşma anında tarafların gücü, yasanın kimi içereceğini veya dışarıda bırakacağını belirler. Örneğin, ihale yasasının, yasa da oluşum sürecinde iken bile, kimi içereceği kimi dışarıda bırakacağı politik arenadaki çatışmalarda gözlenebiliyor. Aktörlere bakıyorsun, aktörler uluslararası sermaye AB, IMF, DB, Türkiye’de TÜSİAD; öteki tarafta ulusal düzeyde ama uluslararasılaşmak isteyen, büyük ölçekli ihracata yönelik sanayileşen ya da ülke içine yönelen bir kısım sermaye grubu. O yüzden DB, ‘şimdi oturacağız 40 maddeyi yeniden görüşeceğiz’ diyor. O zaman şuna da dikkat etmek gerekiyor: Yasa söylendiği gibi tek taraflı bir şey değil, ilişkisel bir şey, ilişkisel olması politik olduğu anlamına gelir. Politik olma konumu da yaşanan sürece ve ilişkiye taraf olanların, toplumsal ilişkiler seti içinde sahip oldukları donanım ve bu donanımın harekete geçireceği enerjiyle ilişkilidir. O anlamda yasa politik alandır. Politik alan olduğu ölçüde kurucu bir işlevi vardır. Yani farklı toplumsal öznelerin hareket sınırlarını belirlediği ölçüde politik ve kurucudur. Tarihsel olarak tanımladığımız doğa yasaları, tanrı yasaları, hükümdarın yasaları, piyasanın yasaları dediğimizde, şu dönemde belki de sorulması gereken, bu yasaların aktörlerinin kimler olduğudur. Teknik, hukuki terminolojiyle baktığımızda etkinlik, verimlilik, rasyonellik yasaların diline sinmiştir, bu doğrudur ama etkinlik, verimlilik de belirli aktörlerin geleceğe yönelik varoluşlarını bugünden kurma ve yaratma eylemidir. Yani sınıfsal çıkar ilişkilerinden bağımsız değildir.
Farklı içerme ve dışlama mekanizmalarından söz edebiliriz. Ama son dönemde içerme ve dışlama mekanizmalarından söz ettiğimizde karşımıza, dışarıda olanı tanımlayan bir nesneleştirme süreci çıkıyor. Kapitalizm, yaşamın her alanını metalaştırırken nesneleştiriyor. Bir yandan nesneleştirilerek dışlanan her toplumsal kesim veya alan, diğer yandan sisteme bir şekilde eklemlenerek içeriliyor. Yani dışlama aslında sistemin çağırma tarzı. Bu aynı zamanda bir denetleme mekanizması. Kapitalizmin kendine özgü yapısal varlığı, toplumun her alanında güç kazanıp geliştikçe, kendi hareket alanı da daralıyor. Hareket alanının daralması demek, karşısında bir dile dönüşebilecek özneleri yaratması demek. İşte kapitalizm, bu karşıt özneleri, kendisini yeniden üretmek üzere içererek veya dışlayarak denetim altına alıyor. Bu yüzden, içerme ve dışlama mekanizmasını, artık pasif bir süreç olarak algılamak kadar pasifize eden bir dil yok, tıpkı son dönem sosyolojik temelli analizler yapan Marksistlerin dili gibi. Şunu demek istiyorum: Yasalar oluşuyor ve her bir yasanın oluşumu, yasalara taraf olan aktörlerin, şu veya bu şekilde, az veya çok etkisinin varlığı ile oluşuyor. Yasaların oluşum sürecinde dışlama mekanizmaları var, ama Tolstoy’un ifadesiyle ‘ dışlananların her biri kendi öznel nesnel konumlarına göre dışlanırlar.
Türkiye de bir takım tartışma odakları son süreçte gündeme gelen yasaları değerlendirirken, yasaları süreci tanımlayan ve toparlayan mekanik bir süreç olarak algılıyorlar. Yani Türkiye’de bu süreç fiili olarak yaşanıyordu, yasalar sadece bu sürece yasal ve hukuki bir içerik kazandırdı deniyor, sizce durumu nasıl tariflemek gerekir?
Bu yasalar politik alanın çatışmalı alanların nesnesi ya da öznesi olduğu ölçüde, geleceğe yönelik kurguların yapıcı öğesi. Ama demin dediğimiz iki tane hattan o yüzden bahsediyoruz. Bir, yasalar teknik bir dille ele alındığında etkinlik, verimlilik alanına giriyor. İkincisi ve çok daha olumsuz olanı da şu: Yasaların, tıpkı devleti tanımlar gibi, zaten belirli bir sınıf tarafından her yönüyle belirlenen, tanımlanan bir varoluş haline çekilmesi ve araçsallaştırılması. Oysa yasaların oluşum ihtiyacının açığa çıktığı andan sonra, o ihtiyacın formel bir yasa diline dönüştürüldüğü, yasanın kurucu olarak hayata geçtiği dönemlerin her birinde politik süreçlerin, aktörlerin ya da sınıfların hala çatıştığı bir sürecin yaşanmaya devam ettiği göz önünde bulundurulmalıdır.
Çok güzel, günümüzde yasalar, verili güç ilişkilerinin ulaştığı aşamaya bağlı olarak toplumsal alanda tarafların sosyalize olma sürecidir. Bu sosyalizasyon süreci gerçekten de içeren ve dışlayan sosyolojik bir süreçtir.
Günümüzde yasaları genel kavramsal çerçeve içerisinde anlamadan, teknik, hukuki terminoloji içerisinde tanımlarsak ve tıpkı devletin demin söylediğim gibi araçsallaştırıcı mantığı içinde hareket edersek, karşımızda yasalar, yasaları hazırlayan devlet, devleti de elinde bulunduran bir sınıf buluruz. Bu anlamda, çok doğrudan ve indirgemeci bir güç analizi yapmış oluruz. Aslında bu teorik tanımlama en kötü dışlayıcı mekanizmayı içeriyor. Orası zaten tanımlanmış verili olan bir güç alanı. Oysa günümüzde çıkan yasalara döndüğümüzde, özellikle son beş yılda Türkiye’de, G. Kore’de Arjantin’de, İngiltere’de, Almanya’da, dünyanın her yerinde, artık Türkiye’de neo-liberallerin ifade ettiği anlamda ya da piyasacı akademisyenlerin ifade ettiği gibi ‘piyasa bunu istiyor’ gibi bir tanım kendi içinde tutarlı bir doğruyu barındırabilir. ‘Piyasa bunu istiyor’ ifadesi gerçeklik olarak kabul edildiğinde, gerçeği deşifre etmemizi engelleyecek bir dilin kullanılıyor olması da bir gerçeklik kazanıyor.
Burada nesneleştirmeye ilişkin bir şey var: ‘Piyasalar bunu istiyor’. Sanki piyasalar bizim dışımızda canlı bir varlık. Ama bir tarafta bizim için nesnel, yapısal; bizim dışımızda öznel, nesnel, bizim içinde olduğumuz ürettiğimiz bir yapı. Bunu çok iyi ifade etmek gerekiyor. Yani piyasalar günümüzde çok daha açık bir şekilde ifade etmek gerekir, kapitalizmin birikim süreçlerinde kriz yönelimli belirlenen ihtiyaçların açığa çıktığı bir alan. Ama diğer taraftan bu yasal, yapısal nesnel sürece her toplumsal kesim kendi öznel-nesnel konumuyla bağlı. Bu yüzden her bir toplumsal ilişki alanı kapitalist birikim sürecinin yapısal bir parçası. Bu açıdan baktığımızda aslında son dönem yasalar iki açıdan çok çok önemli. Bir, gerçekten de piyasalar bunu istiyor, iki, gerçekten de piyasalar küresel ölçekte bunu istiyor. Yani Türkiye’de ihale yasası çıkıyor ama G. Kore’de de çıkıyor, AB’de, Amerika’da da çıkıyor. Varlık şirketleri yönetim yasası Türkiye’de de gündeme geliyor, G. Kore’de de gündeme geliyor, Amerika’da zaten ne zamandır gündemde. O zaman şunu gözden kaçırmamak gerekiyor; piyasa bunu her yerde istiyor dediğimizde, evrensel-küresel mekanizmayla karşı karşıyayız demektir. Dünya ölçeğindeki bu mekanizmayı anlamaya çalışırken bana kalırsa, yapısal birikim sürecinin o çok boğucu sistematik yapısalcı analizine girmeden, şunu dememiz gerekiyor: Şu son dönemki yasal süreçler, yasal yeniden yapılanmalar, aslında, Türkiye’de G.Kore’de, Zambiya’da veya dünyanın her hangi bir coğrafyasında, ortak bir standart dil oluşturma sürecidir. Ama bu oluşturma süreci, Türkiye’deki Zambiya’daki aktörlerin etkinliklerinden bağımsız bir süreç değil, yani süreç yukarıdan belirlenmiş bir süreç değil, aşağıdan yukarıya yukarıdan aşağıya belirlenen bir süreç.
Bu anlamda özellikle son dönemdeki yasaları iki boyutlu ifade edebiliriz. Birincisi, yasalar, dünya ölçeğinde piyasaların ortak bir dil oluşturma sürecidir. Ama bu ortak dil oluşturma süreci, bağımlılık kuramına dayalı üçüncü dünyacı yaklaşımların tarif ettiği gibi, merkezi dışarıda olan bir süreç değil. Yani bu sürecin merkezi ne tek başına IMF, ne Dünya Bankası, ne de uluslararası şirketler. Dışarıda tekil güç odakları tarif etmek süreci anlamamız açısından en büyük en engel. Eğer dışarıda bir güç tanımı yapacaksak, bu ancak kapitalist sistemin birikimli yapısal ilişkilerinin gücü olabilir. Bu yüzden, Türkiye gibi geç kapitalistleşen ülkelerin, kapitalizmin küresel ölçekteki yapısal birikimli sürecine eklemlenmesini, IMF, Dünya Bankası veya ABD gibi tekil güçlere eklemlenme olarak tanımlayamayacağımız gibi, pasif bir eklemlenme sürecinden de söz edemeyiz. Bunu ifade etmek çok önemli, Türkiye eklemlenmek istiyor. O anlamda ben AKP iktidarını çok önemsiyorum, iktidarda olması boşuna değil. Hem bu sürecin içinde, sistemin yapısal güç oyununun aktörü olarak bastırılmış olma konumu, dışarıda tutulma konumu var, hem de sistem tarafından içerilmek istiyor. Yani, uluslararası piyasada malını satmak isterken, kural koyucu da olmak istiyor. İşte siyaset tam da bu noktada açığa çıkıyor. İkincisi ise yasalar uluslararası sistemle entegrasyonu sağlama sürecidir. Bu anlamıyla, dünyadaki son yirmi yılda otuz yılda iki tür yasal süreçle karşı karşıyayız. 1970′lerden itibaren birinci tür yapılanma süreci: IMF ve Dünya Bankası’nın birinci kuşak yapısal reformları ya da Washington Uzlaşması ile ifade edilen dönem, ben bu döneme neo-liberalizmin orman yasalarını harekete geçiren dönem diyorum. Bu döneme ilişkin yasaları tanımlayan şey, gerek İngiltere’de gerek Amerika’da, bir önceki döneme ait yapısal kurgunun, yani yoğun bir sermaye birikim rejiminin sınırlılıklarını aşma isteği idi. Aşmak için de piyasanın sahip olduğu bütün gücün önünü açmak gerekiyordu. Sonuç deregülasyon politikaları oldu: Devletin, ailenin yeniden tanımlanması, güç alanının yeniden tanımlanması, finansal liberalizasyon, dışarı açılma, kuralsızlaştırma, özelleştirme, sendikal yapılar üzerinde baskının kurulması. Şimdi bence önemli olan ikinci kuşak yapısal reformlar, Dünya Bankası’nın, IMF’in tanımladığı İkinci Post-Washington Uzlaşması ile adlandırılan dönem: Dünya ölçeğinde sermayenin sosyal evrenini oluşturacak yeni düzeneklerin kurumsallaştırılması ve yasallaştırılması süreci. Ortak, standart bir dil isteniyor ama bu dil, dediğimiz gibi yukarıdan belirlenmiş bir şey değil. Bu ortamı yaratma sürecinin kendisi politik bir süreç, bir temizleme operasyonu ve yeni kurumlarla, yasalarla kimlerin nerede ne kadar, ne yapabileceğini tanımlama süreci. Tahkim Yasası, örneğin, bugün sadece dışarıdan içeriye yapılan bir müdahale değil aynı zamanda içerdekinin dışarıya bir müdahale etmesine olanak sağlıyor. İkinci yapısal reformların dili, sermayenin sosyal evrenini ve piyasa ilişkilerini, yaşamın bütün alanlarında tekrar hissettiren, ama yaşamın bütün alanlarındaki önemli güç donanımlarına sahip olanların -mülkiyet, servet olarak mülkiyet, sermaye olarak mülkiyete sahibi olanların- farklı düzeylerde, farklı konumlarda, farklı renklerde talep ettiği ve bu taleplerin kesiştiği noktada bir dil oluşturuyor. Bu dil oluşumu arkasında muazzam bir enerji yaratıyor, tepki enerjisi. Her çıkan yasa, eşitsiz güç ilişkisi içinde birilerini içerdiği, birilerini dışarıda bıraktığı için hem kurucu oluyor hem de kurulan yeni düzenekler kendi içinde karşı bir enerji yaratıyor. Birinci yapısal reformların uygulanması sonucunda eşitsiz ilişkilerin acımasız biçimde açığa çıkması ve bu eşitsizlik karşısında oluşan hareketleri -işsizler hareketi, çevre hareketleri vb.- denetleme ihtiyacı ikinci kuşak yapısal reformları gündeme getirdi. Bu noktada yasalar eşitsiz güç ilişkilerini yeniden örgütlerken, sistem içindeki farklı güçlere sahip aktörleri politik kuruculuğun birer bileşeni olarak içeriyor. Bir taraftan riski azaltacak, mülkiyet haklarını ve sermayenin hareketini koruyacak bir düzen oluşturuluyor, diğer taraftan kısa erimli olduğu düşünülen aktörler politikanın nesnesi haline getiriliyor. Bu anlamıyla yasalar, eşitsiz güç ilişkilerini, belirleyici bir niteliğe sahip olduğu anda nesneleşti-rerek dışarıda bırakıyor.Ama dışarıda bırakma halinin kendisi yeni bir politik süreci içeriyor, öne çıkartıyor. Yani çok etkileşimli o yüzden yasaları bitmiş, tükenmiş bir süreç olarak değil, sürekli yeniden müdahale edilebilecek, hareket alanı yaratabilecek bir süreç olarak da görmek mümkün.
Marksizmde sermayenin organik bileşimi -teknik, determinist bir dil gibi gözüküyor ama yapısal bir süreç- sabit sermaye donanımı ile değişken sermaye donanımı arasındaki ilişki ile açıklanır. 1970′lere kadar sabit sermaye donanımının arttığını ve değişken sermaye donanımının azaldığını görüyoruz. Bu Marksist terminolojide şu anlama geliyor, çok mekanik olarak algılamamak şartıyla, sabit sermaye donanımının değişken sermayeye göre oranının gittikçe düşmesine bağlı olarak aşağı çekilmesi. Gerçekten de 1970′lere baktığımızda, özellikle 1960′ların sonuna baktığımızda, görüyoruz ki İngiltere’de, Amerika’da, Almanya’da kar oranları düşüyor. Kar oranlarının düşme eğilimini, bireysel sermayeler arası rekabete yol açtığı ölçüde ilişkisel boyutları ile açıklamak gerekir. Kar oranlarının düşme eğilimi gündeme geldikçe bireysel sermayeler arasında ister istemez, Marx’ın ifade ettiği ‘kardeş katli, boğazlaşma, rekabet’ gündeme geliyor. O rekabette bana kalırsa, Marksistlerin, hele Türkiye’deki Marksistlerin gündemlerine almadıkları bir şey var, o da sermayenin toplam döngü zamanının gittikçe azaltılması. Rekabet ediyorsan, Marx’taki en güzel kavram, sabit üretken sermaye ile dolaşım sermayesi arasındaki ilişkidir: Üretken sermaye bir yere sabitlenmiştir veya bağlanmıştır, ama dolaşım sermayesi hareket halindedir. İşte ölçek ekonomilerine dayalı yoğun sermaye birikiminin olduğu dönemler, bireysel üretken sermayenin sırtındaki yükü sürekli artıran dönemlerdir. Rekabetin arttığı ve kar oranlarının düştüğü bu dönemlerde, hızı artırma ihtiyacı gündeme gelir. Hızı artırma ihtiyacı, üretken sermayeye yatırılan kısımların, daha önce üretim sürecine içerilen kısımların üretim dışına aktarılmasını gerektirir. Bu süreç ise teknolojik dönüşümü içeriyor, ulaştırma teknolojisini içeriyor, parasal finansal sermeyenin dönüşümünü içeriyor. Burada asıl olarak söylememiz gereken, büyük ölçekli yoğun sermaye birikim rejiminin ve rekabet sürecinin 1970′lerde girdiği krizle birlikte üretken sermayeler yüklerini atmaya başladığında, artı değerin daha yoğunluklu olarak gerçekleştiği alanların üretim içinde tutulması ve artı değerin bileşeni olmayan diğer alanların -diyelim ki mekanik atölye sistemi, yemekhane, sağlık kısmı- üretim sürecinin dışına atılmaya başlanmasıdır. Bu da fabrika dışında yeni aktörlerin oluşum sürecine denk düşüyor. Bu noktada dışarı atma iki biçimde gerçekleşiyor. Birincisi, üretim sürecinde bir araya gelen ve gittikçe güce dönüşen emeğe karşı teknolojinin, yani canlı emeğe karşı ölü emeğin konulması. İkincisi ise, üretim süreçlerinin bazı kısımlarının emekten kurtulmak için dışarı atılması. 1970′ler sonrasında, büyük ölçekli üretim yapan yapıların yükünü farklı mekanlara taşıması ile beraber, nispi artı değerin yaratıldığı, katma değerin ve sermaye veriminin yüksek olduğu alanlar ile mutlak artı değerin yaratıldığı, uzun çalışma saatleri ve kötü çalışma koşullarında emek yoğun üretim alanları yavaş yavaş birbirinden ayrılıyor. Bu artı değerin üretim organizasyonunda farklılıklara neden oluyor. Artık eskiden değdiği noktayı kendine benzeten değil de, değdiği noktada farklılıklar üzerinden kendini üreten, aslında küçük üreticiliğin, kadın emeğinin, çocuk emeğinin kullanıldığı bir alan ifade ediliyor.
O zaman şunu belirtmek gerekiyor: Artı değer yaratma mekanizmasında farklı konumları, yani Amerika’da ki artı değeri hesaplama ya da Malezya’daki hesaplama birbirinden farklı olacaktır. Üretken sermaye, para sermayesi, ticari sermaye, ulusalcı kalkınmacıların tanımladığı anlamda ulusal bir muhasebe ile hesaplanamaz. Üretim süreci diyelim ki 16000 parçadan oluşuyorsa ve her bir parçası da dünyanın dört bir yanında artı değeri en iyi açığa çıkartacak şekilde organize edilebiliyorsa, bir ürünün dünya ölçeğindeki yaratılma koşullarıyla bu ürünün belirli kısımlarının ulusal ekonomi içindeki tanımlama tarzları arasındaki yapı uyuşmazlığını açığa çıkartmak gerekir. Açığa çıkartmadığımızda, bir ürün küresel ölçekte üretim sürecinin farklı aşamalarında gerçekleştirilirken, biz onu sadece ulusal sınırlardan içeri giren kısımlarıyla tanımlamış oluruz. Sabit sermayeyle canlı sermaye arasındaki ilişkinin şu yönüne de dikkat çekmek gerek: Üretimde ne kadar değer yaratırsanız dolaşım alanı o kadar önem kazanacak. Yani üretilen metaların tüketilmesi önem kazanacak. Marx’ın güzel bir lafı var, ‘fabrikadaki mallar kendiliğinden tüketicinin ayağına gitmiyor, oraya gidene kadar da bir süreç gerekiyor.’ Bunun için muhasebe sistemi gerekiyor, gümrük sistemi gerekiyor, taşınması gerekiyor. Bu dolaşım alanında çalışanların emeğinin gittikçe artması anlamına geliyor. O zaman üretimde bir fiil kullanılan emek miktarı, teknolojik gelişme, yani ölü emeğin açığa çıkma hızı arttıkça üretimde kullanılan emeğin miktarı azaltılacaktır. Üretim aşaması, dolaşım aşaması sermaye birikiminde eşitsiz bir gelişme sürecine konu olacaktır. Bu noktada, dolaşım alanında çalışanları, sermeyenin toplam döngüsünün hegemonyasında tanımlamazsanız, işçiliği ortadan kaldırırsınız. Çünkü metaların üretiminde ölü emeğin payı canlı emeğe göre artıyor, arttığı oranda kar oranları düşüyor ama düştüğü anda da dolaşım alanında tüketici kraldır diyoruz. Kapitalist ekonomide iki şey birbirleriyle ilişkili olarak problem yaratır. Birincisi açığa çıkan sermayenin değersizleşmesi. Sürekli sabit sermaye donanımı arttıkça, teknoloji arttıkça, verimlilik arttıkça her dönemde daha çok sermaye açığa çıkıyor. Bu daha fazla sermaye eğer aynı yerde kalırsa, değersizleşecek. Değersizleşme demek bireysel sermayelerin güç kaybıdır nominal anlamda. Yeni artı değer yaratmak zorundalar. Bu anlamıyla artı değer hala sistemin merkezinde duruyor. İkincisi, artı değer yaratamayan sermayelerin, yaratılmış olan artı değerlerin bölüşülmesi konusunda çatışmaya girmeleri. Günümüzde üretim alanına yönelik analizlerin azalması ve daha çok dolaşım ve bölüşüm sorunlarının gündeme gelmesi buradan kaynaklanıyor. Şimdi, sorun burada çıkıyor: Bir yandan eldeki sermayeler yeniden artı değer yaratacak şekilde değerlendirilmek zorunda, ama diğer yandan bu değerlendirme olanakları gittikçe azalıyor. Azaldığında, bu değersizleşme sürecine karşı, elde yaratılmış değerlerin, yani ölü emeğin farklı biçimlerde -para sermeye, servet, makine- yeniden paylaşılması gündeme geliyor. Ama sistem öyle çatışkılı işliyor ki, paylaşım hızlandıkça sermaye yoğunluğu yeniden artıyor ve tekrar değersizleşme sorunu ortaya çıkıyor. Bu noktada, sistem hem açmazını yaşıyor hem de bu açmazda sermaye merkezileşiyor ve yoğunlaşıyor. Sermaye güce dönüşüyor ve bu güç sınıfsal anlamda farklı dillere yol açıyor. Artık öyle bir noktaya geliyor ki yer yer sermaye ile emek arasındaki çelişki unutuluyor ve emek, somut anlamda gücünü kaybettiği dönemlerde, sermayeler arası çatışmalar daha çok önem kazanıyor. Sermayenin artı değer yaratma koşullarını ya da yaratılan artı değerin bölüşümüne ilişkin koşullardaki boğazlaşması, yine her bir sermayenin birincil anlamda iş bölümünde kontrol edebildiği emeğe dönülmesine yol açıyor.
Sonuç olarak şunları belirtmek gerekir: Dünya ölçeğinde artı değer yaratan değer bölüşümü, yine dünya ölçeğinde gerçekleşiyor, bütün bu yasal düzeneklerin anlamı bu. Bütün dünyada artı değer yaratım koşulları ve yaratılan artı değerin dolaşım koşulları küreselleşti. Küreselleşmeye ‘hayır’ veya ‘evet’ diyelim, bu bir gerçek ve bunun mekanizmaları oluşturuluyor. Artı değer yaratma koşulları ve bu koşulların yeniden yeniden üretilmesi hala merkezi bir öneme sahip. Ve bu yüzden de hala sınıflar arasında mücadele ve sınıfsal bir dil ve analiz önem kazanıyor. Ama artık sınıfı tanımlayan özellikler de, 1800-1900′lerde olduğu gibi üretim sürecinde olduğu gibi değil. Sermeyenin bütünsel hegemonyasının sosyal evreni inşa edildiği ölçüde, yaşamın her alanı sınıf çatışmasının, sınıf tanımlamasının bir değişkeni haline geldiği ölçüde, politik dil de farklılaşmaya başlıyor. O anlamda artı değer yaratma koşulları ve bunun dünya ölçeğinde yeniden kurgulanması, bugünlerde yasalar dediğimiz oldukça politik, eşitsiz güç alanlarının ifade tarzı olarak siyaset alanını belirliyor…
Bana kalırsa,
Bu görülemezse, direnmenin olanakları altyapı-üstyapı kavramıyla sınırlanarak, tek bir mekanda, yani fabrikada bitirilir. Oysa, sistemi yukarıda bir devlete indirgemediğimiz oranda, ya da post-marksistlerin yaptığı gibi bir söyleme indirgemediğimiz sürece, sistemin nesnel varoluş halleri, bu varoluş hallerinin öznel olarak her bir kesimin, her bir gurubun, her sınıfın kendilerini ifade etme olanağını bulduklarını gösterdiğimiz ölçüde, aslında, sistemin çoğul olarak yarattığı kendini üretme mekanizmasına yine sisteme çoğul olarak karşı çıkacak alternatifleri de göstermiş oluruz. 1970′lere kadar kapitalizmin ontolojik varoluşuna ilişkin olarak değdiği noktayı kendine benzeten yapısı, 1970′lerden sonra krize karşı değdiği noktayı farklılaştırarak kendisini var etme olanağı açığa çıktıkça alternatif, muhalif politika yapma tarzını da dönüştürdü, dönüştürmesi gerekiyor. Burada, çok eleştiri alıyor ama Lacclou-Mouffe, bir sorunsala indirgemek anlamında değil de farklılaştırmak üzerine yaptıkları kavramsallaştırmalar iyi bir kavramlaştırma. Ama bu, her aktörün, öznenin kendini özgür farklılıklarını yaşaması değil. Evet, doğru bir farklılıklar seli var, ama bu faklılıklar selini yaratan sistematik, yapısal bir güç de var. O zaman problem, yapısal, birikimli sürecin yani kapitalizmin bütünlüklü işleyiş biçimi, içeren daha çok içeren, içerdikçe içeren yapısıyla dışladığı güç ilişkilerinin yarattığı alternatif politik dilleri dönüştürmeyi ifade etmesi gerekiyor. Yani kadın hareketi, çevre hareketi, işçi hareketi her birini ortak, odak bir noktaya değil, her birinin kendisinin sistemden etkilendiği noktadan hareketle harekete geçirmek gerekiyor.
Marx’ın çok önemsediğim saptamalarından biridir, sistem bir noktadan sonra, kapitalizme ait yapısal, birikimli güçler artık sisteme içkin olan her bir konumu gerçek boyunduruk (realsubsumption) altına alır. Gerçek anlamda boyunduruk altına alma hali gerçekleştirdiğinde bir işçi için düşünelim, üretim alanında bir fiil enerjisini artırdığında boyunduruk altına alınır. Ama fabrikasından çıktığında, kendi en zorunlu ihtiyaçlarını gidermeye başladığında tüketim alanının boyunduruğu altında. Ama orada daha yapısal, asimetrik bir güç ilişkisi, emek sermaye arasında bir güç ilişkisi; evin içinde üretilip tüketilecek metayla tüketici arasındaki güç ilişkisi, aynı zamanda kadınla erkek arasındaki güç ilişkisinin de yeniden üretimine yol açıyor. Yani kapitalizm fabrikadaki artı değer mekanizmasıyla bütün sisteme enerjisini veriyor ama bu enerji kendi başına kendini üretmiyor. Son dönemdeki yasal dönüşümler, bireyleri özne olarak yaşamın her alanında sistemin kodlarıyla yeniden tanımlamaya yönelik kodlar. Ama yasaların karşısında hiç birimiz diğeriyle nesnel olarak aynı konumda değiliz. Politika üretmede de öyle bir dil oluşmalı ki, bu farklı konumları nesnellik içinde harekete geçirecek bir dile dönüşmeli.
Son Yorumlar