Posted by: Fuat Ercan on: April 9, 2009
Referans:
Ercan,F(2003a) “Türkiye’nin Kalkınma Seçeneklerinin Eleştirisi ve Alternatif Bir Çerçeve”, Ekonomik Yaklaşım, Kongreler Dizisi 3, sayı 49, cilt 14.
Referans:
Ercan,F(2003a) “Türkiye’nin Kalkınma Seçeneklerinin Eleştirisi ve Alternatif Bir Çerçeve”, Ekonomik Yaklaşım, Kongreler Dizisi 3, sayı 49, cilt 14.
I-Giriş
Türkiye’nin kalkınma seçeneklerine ilişkin düşüncelerimi üç bölümde geliştireceğim. İlk olarak kalkınmaya ilişkin seçenekler sunabilmek için oldukça farklı çevrelerce kullanılan ve bu haliyle artık iyice belirsizleşen ve belirsizleştiği ölçüde de belirli kesimler için manevra olanağı sağlayan “kalkınma” kavramı üzerinde durulacak. Kalkınma kavramına ilişkin farklılaşan açıklamalar yada örtük tanımlamalar aynı zamanda kalkınma için belirli eylemlilik hallerini yani kalkınma seçeneklerini de belirliyor. Kalkınma stratejileri yada seçenekleri ikinci bölümde ele alınacak. Kalkınma kelimesi yada kavramının çeşitliliğine rağmen, kalkınma seçenekleri yada alternatifleri genel olarak daha sınırlı sayıda yada dönemsel olarak belirli seçeneklerin yoğunlaşarak önem kazandığını söyleyebiliriz. Üçüncü bölümde özellikle günümüzde geçerli olan devlet-piyasa ikilemine dayalı kalkınma seçenekleri yada son zamanlarda oldukça belirleyicilik kazanan piyasa yönelimli devlet müdahalesi temelli seçenekler sorgulanacak.
Bu bölümde olanaklar iki boyutlu bir düzlemde ele alınacak.
İlk olarak
-devlet ve piyasa yönelimli ele alışlar,
-son zamanlarda belirleyici olan piyasa temelli devlet yönelimli seçenekler için alternatif kalkınma seçenekleri sunulmayacak fakat alternatif bir analiz tarzının olabilirliği ele alınacak.
İkinci olarak alternatif bir analizin olanakları içinde alternatif pratiklerin neler olabileceğine cevap verilecek.
II-Kalkınma Kavramı ve Çağrıştırdıkları
Kalkınma sözcüğünün bir kavram mı yoksa bir sözcük mü olduğunu belirlemek günümüzde daha da bir zorlaştı. Bir sözcüğün kavram düzeyine çıkabilmesi için işaret ettiği olguları kendi içinde tutarlı bir şekilde tanımlayabilmesi gerekiyor. Oysa bazı sözcükler ve dolayısıyla bazı kavramlar, toplumsal ilişkilere içkin olan farklılıklar ve dolayısıyla güç donanımı tarafından deforme ediliyor, yada daha doğru bir değişle sözcük yada kavram kullananın kendi öznelliğince içi dolduruluyor ve böylece anlam kazanıyor. Karşılıklı iletişimde en çok zorlandığımız kavramlar/kelimeler “ortak iyiyi” işaret eden kavram yada kelimelerdir. Alman edebiyat eleştirmeni ve dilbilimci, Uwe Poerksen’ın Plastik Kelimeler:Günlük Dilin Tiranlığı adlı kitabında “Kalkınma, proje, strateji problem gibi kelimelerin zararsız gibi göründüklerini ama bu kelimelerin aslında gerçekten zararsız olup-olmadıklarının sorgulanması gerektiğini belirtir. Poerksen günlük dilde kullandığımız bu kelimelerin, bir noktadan sonra lego oyunundaki plastik kalıplara benzediğini ve her yere girip çıkabildiğini işaret ediyor. Bu tarz kelimeler sıkça farklı zamanlarda uzmanların yada politikacıların ağzında kendi plan ve projelerini açıklamak ve doğrulamak için kullanılıyor. Bu tür kelimeler bilim dünyası ile günlük dil arasında bir dizi mekanizma aracılığı ile farklılaşarak farklı beklentileri karşılayacak şekilde kullanıma açılıyor. Bu tarz bir dil medya ve günlük tartışmalarda oldukça belirleyici oluyor. Kalkınma yada azgelişmişlik kelime yada kavramların deforme edilen ve zaman içinde oldukça farklı amaçlar için kullanılan kelimeler olduğunu Poerksen’de çalışmasında tesbit ediyor.
Kelimler yada kavramlar üzerinden gerçekleştirilen egemenlik tarzını daha duyarlı bir noktadan ele alarak eleştiren J.Berger, tüm tiranlıkların aslında dil üzerinde belirli bir egemenliğe yol açtığını ve bu egemenliğin de dilin deforme edilmesine neden olduğunu belirtecektir.
Kalkınma kavramı kapitalizmin dünya ölçeğinde önemli bir dizi değişim geçirdiği günümüz koşullarında çok daha sorunlu bir kavram olmuştur. Dünya Bankası “kapsamlı kalkınma stratejilerinden” bahsederken OECD “kalkınma kavramının yeniden dönüşten” bahsetmekte, teorik olduğu ölçüde pratik süreci etkileyen bu düşünce/pratiklere karşılık küreselleşmeye karşı “küreselleşmeye karşı alternatif bir strateji olarak kalkınma” kavramı yada yaklaşımları geliştiriliyor.
Kalkınma kavramı yada sözcüğü ilerleme yada yetişme anlamında genellikle olumlu bir içeriğe sahip olmakla birlikte, kapitalizmin tarihsel gelişimine bağlı olarak özellikle hızlı birikim koşullarının yıkıcı etkilerinin daha bir açığa çıktığı dönemlerde, olumsuz bir dizi içerik dolayında tanımlanmıştır. Kalkınmanın doğal ortamı, kültürel özellikleri ortadan kaldıran meta yönelimli bir içeriğe sahip olduğu işaret edilecek, feminist yazında ise kalkınmanın erkek egemen dolayısıyla cinsiyetçi bir özelliği olduğu için yoğun bir şekilde eleştirilecektir. Özellikle de Türkiye gerçeğinde de belirleyici olan açıklama da ise kavram, gelişmiş “kapitalist ülkelerin” başka bir ifade tarzı ile “emperyalist ülkelerin” belirleyici olduğu bir ideoloji olarak açıklanacaktır. Bu tarz açıklamalarda ulusalcı sol muhalefet, milliyetçi-ulusal muhalefet ile anti-kapitalist islami muhalefet oldukça farklı çerçevelerden hareket etmekle birlikte, aralarındaki öze ilişkin anlamlandırma tarzlarını unutturacak ortak bir dil kullanabiliyorlar..
Diğer yandan olumlu yada olumsuz tanımlarla ifade edilse bile kalkınma kavramı genellikle de sisteme eklemlenen yada sisteme eklemlenmede yol almak isteyen kesimler için bir “yakalama” yada “yetişme” anlamında kullanılıyor. Kavramın bu yöndeki kullanımı, sistemin tanımladığı rekabetçi hiyerarşik düzenek içinde yukarıya doğru bir yerlere çıkma/tırmanma anlamına geliyor. Sistemin tanımladığı hiyerarşi içinde tırmanma için devletin mi, piyasanın mı belirleyici olduğu ve bir adım daha atacak olursak yetişme sürecinde devlet ve piyasanın teknoloji yada eğitime mi önem verecekleri son zamanlarda kalkınma üzerine gerçekleştirilen tartışmaların temel belirleyenlerini oluşturuyor. Kalkınmayı “yetişme” sorununa indirgeyen bir içerikle algılanması, örtük olarak yetişilecek olanın ne olduğu, ve yetişecek olanların nerede olduğu ve neden orada olduklarına dair bir dizi varsayımı da içeriyor. Bu tarz bir içerik hiç kuşkusuz sistem içinde oldukça farklı konumda olan kesimler/sınıflar için kendi konumlarının ilerlemesi ve gelişmesi anlamında yada olumsuz bir konuma düşme anlamında kalkınma kavramına bir dizi özel anlam atfetmeye yol açıyor. Kalkınma kavramı “yakalama” ve “yetişme” anlamında bir içerikle dolayında tanımlandığı anda, kavram politik bir dizi strateji ve taktiği en azından kitlelerle iletişimi kolaylaştıracak politik pratikleri yada bu pratikleri harekete geçirecek bir dilin üretilmesine neden oluyor.
Yetişme ve yakalama metaforu içinde son zamanlarda belirleyici olan eğilimler yetişme ve yakalama için dünya ölçeğinde kaynakların etkin üretimi ve paylaşılmasına olanak sağlayan piyasa koşullarının gereklerini yerine (ev ödevi yada kapının önünü temizleme yönündeki elitist açıklamalara ne kadar çok sık rastlar olduk)getirme öne çıkarken, ulusalcı-kalkınmacı anti-emperyalist çevreler için kavram sistemden “kopuş” anlamında önem kazanıyor. Bu tarz bir analizin son zamanlarda önde gelen isimlerinden Ha-Joon Chang, erken kapitalistleşmiş ülkelerin kendilerinden sonra gelen ülkelerin gelişmelerini engellemeye çalıştıklarını belirtirken, bu tarz bir ele alışın ülkemizde önde gelen isimlerinden Cem Somel için ise “dünya ekonomisi ile bütünleşerek kalkınmak mümkün” değildir. Bu açıklama tarzı bağımlılık okulunun yaklaşık otuz yılı aşan teorik pratiklerinde işaret ettikleri “azgelişmişlik gelişmişliğin ürünü olduğu ölçüde “kalkınma” ancak dünya ekonomisinden “kopuş” ile mümkün olacağı” yönündeki vurguyu yeniden öne çıkarıyor.
Diğer yandan direkt olarak kalkınma kavramının kendisinin sorunlu olduğunu işaret eden bir başka analiz tarzında “kalkınma” kavramına doğrudan kavramın işaret ettiği içerikten dolayı eleştirel yaklaşılıyor(Literatürde post-kalkınmacı yaklaşım olarak tanımlanıyor). Romantik-heyecan yönelimli bir dizi kaynaktan beslenen bu tarz el alışlar, kavramın geleneksel algılama tarzlarını oldukça farklı açılardan deşifre ederek kalkınma kavramının işaret ettiği “üreticici” yada “tüketici yönelimli” ele alışlarını eleştirel bir dil ile analiz ediyorlar. Özellikle kalkınmanın meta merkezli yöneliminin insanı, kadını ve doğayı ve çok sık olarak işaret edilen azgelişmiş ülkeleri (güney ülkelerini-çevre ülkeleri-uydu ülkeleri-sömürge ülkeleri) olumsuz yönde etkilediği belirtilecek ve 1800’lü yıllardan sonra, belki ilk defa 1970’li yıllarda kalkınma kavramı ilerlemeci içeriği dışında ele alınarak analiz edilecektir.
Kalkınma kavramına ilişkin temel sorunlardan bir diğeri ise kalkınma sorunsalına içkin olan aktörlerin tanımlanmasında açığa çıkıyor. Belki de “kalkınma” kavramını en sorunlu kılan özelliklerinden biri de kalkınma kavramında işaret edilen “ortak iyinin” farklı aktörleri içermesidir. Bu ortak iyi teması özellikle içe yönelik sermaye birikim döneminde belirleyicilik kazanmıştır. Genellikle “ortak iyi” olarak ulusal ekonomilerin tanımladığı genel çerçeveyi işaret eden bu tarz açıklamalarda, herkesin ortak iyisine belirlemede ve belirlenen bu ortak iyiye ulaşmada öncelikle “devlet”e (A.Gerschenkron’ı temel referans olarak burada gösterebiliriz) verilecektir. Yani temel aktör olarak devlet öne çıkartılcaktır. Kapitalizmin tarihsel olarak belirli bir aşamasına tekabül eden bu tarz bir kavramlaştırma, iyiye doğru etkinlik gösteren kaynaşmış ve dayanışmacı bir devlet ve toplum ilişkilerini öne çıkarır. Bu tarz bir dil ve bir analizin oldukça farklı kaynakları olduğunu belirtmemiz gerekiyor. Geç kapitalistleşen ve geç-ulus devlet formasyonunda bu tarz bir dayanışmacı dilin özel anlamı olduğunu söyleyebiliriz. Yada ticari sermayeden üretken sermayeye geçiş aşamasında, yerel pazar olanaklarını kullanmak isteyen gelişme halindeki sermaye için kalkınma kavramı “korunmacı” bir içerik kazandığı oranda belirleyici oluyor. Diğer yandan kapitalist toplumsal ilişkilerin geliştiği bir aşmada, bu ilişkilerin oluşumuna paralel olarak çağdaş yaşam, batılılaşma, uygarlaşma gibi yaşam tarzlarına yapılan referanslar da, kalkınma kavramının bu anlamda “ortak iyiyi” işaret eden bir içerikle doldurulmasına neden oluyor. Hiç kuşkusuz oldukça farklı bir pratik içinde açığa çıkan Keynesyen analizlerde bu tarz ele alışlar oldukça önemli referans olmuştur. Tüm bu kaynaklardan beslenen ve ortak iyi için hareket edilmekle sorunlu kılınan yada kendilerini bu konumda görmek isteyen planlamacı elitist grubun bu kavramın güçlenip gelişmesinde oldukça önemli işlevler yüklenmişlerdir. Aslında abartılı bir paralellik olsa bile, bu gün neo-liberal teknokratlar analizlerinde nötr-teknik bir dil kullanıyorlarsa, elitist planlamacı uzman kadroların da analizlerinde fetişizme varacak ölçüde nötr-teknik bir dil kullandıklarını söyleyebiliriz.
Kalkınma kavramının bu plastize hâli, yani her duruma, her koşula uyan bir başka değişle her öznenin her kesim ve sınıfın çıkar ve stratejilerine uygun bir şekilde içini doldurduğu kavram, böyle olduğu için de iki tane farklı özellik arz ediyor. Kavram sosyal bilimlerde özellikle de iktisat disiplininde fetişistik bir karakter arz ediyor. Kalkınma kavramı genellikle sosyal ilişkilerden, sosyal ilişkilere içkin olan bütün güç ve eşitsizlik ilişkilerinden arınmış “ortak bir iyiye” atfen kullanılıyor. Kalkınma kavramı kapitalizmin belirli aşamalarında, belirli dönemlerde daha bir fetişistik hal alıyor. Örnek olarak Keynesyen gelişmiş kapitalist ülkelerde ama çok daha belirgin bir şekilde sermaye birikiminin başlarında olan ve dahası ulus-devletin başlarındaki ülkelerde kavram, sınıf-güç ilişkilerinden arınmış bir ortak iyi dolayında tanımlanıyor. Kalkınma ilerleme ve büyüme özellikle metaların niceliksel artışı ile ifade edilecek bir biçimde tanımlanıyor. Bu tarz bir ele alış yada anlamlandırma dünyasında sisteme içkin olan güç ilişkilerini ve sınıfsal değişkenleri göremiyoruz.
Kalkınma kavramının fetişistik niteliği özellikle de yukarıda işaret edilen yakalama yetişme ve zenginlik yaratma ile sıkça emperyalizm olarak tanımlanan dışsal müdahalelerden kurtulacak bir içerikle donatılmıştır. Türkiye’nin yakın geçmişine baktığımızda kalkınma kavramının işaret ettiği bu tarz tanımlamalarla karşılaşırız. 1930’lar, 1960’lar ve 2000’ler Türkiye’sinde kalkınma kavramı özellikle de muhalif olanların neredeyse temel kavramı kalkınma olmuştur. Diğer yandan Türkiye gerçeğinde kalkınmacı söylem ve dili kullananlar sürekli olarak elitist bir yönelim içinde ortak iyiyi işaret ettiklerini belirten bir dil kullanımına yönelmişlerdir. Bu elitist dil, aslında gerek planlamacı gelenek, gerek Keynesyen döneminin, gerekse de içe yönelik sermaye birikim tarzına yönelen geç kapitalistleşen ülkelerdeki planlama geleneğinden hareketle sanki sosyal gerçeklik, siyaset bilimcinin ya da planlamacının elini uzattığında dönüştürebileceği bir şeymiş gibi algılıyor.
III-Kalkınma Seçenekleri
a-)Piyasa Yönelimli Kalkınma Stratejileri
Kalkınma sözcüğü her zaman için bir eylemliliğe referansla kullanılıyor. Ulaşma, yetişme, gelişme, kopma, aşma gibi eylemlilik hallerine ilişkin tüm bu çağrışımlar aslında bir konumdan diğer konuma geçme yada var olan konumu sürdürmemeyi çağrıştırdığı ölçüde politik açılımları, stratejileri içeriyor. Toplumsal ilişkiler alanı oldukça farklı işlev ve donanıma sahip olan kesim ve sınıfları içerdiği için aynı zamanda bu farklılıklara sahip olanların işaret ve ifade ettikleri bir dizi kalkınma yada kalkınmayı çağrıştıran kavramlar kullanılacaktır. Diğer yandan kavramın içerenlerinin farklı referanslarla tanımlayanların kendilerini ifade edebilmeleri her zaman güç ilişkilerinin ulaştığı aşamaya bağlı olacaktır. Hiç kuşkusuz burada ifade edilen güç ilişkileri, içinde yaşanılan toplumsal yapıya özgü dinamiklerin zaman içinde geçirdiği dönüşümlere bağlı olacaktır.
Bu anlamda 1970’lerin sonlarında belirleyicilik kazanan piyasa yönelimli analizler, gelişmiş ve azgelişmiş ülkeleri içerecek bir kalkınma stratejisi öneriyordu. Kalkınma iktisadının bittiği, tükendiği yönündeki vurguların yanı sıra, kalkınma kavramının çağrıştırdığı gelişme, ilerleme ve yakalama için “piyasanın” gereklerine uymanın gerekliliği ısrarla işaret ediliyordu. Öyle ki bu yıllarda “TINA formülasyonu”-There is no alternative- olarak tanımlanan yani başka bir alternatifiniz yok ” denecek bir piyasa yönelimli anlayış-uygulama belirleyici konuma geçti. İngiltere, Amerika, Şili’de belirleyici olan bu eğilim Türkiye’de de Turgut Özal ve ekibi tarafından “büyük transformasyon” olarak tanımlanacak bir ideoloji ve bir dizi uygulama yaşama geçirilecektir. Bir çok ülkede hayata geçirilen piyasa yönelimli uygulamalar için belirleyici olan temel yönelim piyasa ve düzen ilkesinin eş zamanlı olarak yaşama geçirilmesidir. Piyasa yönelimli uygulamalar sermaye-sermaye ve sermaye-emek arasındaki ilişkileri önemli ölçüde dönüştürecek bir dizi uygulamayı başlatmıştır. İlerleme ve gelişmenin piyasanın gereklerini yerine getirme olarak tanımlandığı anda piyasaya ilişkin sınırlamaları ortadan kaldıracak uygulamalara başvurulmuştur. Kuralsızlaştırma, özelleştirme, uluslararasılaşmayı sağlayacak ticari ve mali liberalizasyonlar dönemi tanımlayan en önemli gelişmeler oldu. İlerleme adına piyasanın orman yasalarının harekete geçirilmesi gerçekten de piyasanın tanımladığı güç donanımına sahip olanlar için bir dizi olanak, ilerleme, bir şeylere yetişme anlamına geliyordu. Diğer yandan donanıma sahip olmayan kesimler için ise tam anlamıyla piyasanın orman yasaları anlamına geliyordu.
Bireysel sermaye sahipleri yada firmaların kendi kısa erimli çıkarlarının olabildiğine etkinleştiği bu dönemde öncelikle sermaye dışı kesimler ama bir aşamadan sonra ise genel olarak sermayenin ortak çıkarlarını tehlikeye sokacak bir dizi gelişme olmaya başladı. Özellikle ard arda çıkan krizler ama çok daha önemlisi piyasa yönelimli analizlerin mitleştirdiği Asya Kaplanlarını vuran kriz sonrasında, pür piyasacı analizlere şüphe ile yaklaşılmaya başlandı.
b-)Piyasa Yönelimli Devlet Müdahaleleri yada Piyasayı Yeniden Düzenleme Çabalarına Dayalı Kalkınma Stratejileri
Asya Krizi sonrası eleştirel olmayan burjuva iktisatçıları içinden bazı eleştirel eğilimler açığa çıkmaya başlamıştır. Özellikle Dünya Bankası baş iktisatçısı olarak çalışan Joseph Stiglitz yıllardır süren kuralsızlaştırma politikalarına karşı, “bizim amacımız kuralsızlaştırma politikaları olmamalı tam tersine düzenlilik ve kendine güveni sağlayıcı yeni düzenleyicilerin bulunması gerektiğini işaret edecektir. Özellikle pür piyasacı analizlerin önemli ölçüde donanımsız kaldıkları bu dönemde Joseph Stiglitz, piyasanın her zaman için her problemi çözme yeteneği olmayacağını belirtecek ve bu anlamda devletin bazı problemleri çözmede kendine özgü bir dizi olanağı olacağı belirtilecek. Aslında piyasadaki sermaye sahiplerin kısa erimli çıkar yönelimli kararlarının yarattığı yıkıma karşı kolektif akılı temsil etmek üzere devlet yeniden göreve çağrılacaktır. Joseph Stiglitz piyasanın orman yasalarını harekete geçiren ve bu anlamda gelişme, ilerleme yetişmenin olabileceğini ileri süren Washington Uzlaşmasına karşılık yeni tarz bir kalkınmanın olanaklılığını açıkça ifade edecektir. Sol yönelimli bir dizi muhalif kesim için anlam ve önem kazanmış olan bu çağrı aslında piyasa için uygun kurumlar oluşturmaya yönelik bir çağrıdır. Aslında bu çağrı her ne kadar Stiglitz’i DB’ndaki görevinden olmasına neden olmuşsa da, özellikle 1998 ve sonraki yıllarda tüm dünyada uygulamaya sokulan yeni yapısal uyum programlarının temel belirleyeni bu anlayış dolayında belirlenmiştir. Etkin devletin müdahaleleri ile piyasa için gerekli kurumsal değişimler ve yasal çerçevenin oluşturulmasına ilişkin düzenekler daha sonra IMF ve Dünya Bankası ile OECD tarafından İkinci Kuşak Yapısal Reformlar olarak tanımlanacaktır. Bu son yıllarda ülkemizde de sıkça dile getirilen “ev ödevinin yapılması” yada “herkesin kendi kapısının önünü temizlemesi” yönündeki açıklamalar ve “15 günde 15 yasa” espirisi ile gündemimizi belirleyecektir.
Stiglitz diğer yandan “yeni kalkınma paradigması” olarak tanımladığı analizinde kalkınma kavramının bir şeyleri yakalama bir şeylere ulaşma anlamında kullanmış ve kalkınmanın sadece büyüme olarak ele alınmasının hatalı olduğunu belirtmiştir. Kalkınmayı toplumun dönüşümü olarak analiz eden Stiglitz, dönüşümün geleneksel ilişkilerden, geleneksel düşünme biçimlerinden, eğitim, sağlık ve üretimin geleneksel biçimde gerçekleşmesinden modern biçimde gerçekleşmesine geçiş olarak tanımlar.
Stiglitz’in kalkınmaya ilişkin işaret ettiği tüm bu çerçeve, gelişmeyi yeniden yakalama yetişme anlamında ele almanın sadece üretim yada sadece doğru fiyatlama ile gerçekleşemeyeceği çok daha farklı yapısal-kurumsal dönüşümlerin gerçekleşmesi gerekliliği işaret edilecektir. Nedir bu yapısal kurumsal dönüşümler denirse ilk elden teknolojinin önemine ve daha sonra eğitime, ülkenin eğitim sistemine, bilişim sektörüne bakarak karar verilecektir. Aslında pür piyasacı analizlerin bir adım geri çekildiği bu aşamada, yetişme, yakalamanın teknoloji, eğitim, bilişim gibi tekil örnekler dolayında gerçekleşeceği yönünde örtük bir uzlaşma sağlanmıştır. Ülkemiz açısından liberalinden, islamcısına, ulusalcısından, sosyal demokratına “yetişme” adına bu alanlara müdahale yapmanın gerekliliği konusunda örtük bir uzlaşma sağlanmış gibidir. Sorunlu olan bu alanlara yapılacak müdahalenin yani kolektif aklın gereklerini hangi aktör yerine getireceğidir. Aktör olarak öne çıkan iki aktör devlet ve piyasa ve bu iki aktörün arasında oluşan yelpazede farklı yerlerde duran açıklamalar ve analizler yer alıyor. Gerschenkron’un yetişme ve kalkınma için tek ve en önemli aktörün devlet politikası olduğunu söyleyecektir. 1940’ların ruhuna uygun olan bu açıklama 1980^’li yıllarda özellikle de Moses Abromotivz’in çalışmalarında açık bir şekilde ifade edilen şey, yetişme yada kalkınmanın devlet politikaları değil de rekabetçi piyasa güçleri olacağını belirtecektir.16 ülkeyi içeren çalışmasında üretkenlik anlamında geri kalmışlığın hızlı gelişme için olanaklar sağlayacağını belirtmekte. Abromitz bir ülkenin teknolojik olarak geri olması ile o ülkenin var olan sorunları aşabilmesini sağlayacak sosyal kapasitesinin olması arasında bir ayrım yapıyor. Sosyal olarak sahip olunan donanım aslında teknolojide rekabet yeteneğine sahip olması ve bu yeteneği geliştirecek bir eğitim sistemine sahip olması ve bu yeteneğini daha da geliştirecek bir piyasa serbestliğinin olması gerekiyor. Sosyal kapasitenin yeterliliği yetişme potansiyelini artıracaktır ama diğer yandan bu potansiyelin gerçekleştirilmesi gerekiyor.
Tüm bu açıklamalar günümüz Türkiye’sinde düşünülen kalkınma seçeneklerinin hemen hemen bir çoğunun temel belirleyeni durumdur. Sosyal kapasiteyi arttırma ve yetişme potansiyelini gerçekleştirmek için teknolojiye, bilgiye, eğitime önem verme ile belirleyicilik kazanıyor.
Bu belirleyiciliğin özellikle de son döneme özgü egemen yapılanma biçimi devletin müdahaleleri dolayında piyasanın gereklerini yerine getirmek biçiminde gerçekleşiyor. Piyasalar karşılaştığımız her problemi çözmüyor, devletin çözebildiği bazı alanlar var” deniyor. Devlet içinde yaşadığımız tüm ilişkileri ve bu ilişkiler üzerinde belirleyici olan bizzat kendi içsel mimarisini büyük bir hızla dönüştürüyor.
Dönüşüm sürecini tanımlayan en önemli açılım Dünya Bankası tarafından gerçekleştiriliyor. Kapsamlı Kalkınma İçin Çerçeve olarak tanımlanan yeni kalkınma anlayışında piyasanın gereklerine göre tanımlanan bir siyaset yapma tarzı ve bu tarzı zorunlu kılan emir kipi dolu tanımlamalar var. Hiç kuşkusuz bu yeni emir kipi işlev ve tanımlamalarda amaçlanan dünya ölçeğinde biçimlenmeye başlayan kapitalizmin sosyal evrenine uygun bir dizi düzeneğin gerçekleşmesidir. Yetişilecek olan ve katılacak olanları olumlu düzeylere taşıyacak olan bu yeni kapsayıcı kalkınma için çerçeve, piyasa için piyasanın kurallarının geçerliliği için devletin etkinliği dolayında kurumlar ve kurallar oluşturulmak amaçlanmakta. OECD ise kalkınmayı yeniden düşünürken düzenleyici reformlardan bahsetmekte, gelişmiş dünya piyasasında rekabet etmek ve etkin bir konuma ulaşmak için bu düzenleyici reformların gerçekleştirilmesi gerekiyor. Türkiye’de bu gerçekleştirme işinde önemli bir dizi aşama kaydediyor.
Piyasa yönelimli düzenlemeler için devlet, yeniden kapitalizmin kolektif aklı olarak göreve çağrıldığında bu çağrıyı meşrulaştıracak bir dil de geliştiriliyor. Rant kollayıcı toplu, rüşvet, yolsuzluk, hortumlama, çürüme, eş-dost kapitalizmi gibi tanımlamalar ile bir yandan yeni düzenlemeler için önemli bir kitlesel destek sağlanırken, diğer yandan siyaset yada siyasal hareketler önemli ölçüde gözden düşürülmekte. Zaten düzenleyici reformlar yada ikinci kuşak yapısal reformlar kamusal alanı özellikle daralmasına neden olduğu gibi, siyasi alana katılımı önemli ölçüde sınırlıyor.
c- Devlet yönelimli kalkınmaya yeniden dönüş
Kapitalizmi tanımlayan özelliklerin dünya ölçeğinde belirleyiciliğinin arttığı oranda, sisteme ait tüm olumsuzluklar da iyice açığa çıktı. Kapitalizme içkin özelliklerden biri olan sermayenin uluslararasılaşması özellikle 1980’lerden sonra dünya ölçeğinde belirleyici olduğu için, olumsuzlukların temel nedeni dışsal faktörlere bağlanarak açıklanıyordu. Piyasanın azgın-sınırsız gelişimini ya ABD ya IMF yada Dünya Bankası istiyor vurgusu öne çıktı. Piyasanın sınırsız gelişimini zorunlu kılan ve adına küreselleşme denen olgu-ideoloji esas problem olarak tanımlandı. Zincirlerinden kopmuş ve azgın bir hal almış piyasaya karşı tek alternatif devlet olarak gösterilecek. Devlet özellikle “yakalama” “yetişme” için gerekli teknolojik gelişmeyi, eğitimi sağlayarak endüstrileşmeyi sağlayabilir. Bu anlamda hiç kuşkusuz Asya Kaplanları temel referans olarak gösterilecektir. Endüstrileşme için gerekli etkinliği gösteremeyen devletin, küresel dışsal müdahaleler dışında akılıcı kararlar alamayan siyasiler ve bürokrasiler de tıpkı piyasa yönelimli devlet müdahalesini savunanlar gibi eleştiriye tabii tutulacaktır. Gerçekleştirilen tüm düzenlemeler toplumsal ilişkiye taraf olan sınıflar üzerindeki farklılaşan etkilerini değil de genellikle ulusal kalkınma, halk, millet gibi farklılaşan kavramlar dolayında analiz ediliyor. G.Kore’den Meksika’ya oradan Arjantin, Brezilya ve Türkiye’ye dünyanın dört bir yanında milliyetçilikten, sosyalizmin farklılaşan kesimlerine uzanan farklı renk ve özelliklerdeki muhalif oluşumları ortak payda da birleştiren olgu, küreselleşmeye karşı tek özne devletin gösterilmesidir. Korunacak olunan devlet aynı zamanda koruyucu olarak tanımlandığı için bir dizi problem açığa çıkıyor. Özellikle ulusal ekonomilerin dünya ekonomisindeki bağımlı yapısından hareketle, yaratılan kaynakların dışarıya aktarılması kalkınamamanın temel nedeni olarak gösterilmekte. Burada hiç kuşkusuz çözümler farklılaşıyor. Dünya kapitalist sisteminden kesin olarak kopuş ile dünya ekonomisinde tanımlanan hiyeraşik rekabetçi yapıda daha üst düzeylere ulaşma önem kazanıyor. Her iki strateji de kalkınmayı amaçlamakta ve her iki yaklaşımda kalkınma için devletin güç donanımını işaret etmekte.Kopuşçu ulusal temelli açıklamalarda devlet kopuşu sağlayacak temel güç olarak gösterilirken, rekabette olumlu bir aşamaya ulaşma diğer bir değişle sistemin kurallarını daha iyi yerine getirmek yada için ulusal ölçekte tanımlanan ortak iyiye ulaşmak için devlete ihtiyaç duyuluyor. Devlet teknoloji, eğitim yada bilişim temelli gelişmelerde ve dahası bir fiil ekonomik alanda gerekli yatırımlarla, kredi kullanım politikaları ile sürece müdahale edecek ve böylece uluslar arası rekabette üstünlük sağlamanın temellerini hazırlayacaktır. Bu tarz bir kalkınma stratejisinin önemli temsilcilerinden Alice Amsden’in işaret ettiği gibi hükümet sadece Gerschenkon’un işaret ettiği anlamda kaynakları en uygun alanlara dağıtma anlamında banker olarak etkinlik değil, aynı zamanda kaynakların ne kadarının, ne zaman ve nereye aktarılacağına karar veren bir girişimci olarak da etkinlik göstermesi gerekiyor.
Kalkınma ve gelişme için devlete verilen bu görevlerin daha etkin kılınabilmesi için bu tarz ele alışların işaret ettiği temel kalkınma seçeneklerinin açık bir şekilde Birleşmiş Milletlerin (UNRİSD) düzenlediği Kalkınma Ekonomisini Yeniden Düşünme İhtiyacı adlı tartışma ortamına sunulan tebliğlerde görebiliriz,
-İlk olarak dış dünyanın belirsizliklerinden korunmak gerekiyor. Dış dünyanın ülke ekonomileri için esas tehlike arz eden sermaye kaçışlarını önlemek için sermaye hesaplarını ve kısa süreli sermaye hareketlerini sınırlamak ya da hızını azaltmanın gerekli olduğu işaret ediliyor.
-İkinci olarak ülke içi pazar ve kaynaklara güven verecek üretken yatırımlara yönelmek, ülkenin kendine güven duymasını sağlayacak üretken gelişmeyi sağlamalı.
-Üçüncü olarak özellikle yetişme veya yakalama için teknolojiye, sosyal potansiyelleri değerlendirecek bir dizi kurumsal gelişmeye olanak sağlayan katalizor olarak devlet kavramına özel bir önem atfediliyor.Son zamanlarda Schumpeteryan özellikler dolayında biçimlenen ve ulusal teknolojik gelişmenin sosyal yönleri ve teknoloji üretme için ulusal ölçekli atılım programları öne çıkartılıyor. Ulusal Innavasyon tarzı gelişmelere alt yapı sağlayarak yetişme veya kalkınmanın mümkün olacağı belirtiliyor.
Kopuş ve yakalama mantığından yapılan bu tarz ele alışlarda ulusal ekonomi kaynaşmış bir bütün olarak ele alınırken, yada öyle olması yönünde bir istek duyarken, kapitalizmin birikimli yapısal dinamikleri ve bu dinamikleri harekete geçiren farklı nesnel konumları paylaşan sınıf yada grupları temiz modelleri bozan sevimsiz gerçeklikler oldukları ölçüde analiz dışında tutuluyor.
III- Alternatif Bir Çerçeve
A-Alternatif Bir Analizin Bileşenleri
Aa-)Alternatif çerçeve için ilk adım:DEVLET’i anlamak
Yukarıda zaman sınırlılığı dolayında yaptığım sınıflandırma ve sınıflandırmanın işaret ettiği kalkınma seçenekleri günümüz Türkiye‘sinin de gündemini oluşturuyor. Özellikle piyasa yada piyasayı geliştirecek devlet yönelimli piyasacı analizler Türkiye gerçeğinde hegemonik konumda olduğunu belirtmemize gerek yok. Ama diğer yandan ulusalcı-devlet temelli analizlerin ise muhalif analizler içinde egemen ve belirleyici olduğunu söyleyebiliriz. Günlük pratikler dolayında ele alındığında bu yaklaşımların birbirleriyle oldukça tartışmalı olduklarını da söyleyebiliriz. Ama piyasa-devlet ikilemleri üzerinden yapılan analizlerin aynı bilgi kuramsal kaynaklardan beslendiğini söyleyebiliriz. Her iki yaklaşımda aslında sosyal gerçekliğe devlet merkezli bir açıdan yaklaşmakta ve kalkınma stratejileri devlete göre konumlanmakta. Yani daha az devlet daha çok piyasa ile daha çok devlet daha az piyasa gibi ayrımlar bu tarz ele alışların belirleyeni oluyor. Devlet merkezli bu ele alışlarda işin ilginç yanı detaylandırılmış bir “devlet” analizi de yapılmaz. Devlet tüm toplumsal ilişkiler dışında ontolojik olarak kendi içinde bir gerçeklik olarak analiz ediliyor. Ama kendi için devletin neler içerdiği hakkında da bizlere yeterli kadar bilgi verilmiyor. Devlet temelli yada piyasa yönelimli devlet yönelimli analizler için kalkınma kavramının temel bileşeni olan “ortak iyi” kolektif aklı temsil ettiği ölçüde devlet özel bir önem kazanıyor. Piyasacı yaklaşımlarda devlete ilişkin analizlerde bireysel sermayelerin özellikle sermaye birikim sürecinin krize girdiği dönemlerde yeni istek ve talepleri önünde verili düzenlemeleri yeniden üreten ve kontrol eden devlet engel oluşturuyor. Ama bu engelleri kaldıracak olan da bizzat devlet olacağı için devlet hem değiştirilmek istenen hem de değişimi sağlayan aktör olarak liberal analizlerde şizofrenik bir algılama olarak kendini gösterir. Bu tarz şizofrenik algılamaların temelinde devleti tamamen toplumsal ilişkilerin dışında dahası sınıf ilişkilerinin dışında gösterme/algılama yatmakta. Oysa devlet ve piyasa kapitalist toplumda sermaye birikim süreci ve bu sürece içkin olan nesnel sınıfsal konumlarca belirlenir. Bu anlamda orada/uzakta bir DEVLET yoktur, devlet sınıfların çatışma/yüzleşme alanı olduğu ölçüde vardır, bu çatışma ve uzlaşma sürecinde biçimlenir. Sermaye yada sermayenin farklı bileşenleri devlete karşı yaptığı her çıkışta birazcık devleti dönüştürmekte ve dolayısıyla kendisini de dönüştürmekte, devlete karşı derken de devletin temsil ettiği alanda aslında ya işçi sınıfına yada diğer sermaye yada sermaye dışı kesimlere karşı kendi çıkarını temsil etmesi anlamında bir gerçeklikten bahsettiğimi belirtmek istiyorum.
Ab-)Dışarıdan içeriye analize karşı yapısal birikimli etkileşim süreci olarak kapitalizmin dinamikleri
Geç kapitalistleşen ülke aydın, politikacı ve uzman kadrosu ülke ekonomisi üzerine yaptıkları analizlerde -ister liberal ister ulusal kalkınmacı olsun genellikle dışarıdan içeri (outside in) olarak tanımlayacağımız bir yöntem izliyorlar. Yukarıda işaret ettiğimiz devlet temelli bilgi kuramının da etkisi ile Türkiye’deki her hangi bir olgu-olayın temel belirleyeni genellikle dışsal değişkenler dolayında açıklanıyor. Özellikle “bağımlılık okulu” yada anti-emperyalist söylem içinde kapitalizmi hep dışarıdan içeri sızan bir gerçeklik olarak analiz ediliyor. Piyasacı analizlerde ise dışarının içeriye sızması Türkiye ekonomisinin gelişmesi ve ilerlemesi için temel bir önem arz ediyor.
Hiç kuşkusuz dışarının içeriye etkisi var, ama gerçeklik sadece bu etkiye indirgendiğinde eksik yarım kalmış bir tablo ile karşılaşırız. Dışarısı dediğimiz zaman aynı zamanda bir içerisi ve örtük olarak içeriyi tanımlayan bir dizi özelliğin varlığından söz ediyoruz. Hiç kuşkusuz ilişki eşitsiz bir ilişkidir. Ama bir ilişkidir ve kapitalizmin dünya ölçeğinde gelişim sürecine bağlı olarak ilişkiye taraf olanların özellikleri farklılaşmakta, farklılaşma süreci ilişkinin niteliği üzerinde önemli etkiler yaratmakta. Bu anlamda dışarıdan içeriye yönelik analizlerin, içeriden dışarıya yönelik analizlerle zenginleştirilmesi gerekiyor. Bir adım daha atacak olursak, içeri ile dışarıyı etkileşimci bir varoluş haline sokan kapitalizmin eşitsiz ve bileşik gelişimine ilişkin teorik açılımın yeniden düşünülmesi anlamlı olacaktır. Bunun temel yararı her şeyden önce kapitalizmin ve dolayısıyla kapitalizme içkin olan sınıfların geç kapitalist ülkelerde de var olduğunu hatırlayarak, bu sınıfların tercih ve mücadelelerini analize katacağız.
Bu konuda bir örnek vermek anlamlı olacak iki gündür konuşmalarda ve sunuşlarda Türkiye’nin 1980 sonrası gelişmesi genellikle ihracata yönelik sanayileşme olarak tanımlanıyor ve bu kararın temel nedeni ise dışsal değişkenler dolayında yani IMF ve Dünya Bankasının isteklerinden hareketle açıklanıyor. Oysa eğer içsel dinamiklere önem vererek analiz yapacak olursak, 1980 sonrası iktisat politikalarının temel belirleyeninin Türkiye’deki sermaye birikiminin geldiği aşamada az sayıda sermaye grubunun istek ve zorunluluğu olduğunu görürüz. 1979-1980 TÜSİAD ve Devlet Planlama Teşkilatı raporlarına baktığımızda bu yöndeki açıklamaları görüyoruz.
Ac)Bir Gerçeklik Olarak Sınıflar
Diğer yandan son zamanlarda çıkartılan yasalara baktığımızda yerel sermaye aktörleri ile uluslar arası sermaye arasındaki çok düzeyli çatışma ve uzlaşma süreçlerinin nasıl işlediğini daha açık bir şekilde gözlemleyebiliriz.
Böyle bir çerçeve dolayında baktığımızda kalkınma yazında göz ardı edilen aktörlere yani sınıflara ulaşıyoruz. Sınıflar kapitalizme özgü uzun erimli bir süreç içinde üstlendikleri işlevlere göre farklı nesnel konumları paylaşırlar, bu konumlar kapitalizmin gelişme dinamikleri dolayında farklı aşamalardan geçerek sürekli farklı talep-istekleri ile kendilerini yeniden üretirler. Geç kapitalistleşen Türkiye için belirleyici dönemlendirme, sermaye birikiminin sosyal toplam döngüsünün oluşum sürecinde gerçekleşen farklılaşmalarla, sermayenin ulusal ve uluslar arası yönelimli olma aşama/zamanları olarak tanımlanırsa, her bir dönem içinde sınıflar ve sınıf içi talep ve isteklerin farklılaşacağını göreceğiz. Yukarıda işaret ettiğimiz devletin değişen görünümleri ise tam da bu dönemler arasında açığa çıkıyor.
Ad)Kalkınma Kavramının “Ortak İyi” Fetişizmi
Kalkınma kavramı kalkınma olgusunu sınıflar dolayısıyla toplumsal ilişkiler dolayında ele almadığı ölçüde “refah artışı” ve “zenginliğin”, “millet”, “halk”, “ulus” gibi homojen kabul edilen topluluklara atfen “ortak bir iyi” üzerinden gerçeklik analiz edilmekte, yada doğrusu edilememekte. Örnek olarak yetişme, ulaşma mantığı içinde işaret edilen teknoloji yada eğitim olguları, sosyal ilişkilerden bağımsız nötr olgular olarak analiz ediliyor. Oysa özellikle de teknolojik gelişme, toplumsal ilişkilere taraf olanlar üzerinde muazzam etkileri olan bir sosyal gerçekliktir. Bir adım daha atacak olursak, teknolojik gelişme bir fiil sosyal ilişkilerde emek-sermaye ve sermaye içi bileşenler arası rekabet dolayında biçimlenir. Teknolojiyi sosyal ilişkilerin dışında tanımlamayı tamamlayan bir diğer olgu ise kalkınmayı teknolojik gelişmeye indirgeme biçiminde açığa çıkmakta.Özellikle sermaye birikiminin yoğunlaşıp-hız kazandıkça ve dolayısıyla sermaye birikimi dünya ölçeğinde ağ tarzı bir dizi iç içe geçmiş ilişkiler dolayında biçimlendiği ölçüde, içe yönelik sermaye birikiminin görece homojen sınıf konumları daha bir farklılaşarak artmakta. Bu ise genellikle işaret edilen ortak iyi başka bir ifade ile halk için, ulus için, vatan için vurguları dünya ölçeğinde hareket eden sınıf yada grupların kısa erimli çıkar eğilimlerini daha bir güçlendirmektedir. Böyle bir aşamada “ortak iyi kurgusu romantik bir analiz ve algılamanın ötesinde anlam taşımaz.
Ae)Çıkarlar Çeşitleniyor ve Çelişkiler Arttıyor
Sermaye birikim süreci hızlandıkça her kesimin çıkarları farklılaşıyor. Bu gün Türkiye’de faiz, döviz kur’u, ücretler üzerindeki en küçük iktisat politikası karar yada uygulaması toplumun farklı kesimlerini oldukça farklı ölçüde etkiliyor. Nasıl siz bu kesimlerin çıkarlarını ortak bir yerde toplayacaksınız? Zamanım sınırlı olduğu için bu konuyu çok fazla detaylandıramayacağım, ama günümüzde özellikle de eleştirel olmayan iktisatçıların sıkça ifade ettikleri optimumları yakalamamız mümkün görünmüyor. Kriz süreci ile rekabetin artan acımasızlığı çıkarların dile geliş biçimini hayatta kalma stratejisine dönüştürdüğünde, çelişkiler daha bir önem kazanıyor. Burada artık kapitalizmin yapısal özellikleri ile karşı karşıyayız demek. Gerçekliğe ilişkin bu yakıcı olgunun analize katılması gerekiyor.
Af)Diğer yandan “çıkar” dediğimizde ve ayakta kalma mücadelesi dediğimizde güç meselesi belirleyici bir gerçeklik olarak önem kazanıyor. İktisat teorisi nedense analizlerinde bu güç olgusuna pek yer vermiyor, kalkınma yazınında işaret edilen tek güç var o da dışarıdan içeriye esen ve ortalığı karıştıran güç. Oysa kapitalist toplumda sermaye birikim sürecinde güç, sınıfların kendi çıkarlarını harekete geçirecek stratejiler oluşmasına neden olur. Güç derken uluslar arası yada büyük sermaye değil, bilfiil küçük üreticiler-sermayelerle sermayeler yada işçi sınıfı arasında, yada para sermaye sahipleri ile küçük üreticiler arasında açığa çıkan güçten bahsediyorum. Özellikle de kriz dönemlerinde ayakta kalma stratejileri geliştiren her kesim donanımı dolayında gerçekliğe müdahale ettiği oranda gücün önemi daha bir çıplak gözlemlenebilmiştir.
Güçle ilgili bir başka boyut son dönem bir gerçeklik olarak karşımıza çıkan “politika yapmaya karşı politikalar” olarak tanımlayacağımız düzeneklerin geliştiriliyor olmasıdır. Yukarıda işaret ettiğimiz gibi bu sürece katılmak isteyen tarafların/sınıfların bir kısmının kendilerine ilişkin çıkar ve talepleri açığa çıkaramamalarına yol açıyor. Bunun en iyi ifadesi üst kurullar, uluslararası yasalar, uluslararası yargıların oluşturulması sürecinde aldığımız mesafedir..
Gerçekliği oluşturan bu temel özellikleri saydıktan sonra vurgulanması gereken temel yönelim hiç kuşkusuz eleştirel sosyal bilimcinin analizlerinde bu özelliklere yer vermesidir. Bu tarz eleştirel analiz bize hazır cevap olarak kalkınma seçeneklerimiz ne olacak yönünde kolay açıklamalara götürmese bile bazı alternatif pratikleri işaret edecektir.Peki, alternatif pratikler ne/neler olacak?
B-Alternatif Pratikler/Politikalar
Ba)Eleştirel Analiz ve Eleştirel Olmayan İktisadın Sosyalizasyonunu Önlemek
Bir aydın/akademisyen olarak yapabileceğimiz en büyük şey, yapacağımız analizleri daha gerçekçi kılmak. Gerçekçi kıldığımız zaman da, öğrenci arkadaşlarımıza ders sürecinde verdiğimiz ve antidemokratik iktisat disiplinine ilişkin kurguyu aynen öğrencilere aktararak güç ilişkilerinin belirlemesinde gerçekleşen bilginin sosyalizasyonunu sağlamamamız gerekiyor. Gerçekliği anlamaya ilişkin alternatif anlama-açıklama tarzları geliştirip öğrencilere sunulması gerekiyor. Örnek olarak Adam Smith’in D.Ricardo’nun ders kitaplarındaki kafaları, kolları kırılmış hallerinden kurtarılması gerekiyor.
Bb)Değişimin Tek Aktörü Devlet ve Devlet Bürokrasisi değil İlişkilere Taraf Olan Kesimlerdir
Ne yapılacağına ilişkin temel politik açıklamaları sadece bürokrasiye ve devletin yetkilerine açıklamak değil, esas olarak süreçten etkilenen kesimlere değişimin gerçek öznelerine aktarmak, iletmek gerekiyor. Değişimin gerçek öznelerini işaret etmeden bürokrasiye yönelik bilgilendirme ve suçlama atın önüne arabayı koşmanın dışında bir anlam ifade etmeyecektir.
Bc)Bir önceki vurgudan hareketle yeniden ve ısrarla politika yapmanın gerekli ve hatta zorunlu olduğunu işaret etmemiz gerekiyor.Politika yapmanın önemini dört boyutta dile getirebiliriz.
i-)Haklar Politikası
Haklar politikası bir dizi unsuru içermekle birlikte iki temel hakkı burada işaret etmek anlamlı olacaktır.
-Herkesin politika yapma hakkı ve dolayısıyla çıkarlarını işaret edecek örgütlenme hakkı ısrarla belirtilmeli
ii)İhtiyaçlar Politikası
Kalkınma kavramının işaret ettiği genel ortak iyi adına değil, insan olarak insanca yaşamak için gerekli olan şeylerin talebi politik bir dile dönüşerek ihtiyaçlar temelli istemlerin harekete geçirilmesi gerekiyor.Beslenme, barınma, sağlık, eğitim,ulaşım gibi ihtiyaçları bu dünyadaki üretim rahatlıkla karşılayacağı halde, istek ile ihtiyaç arasındaki ilişkinin bozulması bu temel ihtiyaçların karşılanmamasına neden olmakta. İstekle ihtiyaç arasındaki ilişkiyi bozan değişim değerinin egemenliğini sorgulayacak ihtiyaçlar politikası geliştirilmesi gerekiyor.
iii)Kimlik Politikaları
Cinsiyet, din ve dilin tanımladığı kültürl konumlar kimlik politikaları olarak herkesin kendini ifade etme ve var etme hakkı olmalı ve bu olanağı elde etmenin politik kanalları yaratılmalı..
iv)Uluslararası Dayanışmayı Sağlayan Pratikler
Yukarıda işaret edilen tüm etkinlik-pratiklerin ulusal sınırlar içinde kalmadan dünya ölçeğinde gerçekleşebilmesi gerekiyor.
Tüm bu etkinlik halleri gerçekleştiğinde ancak insanın mutluluğunu içeren bir kalkınma, doğal zorunluluklardan kurtulan insanlığın toplumsal zorunluluklardan kurtulması ve toplumsal baskılardan özgürleşmesi anlamında kalkınma, kendisini gerçekleştirme anlamında kalkınma kavramlarından bahsedebiliriz. Doğayı yok ederek, kadınları baskı altına alarak, diğer ulusal-toplumsal var oluşları rekabet sürecinde arkada bırakarak, kalkınma için her şeyi denetleyen gözetleyen bir devleti yücelten kalkınmanın kalkınma olacağından şüphe duymaktayım.
Kusura bakmayın sabrınızı taşırdım ama.
OTURUM BAŞKANI- Efendim, Fuat Bey tabii biraz süresini aştı ama, tebliğinin entelektüel cazibesi dolayısıyla ben Başkan olarak kendisini tolere ettim fark ettiyseniz.
Teşekkür ediyorum tebliği için.
Bu arada hatırlatayım, değerli öğrenci arkadaşlarımızdan ve izleyicilerden panelist arkadaşlarımıza soru yöneltmek isteyenler olursa o soruları alabiliriz, daha sonra soruları cevaplamak için kendilerine bir ek süre daha vereceğiz.
O yüzden ben, bu bilgileri verdikten sonra sözü soruları cevaplamak üzere Ercan Beye veriyorum.
Buyurun Sayın Fuat Ercan.
FUAT ERCAN- Teşekkürler.
Bana gelen soruları cevaplamam mümkün değil, zaten bir önceki konuşmamda zamanımı epey aştığım için bana sorulan 17-18 soruya cevap vermem mümkün görünmüyor.
Soruların önemli bir kısmı Türkiye ekonomisinin başarısızlığı üzerine.
Sunuşumda benim her hâlde içkin olarak vardı. 1980’den itibaren gerçekleşen süreç aslında bugünlerde hem başarılı oldu, hem de başarısız oldu diyebiliriz. 1980’li yıllarda dışarıya açılmak isteyen kesimler açısından bakıldığında “ihracata yönelik sanayileşme deniyordu” dünya piyasalarına açılma süreci adım adım gerçekleşen bir proje oldu. Bu anlamda yukarıda işaret ettiğimiz sınıfsal bakış açısından toplumun belirli bir kesimi için süreç başarılı oldu. Ama uluslararasılaşma sürecini başaramayan sermaye grupları ile sermaye dışı toplumsal kesimler bu anlamda başarılı olanların maliyetini son yirmi yıldır ha bire ödüyor. Burada ikinci tarz sorulara yöneliyoruz; “peki devlet Türkiye’de sermaye birikimini, kalkınmayı desteklemiyor mu?”
Bana kalırsa Türkiye’de devlet 1979’dan sonra uluslararasılaşmak isteyen az sayıda grubun istek ve beklentileri doğrultusunda zaten birçok şeyi gerçekleştirdi. Diğer bir arkadaşın sorusu kaynak aktarma özellikle kamu borçlanma gereği kaynak aktarma bu anlamda özel bir önem kazanıyor. Türkiye’de kamu açıkları… Liberal arkadaşlar olsun, diğer arkadaşlar olsun kamu açıklarını ifade ederken hep sorunu siyasî karar alıcıların problemi olarak gösterdi. Ama şunu düşünebiliyor musunuz? Burada tam anlamıyla aktörlerin ya da sınıfların belirleyici olduğu bir alan. İşte özelleştirme pratiği devletin sermaye birikimini destekleme ve kaynak aktarma anlamından başka ne anlam içeriyor. Kamusal alanda birikmiş toplumsal zenginliği, toplumun bir kesimine sermayesini değerlendirsin diye aktarıyorsun. Diğer yandan sermayenin etkinliğini ve yatırım kararlarını olumsuz etkiler diye vergi almıyorsun yada Huricihan hocanın vurgusu ile sermaye devlete karşı vergi vermeme yönünde bayrak kaldırıyor, isyan ediyor.. Sermaye vergi vermeyecek, elindeki parayla kamusal servet ve işletmeleri satın alacak ve sonunda devletin kendisini yeniden üretmek için tek çare olarak borçlanma kalıyor. Bu sınıfsal bir tercihtir.
Diğer yandan kısa süreli sermaye hareketleri de bu kesimlere dışsal finans yaratmaktadır. Bu anlamda negatif, sıfır toplamlı bir oyun değildir. Burada da bir kaynak aktarma mekanizması var. Kaynağın maliyeti toplumsallaştırılırken, aynı zamanda toplumsal denetime dönüşürken, bu kaynaklar özellikle bankalar kanalı ile yine az sayıda süreci denetleyen yerel ve uluslar arası kesime aktarılmakta. Ama, aktarılan kaynağın bilfiil aktörü de, o mekanizmaları sağlayan da bizim etkin olmadığını düşündüğümüz devlet, devlet kurumu, bürokratik yapılanma.
Olaylara bu şekilde bakıldığında başka vurgulanması gereken bir diğer olgu, Türkiye ve diğer geç kapitalistleşen ülkelerde gerçekleşen dünya piyasasına açılma yönündeki eğilim ülke içinde belirli bir aşamaya ulaşan sermaye gruplarının yani ithal ikamecinin zor denen aşamasında kendini yeniden üretebilmek için bazı durumlarda dışarıya açılmak ama genellikle de içerideki kaynağı kullanmak için dışarıdan enerji toplamak zorundaydı ve bunu gerçekleştiriyorlar.
Son Yorumlar