Fuat Ercan

Ekolojik Kriz- Meta ve Emek Üzerine Bir Okuma ÇEVREBİLİM

Posted by: Fuat Ercan on: April 9, 2009

Ekolojik Kriz- Meta ve Emek Üzerine Bir Okuma
ÇEVREBİLİM

Not:onyıl önce İKTİSAT Dergisi icin yazildı.

  • 1.İçinde yaşadığımız ve aynı zamanda bir parçası olduğumuz doğanın /yaşam ortamının sürekli tahrip edilmesi, sonunda oldukça farklı çevrelerin ilgisini çekti.
  • BM’in öncülüğünde 1972’de Stockholm’da toplanan “Birleşmiş Milletler Çevre ve İnsan Konferansı” yaşanan yıkım sürecini ele alarak analiz etti ve böylece soruna belirli bir meşruluk kazandırdı. Bu konferans, aynı zamanda sorunun nasıl tanımlanması gerektiği yönündeki metodolojik çerçeveyi de belirlemiş oldu. B M’ in çerçevesini çizdiği sonuç metnini Türkiye’de dahil 100’ü aşkın ülke imza koydu. Çevre sorunu ülkemizde her zamanki gibi ancak belirli bir süre sonra, devlet katında ilgi gördü. 1980 Anayasası “çevreyi korumaya ilişkin maddeler içerirken, aynı zamanda çevreyle ilgili bir bakanlık oluşturuldu. Çevre sorunu farklı bilim dallarının ilgisini çektiği oranda, üniversitelerde gerek sosyal bilimler gerekse doğal bilimler açısından ilgiye değer bir alan oldu. Çevre Mühendislikleri bölümü, ya da Çevre Sorunları Ana Bilim Dalı’nda çevre sorunları ele alınmaya başlandı. Çevreye ilişkin gönüllü sivil toplum kuruluşlarında önemli bir artış, çevreci etkinliklere katılmak ise saygınlık kazandırıcı birer işlev görmeye başladı.

  • 2.Tüm bu gelişmeleri anlamlı bulmakla birlikte, yıkım sürecindeki yaşam ortamının neden ve sonuçlarını anlamaya/ açıklamaya ilişkin, daha doğrusu yaşanan dünya ölçeğindeki yıkıma ilişkin eleştirel bütünsel bilgiden uzak olduğumuzu belirtmek istiyorum.
  • Bu vurguyu daha da pekiştirmek için, farklı üniversitelerin çevreye ilişkin derslerinde okutulmak üzere hazırlanan ve ikinci defa basılan ÇEVREBİLİM adlı çalışmayı seçtik. Çalışmanın sunuşunda kitabın yazarları, kitaplarının uyarı ve eleştiriye açık olduğu yönündeki vurguları bu anlamda eleştirel düşüncenin gelişmesi açısından özel bir önem taşıyor.
    BM’in çevreye ilişkin analizlerinde açığa çıkan ve daha sonra gerek çevreci analizlerde gerekse yeşil hareketinde sorunun ele alınışı, son 30 yılda artarak hız kazanan insan ve insanında bir parçası olduğu yaşam ortamının yıkım sürecini tarihsel ve toplumsal karakterde olduğunu göz ardı etmeleridir. Bir adım daha atacak olursak, yaşam ortamının tahrip edilmesini tarihsel ve toplumsal bir çerçevede ele alınsa bile bu yöndeki analizlerin yoğunlaştıkları alan, tüketim alanı oluyor. Bu yönde yapılan bir çok çalışma da olduğu gibi, R.Keleş ve C.Hamamcı’nın çalışması da bu tür bir bakışın ürünü. Kitap başından itibaren çevre sorunun yaşandığı toplumsal tarihsel pratiği adlandırmakta zorluk çekiyor. Ekolojik krizin nedeni bazen, “tüccar ekonomi”sine (sayfa 33) bağlanırken, bazen “endüstriyel devrime” yada “kentleşmeye”(s;39), ya da bazen de “büyüme politikasına” bağlanmakta. Burada neden olarak açıklanan her bir değişken, aslında yaşanan bütünsel sürecin sonuçlarıdır. Yani gerek “tüccar ekonomisi(!)”, gerek “kentleşme”, gerekse “büyüme politikaları” içinde yaşadığımız kapitalist toplumun işleyiş sürecinde açığa çıkan sonuçlardır. Bu anlamda bütünsel olarak sorgulanması gereken, kapitalizmin işleyiş biçimidir. Kapitalizmin holistik analizi, bize nedenleri göstereceği gibi, ampirik verilerin çok daha üst düzeyde işlenmesinin gerekliliğini açığa çıkaracaktır.
    Burada, insanlığın varoluşundan itibaren yaşadığı çevre ile bir ilişkisi olduğu ve bu ilişkinin çevre üzerinde olumlu yada olumsuz etkileri olduğu yönünde bir itiraz yapılacaktır. Genellikle de böyle bir itiraz yapılmakta. Bu doğru bir itiraz olmakla birlikte, bir başka doğru daha vardır ki, kapitalizm öncesi toplumsal yapılarda üretim ile tüketim, ihtiyaçlarla istekler birbirinden çok fazla ayrılmamıştı. Kapitalist toplum, toplumsal ilişkilerin ontolojik yapılanmasını tepeden tırnağa değiştirmiştir.
    “Tüm ürün ve faaliyetlerin çözülüp mübadele değerlerine dönüşmesi, üretimdeki sabit kişisel (tarihi) bağımlılık ilişkilerinin de çözülüp, üreticilerin bütün-taraflar arası bağımlılığına dönüşmesini varsayar. Her bireyin üretimi öteki bütün bireylerin üretimine bağlıdır; bunun gibi ürünün üretici bireyin elinde ihtiyaç maddesine dönüşmesi de ötekilerinin tüketimine bağlı hale gelmiştir. Fiyatlar eskidir; mübadele de öyle; ama birincisinin gitgide artan bir oranda üretim maliyetince belirlenmesi, ikincisinin de giderek tüm üretim ilişkilerine egemen olması ancak burjuva toplumunda yani serbest rekabet toplumunda en ileri anlatımına kavuşur ve sürekli olarak gelişmeye başlar” (Marx, 1979, 227). Süreç, sadece üretilen ürünlerin meta ya dönüşmesi ile kalmayıp, hızla topraklarından ve mülkiyet araçlarından koparılan insanların emekleri de değişim sürecinde satılabilen bir meta ya dönüşmüştür. Emeğin üretim araçlarından koparılması, diğer yandan üretim ile tüketimin birbirinden ayrışması (dissaciation), kapitalist toplumda emeğin konumunu, değeri yaratan konumunu öne çıkarırken, üretim faaliyetini de birbirinden ayrı özel üretimler halinde organize olmasına neden olmuştur. Böylece “emeğin her ürünü, kapitalizme gelinceye kadar genellikle bir kullanım değeri iken; kapitalist toplumda bu ürün meta halini almıştır. Bu çağ yararlı nesnenin üretimi için harcanan emeğin, bu nesnenin nesnel niteliklerinden birisi, yani onun değeri olarak ifade edildiği çağdır” (Marx, 1986, 77).
    Sonuç olarak kapitalist toplum kendisini önceleyen toplumda süregelen ekonomik olanın birlikteliğini (sociation) öncelikle meta üretimi dolayımında parçalamış (dissaciation) ve böylece üretim birimleri özel mülkiyetin varlığında, emek ile üretim araçlarının birbirinden ayrılmasına, tekil üreticilerin toplumsal olan içinde birbirinden ilişkisiz karar alan birimlere dönüşmesine neden olmuştur. Üretim sürecinde yaratılan değere sahip olmanın belirleyici olduğu bir toplumda ilk ve en önemli etken üretimin sürekli olarak kamçılanmasıdır.

  • 4.Muazzam meta birikimi üzerinde yükselen bu toplumsal yapının ilk yıkıcı etkisi, doğanın bir parçası olan doğa ile ancak yeniden üretim amacıyla ilişkiye giren emeği doğadan koparmak olmuştur.
  • Emeğin metalaşması süreci yaşam ortamına yapılan ilk ve en önemli müdahale olmuştur. Emek metalaştığı ölçüde, kendisinin de bir parçası olduğu doğayı tüketmeye başlamıştır. Doğanın, yaşam çevresinin üretim süreci içinde metalaşan emek tarafından tüketilme hızı, yine emek tarafından yaratılan makinelerin (ölü-emek) varlığında muazzam boyutlara varmıştır. Hiç kuşkusuz yaşam ortamının yok edilme sürecinde belirleyici olan “değer”in yaratıldığı üretim süreci olmakla birlikte, yaratılan değerlerin realizasyonu dolaşım aşamasını gerektirir. Dolaşım aşamasında ise amaçlanan, yaratılan bireysel üretimin sonuçlarının sosyalleşmesidir. Yani yaratılan değeri de içinde taşıyan metaın paraya dönüşmesidir. Bu aşama ise tüketim ile sonuçlanır. Tarihsel gelişim süreci, birbiri üzerinde etkide bulunarak genişleyen üretim, dolaşım ve tüketimin yoğunlaşmasına ve mekansal olarak bu ilişkilerin yayılmasına yol açmıştır. Tüm bu süreç söylene geldiği gibi sadece ekonomik alana ilişkin bir süreç değildir. Ama diğer yandan kapitalist toplumsal mantığın ,özü toplumsal olanı ekonomik olan içinde çözülmesinin koşullarını yaratmaktır. Toplumsal olanın ekonomikleşmesi, yaşam alanın metalaşmasına yol açar ki, burada insan ve yaşadığı çevrenin gerçekleri değil, kapitalist ekonominin kâr mantığı belirleyicidir. Süreç yeni bir insan psikolojisi, yeni bir insanlar arası ilişki ve ahlakın varlığına neden olduğu ölçüde insanın ontolojik öncüllerini değiştirmiştir (Ercan,1996). Tüm bu süreç insanın toplumsal varlığını tahrip ettiği ölçüde sosyal ilişkileri yeniden kodlama, meşrulaştırma işlevini iktisat disiplini üstlenmiştir. İktisat disiplini, ilişkilerin ve alanların metalaştırılması için gerekli zemini hazırlamada çok önemli işlevler yüklenmiştir. Amaçlarla araçlar arasında en iyi seçimi yapan rasyonel insan, bu anlamda tam anlamıyla yeni bir insanı tanımlarken, değer ile değişim değerinin ayrılması, üretimle tüketimin birbirinden ayrılması yüz yüze ilişkiler yerine artan oranda anonim ilişkilerin belirleyici olmasına neden olmuştur. Her ne kadar kapitalizme ilişkin bu vurgular, bilimsel analizlerin kaba ve çok tekrarlanan modası geçmiş açıklama biçimleri olduğu düşünülse de, bu bir gerçekliktir ve istesek de istemesek de bu gerçekliğin analizlerimize girmesi gerekir.
    Bu öncüllerden hareketle çevreye ilişkin yapılacak ilk vurgu, çevre sorunun ontolojik temelinin, kapitalist toplumsal ilişkiler olduğunu söylemekten geçiyor. Oysa Çevrebilim kitabında sorunun kapitalizme bağlantısını kurmaktan özellikle kaçınılıyor. Kapitalizme ilişkin yapılan bir referansta ise çevreye ilişkin kapitalizmin yıkıcı etkileri kapitalizmin yabanıl dönemine ait bir sorun olarak ele alınıyor. Oysa yabanıl ya da evcil olsun, kapitalizmi tanımlayan temel değişken, emek ile emeğin işleyeceği bir uzantı konumundaki doğanın üretim sürecinin bir girdisi olmasıdır. Bu özellik, kapitalizmin ilk dönemleriyle karşılaştırıldığında günümüzde çok daha önem kazanmıştır. Gelişen teknoloji, artan emeğin uzmanlığı, artan tüketim düzeyi, yaşam ortamının tüketilmesini/ tahrip edilmesini muazzam boyutlara varmasına neden olmuştur. Bilineceği gibi kapitalizmin altın yılları olarak kabul edilen 1940’tan 1970’li yıllar, aynı zamanda, hava kirlilik probleminin yoğun olarak kendini hissettirdiği (özellikle 1943 yılında Los Angeles’ de), insan yapımı radyoaktif elementlerin (ilk defa savaş dönemi atom bombası projesinde üretildi) arttığı, deterjanın, DDT’nin (1944 yılında ilk defa kullanıldı) sentetik plastiğin kullanıldığı yıllar olmuştur (Luke,1988).

  • 5.Kapitalist toplumun işleyişi, sadece insanın yaşadığı yaşam ortamını yok etmemiş tam tersine insanın, insani özelliklerini de muazzam ölçülerde tahrip etmiştir.
  • Bu noktadan itibaren bu yıkım sürecine karşı Çevrebilim yazarlarının belirttiği gibi “Çevreyi korumanın toplumun temel tercihleri arasında yer alması” oldukça önemli bir açılımı işaret etmekle birlikte, bu açılımın toplumun temel tercihi olarak çevre sorunsalı karşısında duyarlı olmanın yetmeyeceğini belirtmemiz gerekiyor. İnsanların aynı zamanda yaşamın tüm alanlarını metalaştıran süreç ve mekanizmalara karşı da duyarlı olması gerekiyor. Buradan hareketle yazarların (tam olarak anlamlandıramadığımız) tüccar ekonominin değerleri ile kalkınmanın uzlaştırılması gerekliliği yönündeki vurgu burada ele alamayacağımız ölçüde eleştiriye açık bir öneri. Tüccar ekonomi değerleri ile bahsedilen ticari sermayenin değerleri ise, ticari sermayenin toplam sermaye döngüsü içinde üretken ve para sermayesi olmadan, yani sermayenin toplam döngüsü olmadan anlamlı olmayacağını belirtmemiz gerekiyor. Diğer yandan eğer sermayenin toplam döngüsü için, temel belirleyici olan daha fazla değer ve sermaye birikimi ise, bu belirleyicilikten hareketle yazarların kalkınma süreci ile tüccar ekonomisinin değerlerinin uzlaştırılması gerekliliği yönündeki vurgular gerçekçi olmaktan uzaktır(s 33). Kapitalizmin sürekli birikim mantığı ile çevre sorunlarının uzlaşamayacağını belirtmemiz gerekiyor. 6.Bir adım daha atacak olursak ekolojik yıkımın eleştirel analizi için belki de bilimsel olan tavır, sorunu iktisat disiplinin terimleriyle ele alınmamasıdır. Çünkü iktisadın uzmanlık alanı metalardır, ya da doğal ya da sosyal olanın meta ilişkileri içinde tanımlanmasıdır. Ekolojik çöküşün nedeni bu tanımlama iken, ekolojik bir çözümleme de bu tür çözümlemelerden kaçınılması gerekiyor. Oysa çalışmaya egemen olan anlayış, sorunun iktisadın terminolojisi aracılığıyla analiz edilmesidir. Örnek olarak çevre kirliliği, yaşam ortamını bütünsel olarak tahrip eden bir sorun iken, yazarlar soruna “işçilerin verimliliğini olumsuz yönde etkilemesi” açısından yaklaşıyorlar (s;127). Belki çok daha eleştirilecek olan bir tanımlama (ki bu bir çok çalışma da görülüyor) çevreye ilişkin unsurları “çevre malı” olarak tanımlanmasıdır. Böylece çevrenin “toplumsal hesaplar sistemi” içine sokulduğunu belirten yazarlar, harcanan kaynakların “gelecekteki avantaj ve dezavantajlarının, bu günkü para değeri üzerinden hesaplanması” önem kazandığını belirtiyorlar. Burada her halde bu günkü para değerinden bahsedilen para değeri (dizgi hatası ya da iktisada ilişkin bir hata) değil iskonta oranıdır. Bu terminoloji ile, çevrebilimi iktisadın egemenlik alanına sokulduğunu artık kesinlikle söyleyebiliriz. Gerçekten de, bu aşamadan sonra çevre kirlenmesinin marjinal maliyeti, çevre mallarının kullananlara sağladığı yararın ölçülmesi, çevrenin bozulması ile verimliliğin azalması iktisadın egemenliğini gösteren bir kaç örnek. Diğer yandan 1970’lerden sonra belirleyici olan sürdürülebilir kalkınma ile 1940’ların kalkınma anlayışında önemli bir yeri olan dengeli kalkınma modelleri birbirlerini dışlayan kalkınma modelleri olmasına rağmen çalışmada birbirlerinin yerine kullanılan kavramlar olarak kullanılmış.
    İktisadın egemenliğinin açığa çıktığı en önemli vurgu ise, “Çevrenin Uluslararası Boyutları” adlı beşinci bölümde açığa çıkıyor. Çevrenin yalnız bireylerin, devletlerin malı olmaktan çıkıp, uluslararası kuruluşların ve uzmanlık kuruluşların” temel uğraş ya da malı olduğu belirtilmiştir. Burada çevrenin mülkiyet kategorisi içinde değerlendirilmesi yani varoluş yerine sahip olmanın vurgulanması son samanlarda iyice belirginleşen ekolojistlerin vurgularının çok fazla dikkate alınmadığını göstermesi açısından vurgulanmaya değer. Son dönem biyo-merkezli analizlerde vurgulandığı üzere “belirleyici olan biriktirme ve sahip olma değil, varolma ve diğer canlı ya da canlı olmayan varoluşlarla bütünleşmedir”. Çevreye sahip olma, aynı zamanda insan ile yaşadığı yaşam ortamı arasında hiyerarşik bir ilişkiyi kabul etmek anlamına geliyor ki, hiyerarşik ilişkinin varlığı ekolojik krizin temel nedenidir. Oysa “varolan bütün şeylerin yaşamak için eşit haklara ve kendilerini var etme hakkına sahip olduğu gerçeğini vurgulama yaşanan süreci anlamamız açısından özel önem taşımakta (Ercan,1997). Bu kavramlaştırmaya göre; insanın kendisi için varoluşu ile insani olmayanların varoluşu arasında özel ve anlamlı bir birini dışlamayan bir ilişki vardır. Bu anlamda insanlığın, bu zenginliği kendi kısa süreli çıkarları adına yok etmeye hakkı yoktur (Luke,1988).

  • 7.Çalışmanın eleştirilmesi gereken bir diğer vurgusu, Dünya Bankası’nın “kentsel çevrenin niteliğinin yükseltilmesi ve doğal çevrenin korunması için yöntemler” geliştirdiği yönündeki vurgudur.
  • Oysa son yıllarda uygulanan neo-liberal yönelimli yapısal uyum politikaları, IMF ve DB’nın belirleyiciliğinde yaşama geçirilmiştir. Yapısal uyum politikalarının borç-ödemeye ilişkin uygulamaları, çevre ülkelerinin ekonomik kaynaklarının büyük ölçüde dışarıya aktarılmasının ötesinde borç ödemeleri için doğal kaynakların hızla imhasına yol açmıştır (Altvater, 1993, 181 vd).

  • 8.Çevrebilim adlı çalışma, çok yüzeye sorunlar etrafında örgütlendiği için, kapitalizmi tanımlayan temel değişkenlerden biri olan üretim, ve üretimin temel öznesi (nesnesi) emeğin, ekolojik kriz karşısındaki konumunu analiz alanı içinde görmemiştir.
  • Oysa, ekolojik kriz karşısında işçilerin yani emekleri metalaşan kesimlerin ve bu kesimleri temsil eden sendikaların alacağı konumun/ konumların özel bir önemi vardır. Ya da şimdiye kadar aldıkları tavır/tavırlar oldukça önemlidir. Kapitalist toplumun temel aktörü olan sermaye kesiminin hareketlerini belirleyen kâr motifi olduğuna göre, ve bu motifin de son zamanlarda neo-liberalizm vurgularıyla uygulamaya sokulan ekonomi-politikalarla önündeki kısıtlamaların kaldırıldığı düşünülecek olunursa, yaşam ortamına karşı bu kesimin duyarlı olmasını beklemek biraz hayalcilik olur. En azından, bu kesimin bu yöndeki bir tavır değişimi varoluşlarının temellerini sarsacak bir tavır değişikliği olacağını peşinen bildirmemiz gerekir. Son zamanlarda sanayiciler ve pazarlamacılar açısından çevreye duyarlık, tüketicinin çevre duyarlılığını kullanmanın ötesine geçmemiştir. Çok daha da önemlisi çevrece yönelimli politikalar, sermayeler arasında önemli bir rekabet unsuruna dönüşmüştür. Örnek olarak yeşil nokta uygulaması, bir çok Türk üreticinin Avrupa piyasalarında varolan paylarının ellerinden alınmasına yol açmıştır.
    Diğer yandan kapitalist toplumun, ilk ve en önemli etkisi ile karşılaşarak kendilerinin enerjilerine yabancılaşan işçiler, yıkım sürecinde, insanın doğaya egemen olma aşamasında egemenlik altına alınan önemli bir toplumsal kesim olmuştur. Doğanın metalaşması, emeğin metalaşmasından sonra hız kazanmıştır. Üretim ile tüketim birbirinden ayrılmış, temel ihtiyaçlarının dışında piyasa için/sadece kâr için üretime harcayan işçiler, bu sürecin özneleri iken nesneleri haline gelmişlerdir. Yabancılaşma ve hiyerarşik varoluş, biçiminin sorgulanmasında yabancılaşan ve disiplin altına alınan emek kategorisi ile yaşam ortamının yok edilmesi arasında bu anlamda çok anlamlı ilişkiler vardır. Bu ilişkilerin açığa çıkarılması ise doğanın tahribatı ile emeğin tahribatını önleme yönündeki ipuçlarını bize sunacaktır. Son zamanlarda moda olan bir değimle “hepimiz aynı gemide yer alıyoruz”, ama bu geminin batmasında en çok emeği geçen kesim hiç kuşkusuz emeği metalaşan ve metalaşan emeği ile yaşam ortamını dönüştüren işçilerdir. Burada sendikaların sermaye ile olan ilişkilerinde belirleyici olan ücrete dayalı mücadele (ya da uzlaşma) anlayışının belirleyici olmasıdır. “Biz işçiler üretken enerjimizi, belirli bir parasal ücret verildiğinde hizmetinize sunabiliriz” gibi bir yönelime sahip bu anlayışın, öncelikle emeğin yabancılaşan, disiplin altına alınan uysal konumunu eleştirme gibi bir çıkış noktası zaten mümkün değildir. Bu yöndeki her çaba, karşı çıkmanın ötesinde sistemin mantığı içinde kalarak karşı çıkma anlamına geliyor. Son dönem kendilerinin de içinde olduğu geminin battığını görmeleri halinde ekolojik kriz belki insanın tarihsel olarak süregelen baskı altında olma konumlarının da tersine çevrilebilmesine olanak sağlayacaktır.
    Bu zorunluluk son zamanlarda daha da belirleyici bir hal almıştır. Sermayenin yeniden yapılanma sürecinde, etkinliğini önemli bir şekilde yitiren ücrete bağlı, ekonomi-merkezli sendikal anlayışın sermayenin yeniden yapılanmasına karşı alternatif bir çerçeve oluşturmada, ekolojik krizin özel bir önemi var. Öze ilişkin olarak, ekolojik krizin temelinde meta üreten mekanizmanın olduğunu söyledikten sonra, üretim sürecinin özneleri iken nesnesi konumuna düşen işçilerin, nesnel konumlarının yıkım sürecinin devam etmesinin en önemli nedeni olduğunu belirtmemiz gerekiyor. İlk olarak ekolojik krizin gündeme gelmesi ile sorunun sadece ekonomik olmadığı, içinde yaşadığımız yaşam ortamının sürekli olarak imhası olduğunu belirtmemiz gerekiyor. Burada sermaye adına da olsa, kendi emeğine yabancılaşmış da olsa, emeğin, emekçilerin sorumluluğu büyüktür. Sorumluluktan kurtuluş, süreci anlamaktan geçer. İkinci olarak, güç kaybeden sendikalar sorumluluklarının bilincine vardıkları an, ekolojik kriz gibi bir soruna el atarak ekonomik sendikacılıktan biraz olsun uzaklaşarak, sosyal sendikacılık diye tanımlanacak bir sendikacılığın ilk adımını atmış olacaklar. Üçüncü ve sonuç olarak, sermayenin aşırı hareketli olduğu, uluslararasallaştığı günümüzde kirli endüstriler hızla gelişmiş kapitalist ülkelerden çevre azgelişmiş ülkelere aktarılmakta. Ekolojik soruna meta-emek ve sosyal yaşam açısından bakan sendikalar açısından bir ölçüde de olsa uluslararası düzeyde bir ittifak olanağı doğacaktır. Bu olanağı kullanmak anlamlı olacaktır.
    Toplumsal gerçekliğe, yaşanan anın gerçekliğine eleştirel bakmadan yaklaşan ele alışların elde ettikleri bilginin nötr olmadığını söylememiz gerekiyor. Bunun nedeni, araştırmacının bilinçli tercihi olabileceği gibi, araştırmasını sürdürdüğü çalışma ortamının belirlemelerinin de belirleyici olduğunu söylememiz gerekiyor. Sorun ekolojik kriz, yani yaşam ortamının (bu kavramı sadece canlılar için kullanmıyoruz) amansız tahribi olunca, alınan tavır çok daha önem kazanıyor. Toplumsal ve tarihsel bir varoluş biçimi olarak kapitalizmin yaşam ortamını tahrip etmesi, ya kapitalizmin devamlılığı açısından ele alınır ve pragmatik bir analiz çerçevesi geliştirilir ya da sürecin bütünsel analizi eleştirel bir çerçeve içinde analiz edilir. Farklılaşan bu analizler açısından, sorular ve aranan cevaplar değişiklik gösterir. İlk analiz biçiminde, sorunun özüne inilmeden sadece varolan sorunun sorunu yaratan süreci daha az nasıl etkileyeceği yönünde çok yüzeysel analizler geliştirilir, ikinci analiz biçiminde ise sorun çok daha öze ilişkindir. Bu analiz biçiminde, sorunun nedeni bir varoluş biçiminin sorgulanması ve bu sorgulamanın verdiği olanaklarla birbirine yabancılaştırılan doğa ile canlı varoluş, canlı varoluş ile insan arasındaki ilişkiler yeniden kurgulanır, hiyerarşik yapılanma sorgulanarak gerek doğanın gerekse doğanın bir parçası olan insanın özgürleşmesi yönünde bir açılım sağlar. R.Keleş ve C. Hamamcı çalışmalarında, birinci analiz biçimini kullanırken, ikinci analiz biçimini pek fazla tercih etmediklerini söylememiz gerekiyor. C.Hamamcı, TMMOB’un düzenlediği bir atölye çalışmasında ikinci analiz biçimi için yorumu; “..[E]ğer ütopik bir görüşlere, bu tür beklentilere, ütopyalarda gördüğümüz görüşlere ciddi bir dönüş yapmamamızı da beklemeyelim; azıcık gerçekçi olalım. O zaman, bu günkü durumda nasıl yaşar kalırız, onu sorgulamak gerekir” yönündedir (Hamamcı,1996,105). Burada belki en büyük ütopya yaşadığımız gerçekliği belirli bir konumda tutma yönündeki düşüncedir. Yaşanan an, yaşadığımız bu günkü durumda kalma, sermayenin sürekli ve sonsuz yeniden genişleme eğiliminin varlığında mümkün değildir. Bu günkü durumunda kalmak için, doğal kaynakların tahribatının, emeğin tahribatının ve tüketimin durdurulması gerekir. Yaşanan ekolojik krizin önüne geçilmesi için alınacak bu önlemler aslında, kapitalizmin varlık nedenlerini ortadan kaldırma anlamına gelir. Bu ise artık bu günkü durumdan tamamen uzaklaştığımızı gösterir. Sonuç olarak her iki durumda da “bu günkü durumda yaşamak” gibi bir alternatif, ne yazık ki yok.

    KAYNAK
    Altvater,E(1993)The Future of The Market: Essay on the Regulation of Money and Nature After the Collapse of ‘Actually Existing Socialism’”., Verso, London, Verso, London
    Burkett,P(1996) “Value, Capital and Nature: Some Ecological Implications of Marx’s Critique of Political Economy”, Science and Society, cilt 60, sayı 4
    Ercan,F(1996) Modernizm,Kapitalizm ve Azgelişmişlik, Sarmal Yayınevi, İstanbul
    Ercan,F(1997) “Meta Merkezli Gelişme Kavramının Eleştirisinden İnsan ve Biyo-Merkezli Gelişme Kavramının İnşasına”, İktisat, sayı 366.
    Hamamcı,C(1996) “Sürdürülebilirlik ve Teknoloji İlişkileri”, Sürdürebilir Kalkınma Sempozyumu, TMMOB, Ankara.
    Luke,T.M(1988) “Deep Ecology”, Telos, Sayı 76,Summer.
    Marx;K (1979a) Grundrisse, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, (çev; S, Nişanyan, )Birikim Yay, İstanbul.
    Marx;K (1986) Kapital-I, (çev;A.Bilgin),Üçüncü Baskı,Sol Yayınları. Ankara

    164011_k_45651

    Leave a Reply

    Sabit Sayfalar

    Kategori

     

    April 2009
    M T W T F S S
    « Aug   Jun »
     12345
    6789101112
    13141516171819
    20212223242526
    27282930