Posted by: Fuat Ercan on: September 10, 2006
Kaynak: Evrensel / 10 Eylül 2006 / 12 Eylül 2006
Eleştiri eğitimden dışlanıyor:
İlk gün yapılan oturumlarda bilim-iktidar ilişkileri tartışıldı. Neo liberal politikaların üniversiteleri birer ticari işletmeye dönüştürdüğünün belirtildiği oturumlarda bazı sunumlar sert tartışmalara yolaçtı. Karaburun belediyesi salonları ile Halk Eğitim Merkezi’nde gerçekleştirilen oturumların her birine ortalama 50’şer kişi katıldı.
Oturumların ilkinde, “Üniversite Politika ve İktidar” üst başlığı altında gerçekleştirilen sunumlarda Araştırma Görevlisi Kumru Berfin Emre, “Eğitimde neo-liberal politikalar: Türkiye’de İletişim Fakültelerinin dönüşümü” konulu bir tebliğ sundu. Emre, Eğitimde uygulanan neo-liberal politikaların üniversiteleri birer işletmeye dönüştürdüğü gibi, eğitimin içeriğini de yeniden belirlediğini ifade etti.
‘Piyasanın talepleri etkili’
Üniversitelerin sanayi kuruluşlarıyla ortak projeler geliştirmesi olarak anlaşılan, “Üniversite-Sanayi işbirliği” deyişinin anlamının genişlediğini dile getiren Emre, üniversitenin kendisinin piyasanın talepleri tarafından biçimlenen bir projeye dönüştüğünü söyledi. Emre, Vakıf üniversiteleriyle birlikte sayısı otuzu bulan İletişim Fakültelerinin, iletişim ve medya üzerine düşünen, inceleyen, soru soran, eleştiren bir eğitim anlayışından giderek uzaklaştığını belirtti. İletişim eğitiminde sürekli teknik lehine gelişen bir yapı gözlemlendiğini ifade eden Emre, kuramsal derslerin gereksiz bilgi yığılması olarak görüldüğünü söyledi. İletişimin ilk yıllarında, fakültede gazetecilik, televizyon halkla ilişkiler gibi üç ana bölüm bulunurken, Bilgi Üniversitesi’nde sekiz ayrı bölüm bulunduğunu dile getiren Emre, “Kısa sürede bilim bu kadar nasıl alt dallara ayrılabilir?”sorusunu yöneltti. Üniversiteler şirketleşirken iletişim fakültelerine de pazarlama görevi verildiğini dile getiren Emre, “İletişim Fakülteleri artık toplumsal tabakaların oluşmasına hizmet ediyor” dedi.
Üniversitelerden tasfiyeler
“Tarih-İktidar” üst başlığı ile gerçekleştirilen sunumlarda, “Basında ve Meclis’te 1948 Tasfiyesine İlişkin Tartışmaların Söylemi “ konusunu işleyen Araştırma Görevlisi Halise Karaaslan Şanlı, Türkiye’de üniversiteler tarihine bakıldığında, bilim adamları ve kadınlarına yönelik “tasfiye” şeklinde terimleşen düzenlemelerin, sürekli hale geldiğini belirtti. Şanlı, ilk kez 1870’te Darülfünun’da başlayan tasfiyeler sürecinin 1980’e kadar belli aralıklarla devam ettiğini söyledi. 1948 yılında, Pertev Naili Boratav, Niyazi Berkes ve Behice Boran’ın DTCF’den tasfiye edilme sürecine deyinen Şanlı, bu durumun iktidarın ideolojik ve politik bir tercihi olarak gerçekleştiğini belirtti.
“Türkiye’de ‘Şansın Terbiye Edilişi’ne geçiş: Mehmet Cavit Bey’in İhsaiyat kitabı” başlıklı sunumda ise, Araştırma Görevlisi Sarp Balcı, istatistik biliminin Türkiye’de II. Meşrutiyet döneminde İttihat ve Terakki Cemiyetinin Maliye Nazırı Mehmet Cavit Bey’in yazdığı “İhsaiyat” kitabı ile kullanılmaya başladığını anlattı. Balcı, bilim ve iktidar ilişkisinin kökenleri ele alınırken söz konusu kitabın modern iktidarın düşünme pratiğinin kökleşmesinde önemli bir yeri bulunduğunu dile getirdi. ‘Tehlikeli sınıflar’ “Mekan İktidar” ilişkisi üst başlığıyla başlayan oturumda, Araştırma Görevlisi Turgut Kerem Tuncel, 1970’lerden günümüze üretim ilişkilerinin ve toplumsal katmanların globalleşmeyle birlikte ekonomik, sosyal, kültürel ve politik alanlarda yaşanan gelişmelerle birlikte değişime uğradığını söyledi. Özellikle son yıllarda, bu toplumsal katmanlar arasındaki sınırların daha da belirginleştiğini söyleyen Tuncel, 19.yy’da “Başa çıkılması gereken karmaşık, yararsız ve tehlikeli sınıflar” diye nitelenen kalabalıkla, diğer sınıflar arasındaki “sınırların” daha da keskinleşerek “barikatlar” halini aldığını ve bu toplumsal sınıfın diğerlerinden mümkün olan en üst düzeyde yalıtılmaya çalışıldığını söyledi. Bu durumun fiziksel olarak da kendisini gösterdiğini ifade eden Tuncel, “Toplumsal pratikler ne kadar mekanı etkiliyorsa mekan da bu toplumsal pratikleri etkiliyor. Mekan dediğimizde ‘güç ilişkileri’nin bu barikatlar arasındaki tehlikeli kalabalığın hareketlerini sınırlar” dedi.
“Bilim Felsefe Yöntem” başlıklı oturumda, “Modernleşme düşüncesi ve Gerçeklik arasındaki bağın çözülmesi” konusunu işleyen Prof. Dr. Oğuz Adanır’ın sunduğu tebliğ sert tartışmaların yaşanmasına neden oldu. Bir noktadan sonra modernleşme sürecinin bir tuhaflaşmaya ve giderek baştaki misyonuna ters düşen bir manzara arz etmeye başladığını, modernleşme ve modernliğin bir duraklama evresi yaşadığını savunarak rasyonalizm, pozitivizm ve eleştirel gerçekçilik tartışmalarının, bu durumu açıklama ve çözümleme konusunda yetkinliklerini yitirdiğini ve yetersiz hale geldiğini iddia etti. Adanır, Türkiye’de ne iktidarın ne de bilimin olmadığını savundu.
Yan hizmetlerin taşeronlaşması
“Üniversite Bilim İktidar” başlıklı oturumun “Bilimin Ekonomi Politiği”ni ele alan Doç. Dr. Yeşim Edis Şahin, üniversitelerdeki birbirine bağlı hizmet sunumunun, asli birimler yan hizmetler ayrımı yapılarak, yan hizmetlerin taşeronlaştığını belirtti. Üniversitedeki merkezi hiyerarşik yapının da parçalanarak doğrudan devlete bağlı bağımsız bir yapı haline getirildiğini belirten Şahin, “Eğitim sürecinde öğrenci odaklığı yerine öğrencinin kendisini tüketici olarak konumlandırıldığını görüyoruz” dedi. Şahin, öğretim üyelerine öğrenciler tarafından not verilmesi uygulanmasının, akademisyenler açısından parçalanmaya yol açtığını ifade etti.
ÜZERİNDE DÜŞÜNÜLMESİ GEREKLİ
Araş. Gör. Sarp Balcı (Ankara Üni. Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi): Çok doyurucu tebliğler olduğu gibi, daha az hazırlıklı tebliğler de vardı. Hem kongrenin örgütlenmesi hem de temanın seçimi oldukça iyi. Katılımcılar ile beraber düşünüldüğünde, kongre tekrarlanması gereken ve başka platformlarda tekrar tekrar üzerinde düşünülmesi gereken bir birliktelik yarattı. Teşekkür ederiz. Tartışmalar, sorulan sorular konuyu yeterince ortaya koyuyor. En büyük eksiklik Karaburun halkının sınırlı katılımı. Önümüzdeki dönemde bunun aşılması için çalışmalar yapılmalı.
ÜNİVERSİTE DIŞI YAPILANMALAR ÖNEMLİ
Prof. Dr. Fuat Ercan (Marmara Üniversitesi İktisat Bölümü): Akademisyenlerin, bilginin üretildiği üniversite ortamındaki insanların kendi yaptıkları işi, kendi araştırma nesnelerine dönüştürmeleri çok güzel. Bu tür bir üniversite dışı yapılanma çok önemli. Üniversitelerde bu tür etkinlikler pek gerçekleşmiyor. Sunumların tüm olumluluğuna rağmen akademik dünyanın kavramsal çerçevesinden çok da uzaklaşılmadığını söylemek mümkün. Bilim ve iktidar arasındaki ilişki, sermaye birikim süreci ile bağlantılı ama son dönemde sermayenin bilimi ele geçirmesi ifadesi yerine bilimsel faaliyetlerin artık kendisinin birer girişimci faaliyete dönüşmesi sözkonusu. Toplantıdaki akademisyenlerin açmak istedikleri problemler burada başlıyor. Tartışmalar olumlu başlıyor ama akademik dünyanın kavramlarından pek uzaklaşılamıyor. Kongreyi düzenleyenlere, emeği geçenlere teşekkür ediyorum.
GÜZEL BİR İŞ ORTAYA ÇIKARILMIŞ
Doç. Dr. Ahmet Öncü (Sabancı Üni.Yönetim Bilimleri Fak.) Açılış konuşmalarını dinleyebildim. Çok önceden sahip olduğumuz amatör, kolektif ruhu gördüm. Bireysel önemi olan kişilerin bile öne çıkarılmasından kaçınacak kadar ortaklaşılması güzeldi. Belediye başkanından halkına bu ruh aşılanmış. Güzel bir iş ortaya çıkarılmış. Sürece daha çok katılmak isterdim. Mekanın tarihsel anlamı ötesinde doğasının ve insanlarının bugün koruduğu bakirlik kongreye ayrı bir anlam katıyor. Karaburun halkının, sistemin yıkıcı dalgalarını özümsemediğini gördük. Politik olarak aktif değiller ama ruh olarak bozulmamışlar.
‘Kapitalizm, muhalif
ideolojilere afaroz başlattı’
Karaburun Bilim Kongresi, üç gün boyunca yoğun bir şekilde süren, panel, sunum ve tartışmaların ardından önceki gün yapılan Karaburun gezisiyle sona erdi.
Kongrenin son gününde, Prof. Dr. Tülin Öngen, Doç Dr. Aykut Çelebi, Doç. Dr. Yücel Çağlar ve Prof. Dr. Fuat Ercan’ın katıldığı, “Bilim, İktidar ve Gerçeklik” konulu panel gerçekleştirildi. Prof. Dr. İzge Günal’ın yönettiği panelde konuşan Prof. Dr. Tülin Öngen, ideolojilerin varsayım ve kanaatlerle yola çıkılan düşünceler olduğunu ifade ederek, iktidarın kendini yerleştirmesinde büyük ve başat bir rol oynadıklarını belirtti. Siyasal iktidarın inşasında ‘zor’un, egemenlik ve iktidar biçimlerinde esas olduğunu ancak tek başına meşruiyet sağlamadığını dile getiren Öngen, “Korku, itaat, boyun eğme, saygı, uzlaşma ve konsensüs, iktidarın kendini içselleştirebilmesinde araç rolü oynar. Karşı çıkanları, boyun eğmeyenleri, başka bir dünyanın mümkün olduğunu söyleyenleri daha baştan marjinalleştirir” dedi. Gündelik hayat üzerinde iktidar kurabilenin toplumsal iktidarını da içselleştireceğini ifade eden Öngen, “Bunun farkına varmaksa çok daha güçtür. Dolayısıyla buna karşı mücadele etmek de güçleşir aynı zamanda bunu yapmak tehlikelidir” dedi. İdeolojilerin nasıl işlediği konusuna da değinen Öngen, tüm ideolojilerin karmaşık bir iş görme süreci olduğunu, bir yandan aralarında doğal bir rekabet sürerken diğer yandansa kendi öznelliklerini oluşturmak için de birbirleriyle yarıştıklarını belirtti. “Ama tüm rekabetler kadar birbirleriyle etkileşimleri de söz konusudur. Bu hem sınıfsal hem de sınıfsal olmayan ideolojiler için geçerlidir. Muhalif tüm seslere karşı ideolojik bir aforoz başlatmıştır kapitalizm. Bunu hapis, sürgün, ölüm gibi maddi yaptırımlarla inşa etmiştir” diyen Öngen, bununla mücadele etmeden ve bunu alt etmeden toplumsal düşüncenin özgürleşmesinin imkansız olduğunu vurguladı.
Sığlık tehlikesi
Doç. Dr. Aykut Çelebi de, olası krizler ve bunları yönlendiren egemen güçlerin hakimiyeti oldukça üretim ilişkilerinin genel seyrinin değişmeyeceğini ifade ederek, “Tüm yaşanan toplumsal krizlerin kritiğe dönüştürebilmek için şu unsurlar hayati önemdedir. Bilim insanları, çalışma alanları kamusal entelektüeller. Bunların en büyük sorunuysa sığlık tehlikesidir” dedi.
Panelin ardından Kongre Düzenleme Kurulu üyeleri, bir ilki başarmanın sevinci içinde olduklarını dile getirerek. Katılımcılara, destekleyenlere ve emeği geçenlere teşekkür etti. Düzenleme Kurulu Üyeleri, kongrenin devamının geleceğini belirtti. Kapanışın ardından Karaburun gezisi gerçekleştirildi.
‘ULU HOCALAR’ YOK
Prof. Dr. İzge Günal: Genç arkadaşlar bana böyle bir öneriyle ilk geldiklerinde beceremeyeceğimizi düşündüm. Ama hep birlikte çabalayarak çok güzel bir iş başardık. Arkadaşlarımız bu kongreyi düzenleyerek kendi akademik geleceklerini tehlikeye attı. Kongreyi düzenleyen arkadaşların kendi bölümlerinden çok az sayıda insan var çünkü. Kendi bölümlerinin ‘Ulu hoca’ları yok burada. Bu da kendi akademik geleceklerinin tehlikeye girmesi demek. Ben arkadaşları bu konuda ilk günden ikaz ettim, tehlikeyi gösterdim. Ama arkadaşlar bile bile bunu göze alarak bu işe giriştiler ve sonuçta çok güzel bir iş çıktı ortaya. Türkiye’de bugüne kadar bilimin iktidarla olan ilişkisi hiç tartışılmamıştı. Aslında biz bazı kavramların anlamlarında bile anlaşamıyoruz. Örneğin kongrede ‘Bilim’ kelimesini herkes farklı yorumladı. Biz bunları özgür ve üniversite ortamı dışında tartıştık. Kongrenin en güzel yanlarından birinin hiçbir sponsor olmadan, hiçbir kuruluşun bizi yönlendirmesinin baskısını hissetmeden yaptık bu işi. Burada ‘Bizim yaptığımız iş o kadar da bağımsız bir iş değil. Biz sistemin diğer baskı odaklarının bir parçasını gerçekleştiriyoruz fakat kendimizi ulvi bir iş yapıyor havası veriyoruz’ dedi. Bunun itiraf edilmesi bile önemli bir iş. Bu kongreyi bilim iktidar ilişkilerinin sorgulanmasına giriş toplantısı olarak da algılayabiliriz. Bir başlangıç yapıldığını düşünüyorum. Sonrasının gelmesi gerekiyor.
İYİ OKUYAN GENÇ AKADEMİSYENLERİMİZ VAR
Ahmet Haşim Köse: Kongre aslında yaratılmıştı. Bu coğrafyanın genç entelektüelleri bu tarihe ve yaşadıkları topluma, yerleşik iktidar düşüncelerine, üniversitelerdeki sınırlanmış düşünce alanlarındaki sıkışmışlığı aşmaya yönelik bir çabaydı. Bu kongre genç kuşağın az sayıdaki varlığıyla, onlara kısmen öncü sayılabilecek kuşağa yani bizle buluşmasıydı. Bu kongre eleştirel aklın örgütlenmesi için bir alternatif olma hallerinden önemli biridir. Biz yok denebilecek olanaklarla bu işi yaptık. Bizim elimize iki yüze yakın bildiri ulaştı ve bunların çok az bir kısmını kongreye taşıyabildik, kısıtlı olanaklarımız nedeniyle. Ama baktığınızda koca koca tarihleri olan üniversitelerin bile çok az yaptığı bir iştir. Sonuçları açısındansa en önemlisi istediğimizde yapabildiğimizi gördük. Bugün üniversitelere aşağıdan gelen genç kuşak olduğu çok açık. Bizim doktoralarımızı yaptığımız dönemde bu sayı çok daha azdı. Şimdi çok ciddi formasyonlara sahip, iyi tartışabilen, gerçekten iyi okuyan genç akademisyenlerimiz var.
Gelecek kongrelerde kendi kurumlarımızdan daha fazla katkı almak gerektiğini gördüm. Kamu emekçilerinden, işçi sınıfının kurumlarından yani sendikalardan. Eleştirel bilimin ölçütlerine daha çok yer vermek gerektiğini düşünüyorum. Biz burada kuşkular ürettik, her sorumuza yanıt vermedik, dünyanın her sorusuna yanıt veremeyiz, ama birçok soru sorduk demek ki öğrenmeye başladık.
Son Yorumlar