Ercan, F (2003) “Kriz sürecinde endüstriyel/ askeri ve finansal kompleksin artan etkinliği: Yapısal bir analiz için hatırlatmalar”, İktisat Dergisi, Sayı 436, s.73-85.



Giriş:

 

Savaş,sosyal ilişkilerin kendini yeniden üretemediği, farklı ilişkilerin eş zamanlı birbiri üzerinde etkide bulunduğu bir zamanda açığa çıkıyor. Savaş bir çok değişkenin kesişiminde gerçekleştiği için, savaşa yol açan nedenler üzerinde karar vermek zorlaşıyor. Özellikle de savaş zamanlarında insanlar daha bir kırılgan ve çaresiz kaldıklarından, savaşa ilişkin açıklamalar daha çok konjonktürel-kısa erimli nedenler üzerinden yapılıyor. Diğer yandan savaşı başlatanlar, savaşın sorumluları ise “savaş bir gerçekliktir” diyerek bizleri o anın zorunluluğu içine çekiyorlar. Bu ikilemi aşmak için bir dizi yol/yöntem olabilir, ama bu kısa soluklu çalışmada yapısal ve uzun erimli bir bakışla kapitalist sistemde savaşa yol açan nedenler üzerinden sadece biri üzerinde durmaya çalışacağım. Yeni bir analizin olanaklarını geliştirme yerine, aslında daha önce kapitalizme içkin olan bir eğilimi işaret eden ve çalışmalarda kullanılan iki kavram üzerinde yoğunlaşılacak. Askeri-sınai kompleks ve savaş ekonomisinin sürekliliğı kavramları üzerinde kısaca durulacak. Her iki kavram da kapitalizmin yapısal dinamikleri ile savunma sanayi yada savaş endüstrisi arasındaki ilişkileri açıklamak üzere geliştirilmiştir. Bu iki kavramın işaret ettiği yapısal dinamikler ile son yıllara ait veriler arasında bağlantılar kurmak çalışmanın temel amacı olacak.
Askeri-sinai ve finansal kompleks ve süreklilik arz eden savaş endüstrisi
Kapitalist ekonomik gelişmede savunma(=saldırı) sanayinin tehlikeli bir aşamaya ulaştığına dair ilk önemli uyarıyı Amerika Başkanı Eisenhower yapıyor. Amerika halkına yönelik veda konuşmasında (17 Ocak 1961) Eisenhower, ülkenin geleceğini ve demokrasiyi tehlikeye sokacak olumsuz bir gelişmeyi işaret ederek halkı uyarıyordu. Bu tehlike yada tehdit askeri-sınai kompleksin hızla gelişmesidir. Başkan veda konuşmasında savunmanın gereklerinden bahseder, ama bu gerekliliğin aşırı bir aşamaya ulaştığını kaygıyla belirtir. Başkan konuşmasında:
“Yıllık askeri harcamalarımız bütün Amerika firmalarının net gelirlerini aşacak bir noktaya ulaştı. Askeri işletmeler(kuruluşlar) ve büyük ölçülere varan askeri savaş endüstrisi ABD’için yeni bir deneyim” olduğunu işaret eder.
Başkan bu yeni gelişen olgunun, yani askeri-sınai kompleks güç donanımının ekonomik-politik ve hatta tinsel etkisinin her kent, her vatandaş ve federal yönetimin her biriminde hissedildiğini işaret edecektir. Bu etki karşısında mutlaka önleyici bir dizi müdahalenin yapılmasının gerekli ve hatta zorunlu olduğunu belirtecektir:
“Bu bileşimin [askeri-endüstriyel ittifak] özgürlük ve demokratik özelliklerimiz üzerindeki olumsuz baskılarına izin vermeyelim.”
Amerika Başkanı Eisenhower’ın veda konuşmasını askeri-endüstriyel ittifakın tehlikelerini işaret etmesi oldukça anlamlı. Diğer yandan kapitalizmin gelişimi ile savaşın bir endüstri olarak gelişimi arasındaki ilişkiler kapitalizmi anlamaya ve açıklamaya çalışan muhalif analizler için çok daha erken bir dizi tanım ve açıklama yapıldığını da belirtmemiz gerekiyor. Başkan’ın konuşmasını önceleyen ve daha sonraki yıllarda özellikle T.Cliff, M.Kidron, E.Mandel’in çalışmalarında sıkça işaret edilen bir diğer kavram ise savaş endüstrisinin sürekliliği olacaktır. T.Cliff özellikle The Class Nature of Stalinist Russia adlı 1948 yılına ait çalışmasında savaşa ilişkin silahların üretiminin kendine ait özellikleri olduğunu işaret eder. Özellikle K.Marx kavramlaştırmasından hareketle savunma sanayi yada savaş araçlarının üretilmesinin tüketim araçlarının üretimine (II.Departman) ve üretim araçlarının üretimine (II.Departman) katkı sağlamadığı vurgulanır. Savaş endüstrisinde gerçekleştirilen çıktı/üretim, verili üretimde artış sağlayacak bir ivmeye sahip değildir. Bu anlamda T.Cliff kapitalistlerin lüks tüketimine anoloji yaparak bu sektörde gerçekleştiren üretimin üretken olmayan tüketim olarak tanımlayacaktır. Cliff daha sonra yayınladığı Perspective for the Permanent War Economy adlı makalesinde savaş ekonomisini sadece üretken olmayan bir üretim olarak tanımlamayla kalmayacak, ayrıca süreklilik arz eden savaş ekonomisinin kapitalizmin yapısal bir dizi sınırlamalarını aşmasına olanak tanıdığını işaret edecektir (Cliff, 1999). Bu vurguların detaylı analizine geçmeden once ordu ile piyasa arasındaki ilişkilere kısaca bakmak yararlı olacaktır.


Ordu ve Piyasanın Ortak Varoluş Koşulu: Sistemik Genişleme ve Yıkım
Savaş ve savaşın temel belirleyenlerden biri olan ordular ile kapitalizm arasında aslında ontolojik yani varoluşa ilişkin oldukça önemli benzerlikler olduğunu işaret etmemiz gerekiyor. Her iki sosyal gerçeklik için sürekli genişleme temel ilkedir. Ordu sahip olunan mekanın korunması yada farklı toprakların ele geçirilmesi amacına yönelik bir gerçekliğe sahip iken, kapitalizm emeğin yaratıcı etkinliğini içeren metaların üretimi için daha fazla emek gücü ve hammadde, üretilen ürünler için yeni tüketim alanları bulma yönünde önlenemez bir genişleme mantığına sahiptir. Bu anlamda ordular ile kapitalizm arasında varoluşa ilişkin önemli ortak noktanın “yayılma” olduğunu söyleyebiliriz. Orduların tarihi hiç kuşkusuz çok daha gerilere gidiyor, kapitalizmin var oluşu ve genişlemeci mantığı ise tarihsel olarak çok daha yakın bir tarihe sahip. Ama önemli olan bir nokta var ise o da kapitalizmin genişlemeci mantığı ile orduların gelişmeci mantığının bir kaç açıdan birbirleri üzerinde etkide bulunması ve bu etkileşimin sonucunda sahip oldukları özelliklerin yoğunlaşarak daha bir artmasıdır. Ordular kapitalizmin tarihsel gelişimine bağlı olarak özellikle sermaye birikiminin ilk dönemlerinde ve daha sonra ulus-devlet oluşumlarında özel bir dizi işlev üstlenmişlerdir, ama bu işlevler aynı zamanda orduların temel etkinlikleri olan savaş araçlarının yada savunma araçlarının kapitalizm için temel etkinlik olan yatırım alanına (kârlılık alanına) dönüşmesine yol açmıştır. Ordu ile kapitalizm arasındaki bu anlamlı ilişkiyi P.Virilio açık bir şekilde dile getirir:
“Burjuva iktidarı ekonomik olmaktan once askeridir ama daha kesin bir ifade kullanırsak, kuşatma halinin gizli sürekliliği ile “çeşitli biçimlerde imal edilen hareketsiz büyük makinalar” olan müstahkem mevkilerin ortaya çıkması ile yakından ilgilidir”(Virilio,1998,16).
Virilio çalışmasında bizim yukarıda işaret ettiğimiz ordu ile kapitalizm arasındaki ortaklığa ilişkin vurguyu daha da anlamlı bir noktaya taşır:
“kapitalizmin Marksist tanımı olan “insan hayatının tüketicisi ve ölü emeğin kurucusu” deyişi burjuvaziye gayet uygun düşer, ama burjuvazi asker teknik danışmanın ortağı olduğu üretme ve ürettiğini yok etme araçlarını aynı anda yarattığı: yani ordularının, daha sonra da askeri kompleksin kökenindeki savaş girişimcisi olduğu için böyledir bu” (Virilio,1998,17).
Kapitalizm ile ordu yayılmacı mantıkta buluştukları oranda “zenginlik ile yıkım üretiminin aynı muğlak bir aradılığını taşırlar” (Virilio,1998, vurgular bana ait). “Zenginlik ile yıkımın” eş zamanlı olarak biraradalığı, güç ve eşitsiz bir dizi ilişkinin varlığını gerektirir. Taraflar arasında ilişki kurulduğu andan itibaren, ilişki bir taraf için zenginlik yaratırken diğer taraf için yıkım yok oluş yaratıyor. Ordunun etkinliği olarak açığa çıkan savaş için bu daha açık ve net işaret edilmekle birlikte, kapitalizmin sürekli olarak daha fazla “değişim değeri üretmek için üretim” yada kâr için üretim mantığında bu daha örtük bir şekilde gerçekleşir. Kapitalizmin süreklilik arzeden zenginlik üretimi aslında emek ile emek gücünü birbirinden ayrılması ile birlikte süreklilik arz eden bir yıkımı harekete geçirmiştir (emeğin değişim değeri olması). Diğer yandan doğal ortam ise üretim sürecinin temel girdisi olarak kullanılmaya, artan ölçüde kullanılmaya başlaması doğal ortamın yok edilmesine neden oluyor. Emeğin enerjisi ile doğal ortamdan kopartılan ve üretim sürecinde işlenerek doğadan farklılalaşarak tüketim maddesine dönüşen metalar, tüketildiği oranda yaşam ortamı başka bir anlamda tahrip edilip yok edilmekte. Üretimin miktar ve hız olarak artması bir aşamadan sonra tüketici üretme tekniklerine neden olduğu ölçüde, insanlar tüketici olarak boyunduruk altına alınmakta. Savaş sanayii ise emek enerjisi ile dönüştürülen doğanın doğrudan insanı var oluşu ortadan kaldırmasına yol açacak metaların üretilmesi anlamına geliyor.
Ordu ile kapitalist piyasayı ortak kılan bir başka özellik ise her iki gerçekliğin de kendi var oluş koşullarının devamlılığı için insan emeğini kullanmasıdır. Kapitalist piyasa emekten emek gücünü çekip alırken, ordular ise zorunluluk yada para karşılığı insanların bedeni üzerinde egemenlik kurar. Her ikisi de insan üzerinde bir denetim/kontrol mekanizması oluşturur. Ama kapitalizmle birlikte gelişen/geliştirilen açığa çıkan en önemli ilişki orduların harekete geçirdiği emeğin yani askerlerin kullandıkları aracın artan ölçüde piyasa için üretim yapan emek gücü tarafından gerçekleştirilmiş olmasıdır. İşgücü enerjisini daha fazla askeri araçların üretimine yoğunlaştırdığı ölçüde, asker-emeğin yıkıcılığı daha bir artıyor. Asker-emeğin kullanacağı aletler için her geçen gün artan sayıda işçi-emeği kullanıldıkça, asker-emeğin yayılma ve insanın kırılganlığını arttırma gücü daha bir artmakta. Asker emeğin yıkıcı etkisinin artması ise yeniden askeri-emek için saldırı aracı(savunma aracı) üretenlerin daha fazla işgücü enerjisine yönelmelerine neden olacaktır.
Bu iç içe geçme halini yani kapitalist piyasanın genişleme mekanizmasının orduların genişleme mantığını içermesini A.Giddens “savaşın bir endüstri” haline dönüşmesi kavramı ile tanımlar. Giddens’in vurgusu ile savaşın endüstriyel bir biçim alması birbiriyle ilişkili bir dizi değişimi kapsaması 19 yüzyıla ait bir olgu iken, esas olarak bu sürecin yayılarak genişlemesi yirminci yüzyılda gerçekleşmiştir. Giddens’e göre I.Dünya Savaşı bu gelişmelerin bir sonucudur (Giddens, 1996,223). Endüstriyel üretimde gerçekleşen ilerlemeler ve bu ilerlemelerin açığa çıkardığı teknolojik gelişmeler silah üretiminde kullanılmaya başlamıştır. Diğer yandan savunma sanayinin yoğun teknoloji içeren ürünlere yönelmesi ordu ve askerliğin dönüşmesine neden olmuştur. General C.McKinney teknolojik gelişmenin ordular üzerindeki etkisini iyi bir şekilde dile getiriyor; “son zamanlarda askeri eğitim askerin teknolojiyi iyi kullanmasına yönelik bir olmakta ve bu anlamda teknolojinin savaşmanın daha güçlü bir şekilde gerçekleşmesine yol açıyor.” Bu değişim ise savaş ve ordunun varoluşa ilişkin özelliklerin önemli ölçüde güçlenmesine yol açıyor. Savaş konusunda uzmanlığı ile tanımlanan ve artık klasikleşen çalışmasında Clausewitz savaşı; “savaş; hasmına irademizin yerine getirmeye zorlamaya yönelik bir şiddet eylemi” olarak tanımlar, bu şiddet eylemi savaşın endüstrileşmesi ile daha bir donanım kazanır.
Silah üretiminin kapitalist mekanizma içinde gerçekleşmesi, kapitalizmi tanımlayan mekanizma içinde gerçekleşse bile, Giddens’ın haklı olarak marksistleri eleştirdiği gibi, “savaş endüstrisi kapitalizmin gelişmesinin basit bir genişlemesinin ürünü olarak ele alınamaz. Özellikle kapitalizmin gelişmesi ile erken ulus-devlet oluşumları ile bir güç olarak devletler arası mücadele ve daha da önemlisi erken kapitalistleşen ülkelerin kolonyalist gelişmelerinin temelinde bu savaş sanayinin endüstrisileşmesi yatmaktadır. “Endüstriyel kapitalizm savaşın endüstrileşmesinin temel aracı olmuştur, fakat ulus-devleterin aktiviteleri ve müdahaleleri savaşın endüstrileşmesinin temel kaynağı olmuştur” (Giddens,1996,227). Giddens’ın ulus-devlete ilişkin vurgusu savaş endüstrisi ve ülke orduları arasındaki ilişkileri açığa çıkarması açısından önem arz eder, fakat kapitalizmin gelişimi ile birlikte, savaş sanayi devletler arası rekabetin “güvenlik” yönelimli etkilerini korumakla birlikte, süreç içinde devlet ya da özel sermaye kesimi arasında oldukça kompleks bir dizi ilişkinin oluşmasına neden olmaya başlar.
Belki de bu ilişkide insanı geleceğe ilişkin huzursuz eden en önemli boyut günlük temponun hızının artmasıdır. Kapitalist ilişkiler içinde rekebetin yoğunlaşarak artması, piyasada dolaşıma giren sermayelerin verili zaman dilimi içinde üretim ve dolaşımdan daha hızlı çoğalarak çıkması zorunluluğunu gündeme getiriyor. Sisteme içkin olan en azla daha çok ve daha hızlı üretim savaş endüstrisinde üretilen yıkım ürünlerinin yıkım etkisnin yoğunlaşarak artması ve daha da önemlisi bu etkinin çok daha hızla gerçekleşmesine neden oluyor. Kapitalizm kârlılığı arttırmak için sermayenin toplam döngü hızını arttıracak yenilikleri bulduğu ölçüde, şiddet üretmenin ve kullanmanın hızını ve yoğunluğunu da arttırmıştır. Hız bu anlamda kapitalizmle ordunun özgürleşmesi anlamına geldiği ölçüde, yaşamın ve dahası insanların özgürlüğünün azalmasına neden olmuştur. Böylece burjuvazi ve dolayısıyla sermayenin egemenliği, verili toplumsal ilişkiler üzerinde egemenliğe ihtiyaç duyduğu ölçüde, “şiddetin sermayeleşmesi” ve beraberinde “hareketin” sermayeleşmesine olanak sağlamıştır (Ercan, 2002). Bu kısa açıklamalardan sonra askeri-sınai kompleksi ve sürekli savaş ekonomisi kavramlarını açıklamak anlamlı olacak.
Askeri-sinai-finansal komplex
Savaş sanayinin ekonomideki varlığı özellikle ikinci dünya savaşını önceleyen yıllarda ekonomide nicelik ve nitelik olarak artışı (1901-1914 yılları arasında 4 milyan dolar iken bu rakamın 1945-55 yılları arasında 13 milyar dolara çıktığı düşünülecek olunursa) sosyal bilimcileri savaş sanayini analiz etmeye yöneltmiştir (Mandel, 1996,275). General Motor’un başkanı ve daha sonra Savunma Bakanı sekreteri olan Charles E.Wilson’un “savaş ekonomisinin sürekliliği” yönündeki kavramlaştırması bu yıllarda önem kazanmıştır. Mandel’in işaret ettiği üzere Natalie Moszkowska ve Walter J.Oakes bu kavramı detaylı olarak analiz etmişlerdir.
Natalie Moszkowska’nın analizinde “süreklilik arz eden savaş endüstrisi” aşırı sermaye birikimi ile eksik tüketim arasında bir yerde analiz edilir. Bu açıklamaya göre askeri olmayan malların üretiminin kapasitesi ve tüketim mallarının üretimi nüfusun yaşam standartına bağlıdır. Eğer nüfusun yaşam standartı aşağıya çekilirse, bu üretim ve tüketim malları üzerinde aynı şekilde etkide bulunur. Böylece savaş sanayi olmayan mallara yönelik karlılık içeren yatırım yapma olanakları kısıtlanmış olur. Sermaye, değerlenme koşullarından daha hızlı büyür. Sermayenin küçük bir kısmı, kitlelerin satın alma kısıtının olmadığı alanlarda yatırım olanaklarını araştırır. Sermayenin temel rüyası sınırsız olanaklar içeren bir üretim alanında yatırım yapmaktır. Tüketim malları üretimi kitlelerin satın alma gücünün yetersizliğine bağlı olarak yeteri kadar genişleme eğilimi göstermediğinde, sermaye artan bir oranda ölüm silahları üretimine yönelir. Moszkowska askeri olmayan sivil üretim için parasal olarak desteklenmiş bir talep ve durgun satışlar gibi bir kısıtın olmasına karşılık, savaş sanayi için bu tarz bir kısıtın olmadığını işaret eder. Özellikle savaş olacağına ilişkin varsayım, silahlanmaya dayalı endüstrinin gelişimi, oldukça farklı oranlarda ve daha once hiç bilinmeyen dinamiklerce belirlenir. Hiç kuşkusuz burada hiç bilinmeyen dinamikleri temsil eden devlettir. Devlet savaş endüstrisinin hem gerekli alt yapı koşullarını hazırlar hem de üretilen ürünleri talep eder. Diğer yandan savaş sektöründeki bu yöndeki gelişmeler kapitalizme içkin olan kriz koşullarının patlak vermesini ortadan kaldırmaz, ama patlamanın kriz biçiminde açığa çıkması yerini krizin savaş niçiminde patlak vermesi tehlikesine dönüşür. T.Cliff çok daha net bir şekilde, süreklilik arz eden savaş ekonomisinin gelişiminin gelişmiş kapitalist ekonomilerde on yılda bir açığa çıkan düşüşü önleyecek bir işlevi olduğunu belirtir(Cliff,1999).
D.Mandel bu tarz ele alışların savaş ekonomisnin geç kapitalist ekonomi üzerindeki etkilerinin tümüyle anlamamıza olanak sağlamadığını belirtir. Mandel’e göre savaş sanayi tüketim malları ve üretim araçları üretimi üzerinde bir dizi etkisi vardır. Bu anlamda da savaş ekonomisinin sınırsız gelişimine ilişkin vurgu yetersiz olmaktadır. Mandel’e gore kapitalist ilişkiler içinde savaş ekonomisindeki gelişme beraberinde sermaye içi çelişkilerin yoğunlaşarak artmasına neden olur. Özellikle savaş ekonomisi yönündeki gelişmeler beraberinde gerek bu sektörde gerekse bu sektörden etkilenen tüketim malları ve üretim malları üreten sektörlerde sermayenin organik bileşimini arttıracak etkide bulunur. Bu anlamda uzun erimde “süreklilik arz eden savaş ekonomisinin” kapitalizmdeki temel çelişkileri ve sisteme içkin olan krizleri çözemez (Mandel, 1996,306). Mandel’in yorumları uzun erimli analizler için bir dizi yapısal gerçekliği gösterse bile, yine kendisinin de işaret ettiği gibi süreklilik arz eden savaş ekonomisi, sistem açısından oldukça dinamik bir dizi etkiye yol açar. Bu etkiler daha somut düzeyde gözlemlendiğinde bir dizi aktörü ve bu aktörler arası özel bir dizi çıkar yönelimli ittifakların gelişmesine neden olur, bu ittifaklar yada ortaklaşalar güç ilişkileri üzerinde etkide bulunduğu gibi savaş sektörünün gelişimi diğer sektörleri ve istihdam yapısı açısından olduğukça önemli belirlemelere yol açar. Bu belirlemelerin kriz dönemlerinde çok daha önemli olduğunu söylememiz mümkün.
Savaş aletleri üreten firmalarla, askeri üst yöneticiler ve politikacılar arasında ilişkilerin gittikçe yoğunlaşarak arttığı günümüz koşularında bu çalışma açısından işaret edilmesi gereken önemli bir diğer nokta, kriz eğiliminin dünya ölçeğinde ama özellikle ABD’de arttığı bir zaman diliminde, savunma sanayinin kârlarının önemli bir şekilde artmasıdır. Bu anlamda sektörel bir kayma yada aşırı biriken sermayenin değerlenme olanağı olarak savunma sektöründe yoğunlaşması ile mi karşı karşıyayız sorusu önem kazanıyor. Kapitalizmin dünya ölçeğinde egemenliğinin arttığı ve değerin parasal biçiminin önem kazandığı günümüz koşullarında, askeri-sınai kompleksinin bileşenleri daha bir çeşitlenmiştir. Bu anlamda askeri-sinai ve finansal kompleksten ve daha da önemlisi bu kompleksin 1980’lerle birlikte yoğunlaşarak artan kuralsızlaştırma eğilimine bağlı olarak ulusları aşan çok daha özel ilişkileri barındıran bir gerçekliğe dönüşmüştür.


Kapitalizmin Küresel Krizi ve Savunma Sanayinde Gerçekleşen Artışlar

Kapitalizmin altı yılları olarak Kabul edilen 1940-1970’li yıllar aynı zamanda kar oranlarının oldukça yüksek olduğu yıllardır. 1960’ların sonundan itibaren sadece ABD’değil erken kapitalistleşen diğer ülkelerde de kâr oranlarının düştüğünü ama ABD’de düşüşün ilk başlarda daha hızlı olduğunu biliyoruz(bkz grafik 1). Kapitalizmin altın yılları olarak bilinen 1940-1960’lar arası emeğin ve sermayenin verimliliği oldukça yüksektir ve bu nedenden dolayı sermayenin geri getirisi ve kâr oranları da yüksektir, bu dönem özellikle üretim malları üretim sektörü daha yoğun gelişme ile birlikte ileride grafik 2’de gözlemleneceği üzere savaş sanayinde gerileme hiç bir zaman tam anlamıyla gerçekleşmemiştir. Özellikle soğuk savaşı sürekli körüklendikçe, savaş sanayi gelişmekte. Ama bu ilişkinin özellikle soğuk savaşın bitmesine rağmen savaş sektöründe artışın devam etmesi bu anlamda dikkate değer bir farklılığı ilk elden açığa çıkarıyor. Savaş sektöründeki artışın özellikle Reagan dönemi ile birlikte yoğunlaştığını görüyoruz. Hiç kuşkusuz tek yönlü ve indirgemeci bir analiz olarak kapitalizmin krizi ile savaş sektörüde doğrusal bir arttışı işaret etmek istemiyoruz, ama veriler ilişkinin bu yönde güçlendiğini gösteriyor.

Aynı yıllarda kar oranlarındaki düşüş beraberinde net sermaye stokunda da önemli düşüşlerin yaşanmasına neden olacaktır. Örnek olarak 1950-1970 yılları arasında yine ABD’de net sermaye stokunda önemli düşüşler gerçekleştiğini görüyoruz. 1950-1970 yılları arasında aynı şekilde özel kesim üretim çıktılarında da bir düşüşün gerçekleştiği görülüyor. Aynı düşüş eğiliminin Almanya, Japonya ve G-7 ülkelerinde de olduğunu Tablo-1’den görebiliyoruz. Özellikle erken kapitalistleşmiş ülkelerde gözlemlenen bu olumsuz gelişmeler aslında kapitalizme içkin olan aşırı üretim ve aşırı sermaye birikim krizlerinin derinleşerek açığa çıkmasıdır. Krizin özellikle 2000 yıllarında yoğunlaşarak artma eğilimine girdiğini söyleyebiliriz.

Tablo 1

R. Brenner’in son makalelerinden birinde, sayılarla işaret ettiği üzere 1995-2000 yılları arasında bireysel üretken sermaye sahiplerinin kârlarında önemli düşüşler olmasına rağmen, aynı yıllar arasında firmaların borsa da işlem gören kağıtlarının değerinde büyük artışlar yaşanmıştır. Bu gelişme aslında firmaların ihtiyaç duyduğu para-sermaye miktarını arttırırken, hisse senetlerinin değerindeki artış, “refah etkisi” dolayında ekonomide yeniden hareketliliğin başlamasına neden olacaktır. Aşırı sermaye birikimi ve aşırı üretimden kaynaklanan kriz, bu kanallarla beslendiği ölçüde krizin derinleşmesine neden olmuştur. Brenner’in işaret ettiği gibi üretken sermaye kârlılıkları son yirmi yılın en alt düzeyine düşmüş ve 2000 yılından itibaren ard arda firmalara ilişkin yolsuzluklar ve iflaslar gerçekleşmeye başlamıştır (Enron, Global Crossing, Quest ve World.com). Özellikle aşırı sermaye birikim krizi, sermayenin yeniden değerlenme koşullarını önemli ölçüde ortadan kaldırmakta. Bireysel sermayeler son otuz yıl içinde bu olumsuz gelişmelerden kurtulmak için oldukça farklı yollar seçtiğini biliyoruz. Bu yollardan biri ve belki de en önemlisi savunma sanayine yapılan yatırımların çoğalması olduğunu söyleyebiliriz.


Rakamlar genellikle  2001 yılına aittir. ABD’ye ait veri ise 2003 Mali Yılına aittir.
Kaynak:International Institute for Strategic Studies, Department of Defence

Özellikle büyük güçler arasında süren Soğuk Savaş’ın bitmesi ile birlikte dünya ölçeğinde adalet, güvenlik ve barışın belirleyici olacağı, sürecin beraberinde savaş harcamalarının önemli ölçüde düşeceği umudunu doğurmuştu. Oysa T.Reifer’ın haklı olarak ifade ettiği gibi militarizme harcanan paraların sosyal adalet ve barışa yöneltilmesi yönündeki beklentiler yerini Panama, Körfez savaşı, Balkan savaşları, (ve şimdi Irak’a) yöneldiğini görüyoruz (Son on yılda sayıları giitikçe artan savaşlar aynı zamanda genel olarak dünya ölçeğinde ama daha çok da ABD’de harcamalarının yoğunlaşarak arttığını görüyoruz. (bak Grafik 2). Yapılan son çalışmalardaan birinde işaret edildiği üzere 2001 yılında dünya askeri harcamaların 839 milyar dolara ulaştığı ve bunun da dünyada gayri safi hasılanın % 2,6 ‘lık bir oran olduğunu, kişi başına ise 137 dolarlık bir askeri harcamanın gerçekleştiği belirtiliyor (SIPRI, 2002). Hiç kuşkusuz 11 Eylül olayından sonra savunma harcamalarındaki önemli bir artış olmuştur. Savunma harcamalarının yeniden artması ülkeler arasında eşit düzeyde gerçekleşmiyor. Beş ülke toplam harcamaların % 50’sini 15 ülke ise harcamaların % 75’ini gerçekleştirdiğini görüyoruz (bak Tablo:2)
ABD’de savunma harcamalarının artışı hiç kuşkusuz askeri-sınai ve finansal kompleksin hızla yoğunlaşarak artmasına neden olmuştur. Savunma sanayinin yada askeri sanayi bu gün ABD ekonomisinde en önemli sektörlerden biri olduğunu söyleyebiliriz. Jennifer T.del Rosario-Malonzo’nun detaylı çalışmasında işaret ettiği üzere ABD’de savunma sanayi sadece kendisi için değil, E.Mandel’in işaret ettiği için diğer sektörler içinde özel bir önem kazanmış durumda. Aynı şekilde mühendislerin ve bilim insanların neredeyse üçte biri askeri sanayi ve onu desteklediği alanlarda çalışmakta. Hiç kuşkusuz bu yoğunlaşma beraberinde ABD’nin savunma harcamaları ve bu savunma harcamalarını karşılayan silah üretici firmalar arasındaki ilişkileri özel bir önem kazanmasına neden oluyor. Silah ticaretindeki rüşvet ve yolsuzlukların incelendiği Earth Times adlıçalışmasında Frank Vogel:
“ABD şirketleri ilk kezPnetegon’u böyle tamamen ele geçiriyor. Sadece Savunma Bakanı [Donald Rumsfeld] değil, ordunun, donanmanın ve hava kuvetlerinin yeni lideri de iş dünyasından geliyor…… Başkan Bush askeri uçak satan Northrop Grumman’ın başkan yardımcısı James Roche’u Hava Kuvvetleri Sekreterliği’ne getirdi…. Ayrıca Başkan Yardımcısı Dick Cheney’nin karısı Lynne de ABD hükümetinin ve müttefiklerin başlıca yüklenicis firmalarından olan Lockheed Martin’in yönetim kurulunda bulunuyor”(Burrow,2003,115)

Askeri-sınai kompleksindeki bu iç içe geçiş bir yandan silah üreticilerinin karar alıcı mercilerde etkilerinin artmasına neden olurken, özellikle de siyasi birimler de bu ilişki dolayında bir dizi finansal ve diğer destekler alıyorlar. Burada belirli bir zaman diliminde yoğunlaşıp olayların o an açığa çıkışı ve gelişmesine yoğunlaşıldığında gerçekliğe ait bir dizi ilişki açığa çıkmakla birlikte, gerçekliğin an/amprik olana indirgemek hatalı olacaktır. Askeri-sinai ittifaklar iç içe geçmeler hiç kuşkusuz yapısal-nesnel koşullar üzerinde önemli etkileri olmakta, yapısal-nesnel koşulları bu anlamda etkilemekte, ama yine de anlık yada belirli zaman dilimine ait oluşumların uzun erimli yapısal-dinamiklerle bağlantısının kurulması anlamlı olacaktır.


Bu üst üste binen ve birbiri üzerinde etkili olan analiz düzeyleri araasında bağlantılar kurmak önemli olacaktır. Diğer yandan Irak halkının üzerine yağan tüm silahları bir yandan ABD’nin askeri hareketinin sonucu gerçekleşen bir harekettir ama bu hareketin yağdırdığı bomba/metaların (F-16’lar, Apache, Hellfire, F-18, Hawk missileme, B-2 Patriotlar vs) üreticileri ile ABD arasında bir dizi ilişki anlık olarak kurulabilir ve bu tarz ilişkilerin kurulması da gereklididr, ama bomba/metalaarın üreticileri ile kârlar ve kârlarla kriz arasındaki bağlantılarında görülmesi yani daha yapısal ilişkilerin de açığa çıkarılması gerekiyor. Bombaların Irak halkının üstüne yağdığında günlük medyamızın sıkça överek tahrip güçlerini anlattığı silahların gerçek sahiplerini görmek için Tablo 3’e bakmak yeterli olacak. F-16’lar, C 17, Apache, Hellfire, F-18, Hawk missileme, B-2 Patriotlar vs gibi bomba ve teçhizat/metaların karşısında Lockheed Martin Şirketi, Boeing, Raytheon, General Dynamics gibi üretici şirketleri göreceğiz. Bu üretici şirketlerle ürettikleri askeri araaç/teçhizat arasında da ABD’nin bu devasa şirketlere aktardığı toplumsal olarak yaratılmış zenginliği yani sözleşme ile elde ettikleri dolar olarak milyonları görüyoruz. Üretilen silahlar ya ihraç yada açıkça savaş yolu ile tüketildikçe, sadece bu silahların yakıp-yok ettiği yerler değil, üretildiği ABD açısından da sosyal harcamalardan kesilerek kaynakların savunma harcamalarına yöneldiğini görüyoruz(bak:Tablo 4). Eğitim, sağlık, adalet, konut, doğal çevre için ayrılan kaynaklar ile askeri harcama için ayrılan kaynaklar arasındaki uçurum bu sektörün gelişmesinin sadece savaş sırasında belirli bir halk/halkların tepesine yağan bomba/meta anlamına gelmediği ama bir başka boyutun da savaş sektörünün yaratılan toplumsal zenginliğin devletler kanalı ile toplumun geniş kesimlerinden savaş sektörüne aktığı anlamına gelir. Bizim analizimiz açısından bu belki de an ile zamanın kesiştiği ilk en önemli uğrak amaa bu uğrağın işaret ettiği bir başka gerçeklik ise krizin sermayenin savaş sektörü dışındaa kalan kesimleri yoğun olarak etkilerken, savaş sektörünü/sermayesini aynı şekilde etkilemediğini görüyoruz.


Yukarıda kapitalizmin 1970’lerde içine düştüğü krize ilişkin verdiğimiz verilerin aksine, askeri sanayiinde olan firmaların yatırımlardan elde ettikleri karlar ve sabit sermaye formasyonlarındaki gelişmeler menkul kıymet borsasındaki fiyatlarının önemli ölçüde artış gösterdiklerini görüyoruz. Özellikle ABD için krizin iyice derinleştiği yıllar olan 1974 ile 1984 yılları arasında askeri sanayyindeki önde gelen firmaların durumunun farklı durumunu açıkça göstermekte. V.Perle’nin belirttiği gibi 1975-1984 yılları arasında ABD’de 500 en büyük firmanın kar oranı %18,65 iken, askeri firmaların bu 500 firma içindeki ortalama karları % 26,76 düzeyindedir. On yıl içinde bu yatırımcıların yatırımlarındaki artışlarda % 37’lere varan bir düzeye ulaşmıştır.
Tablo:5’den firmaların güç ve etkinliğinin 2000’li yıllarda yoğunlaşarak arttışı açıkça gözlemleniyor.

Güç artışını yoğunlaştıran en önemli değişikliklerden biri, ölüm taciri olan bu firmalar arasındaki rekebetin daha sonra birleşmeye dönüşmesidir. Aslında bu merger yada birleşme askeri-endüstriyel kompleksin aldığı bir kararın sonucu olmuştur. Clinton’un yönetim döneminde Savunma Sekreteri Les Aspin ve yien Savunma’dan sorumlu William Pery’nin müdahaleleri ile savunma firmaları arasındaki birleşmeler cesaretlendirilmiştir. Aslında bu cesaretlendirmenin arkasında Pentegon’un Reagon dönemindeki askeri harcamaların aynı düzeyde devam etmeyeceği ve F-16 saldırı sistemi ile M-1 tanklarının yerini yeni kuşak F-22 ve Joint Strike Fighter (JSF) üretimine yönelineceği bu alanda da üretim birim başına maliyetlerin düşürüleceği ve bu yüzden verimli olmayan fabrikaların kapatılması gerektiği işaret ediliyordu (Hartung, 2003) Bu çabalar kısa sürede sonuç verdi ve askeri üretime yönelik sermayede muazzam bir sermayenin merkezileşmesine yol açacak birleşmeler ve evlilikler gerçekleşti. Martin Marietta, Loral defense, the General Dynamics’ın bir seksiyonun birleşmesi ile devasa bir sermayeye sahip Lockheed Martin doğdu. Diğer yandan sadece bu birleşme sonucu gerçekleşen devasa yapıda yetmiyor, Pentegon’un 19998’inde ulusal savunma için sistem oluşturma için açtığı ihalede Lockheed Martin, TRW ve Raythoon birlikte takım olarak ihaleye katılırken, Boeing ihaleyi kaybetti. Fakat ihale sonrası Boeing hızla ihaleyi alan firmalarla altsözleşme ilişkisine girdi.
Yukarıda işaret ettiğimiz gibi kapitalizmin krizi ama özellikle ABD’nin krizi yoğunlaşarak artarken (artan dış açık, ödemeler dengesi açığı, emeğin verimliliğindeki düşüş, sermayenin getirisindeki düşüş) üretken olmayan yıkım getiren savunma sanayinde sermayenin yoğunlaşması ve belirleyiciliğinin arttığını görüyoruz.

Bu Tablo:7’den de gözlemleneceği gibi savunma sanayi sadece sermayenin yoğunlaşması anlamına gelmiyor, önemli sayılara varan istihdam anlamına da geliyor. Yukarıda işaret ettiğimiz “ülke yolları”na salıverilen kitle ordusunun askeri proleteryasının “yürüyen ulusu” ile ulusal ülke toprağının büyük ordugahına kapatılan sinai proleterya yada genellikle dendiği gibi “işçi ordusu”oldukça açık bir şekilde karşımıza çıkıyor. Boeing 198000 insanı istihdam ederken, United Technologies 153800 insanı istihdam ediyor. 11 büyük firmada sadece 900000 bine yakın insan istihdam ediliyor yani emek güçleri bomba/meta üretiminin emrine veriliyor, bu alanda denetim altına alınıyor, kontrol ediliyor. Doğal olarak sermaye değerlenme aracı olarak savaş sektörünü seçtiği ölçüde işgücü de bu alanda yoğunlaşıyor. İstihdam savaş sektörünün önemli tehditlerinden birini oluşturuyor, bu tehdit sadece fabrikada çalışanlar açısından değil mühendisler bilim insanları açısından da önem kazanıyor. Ama çok daha önemlisi Fransa’nın erken dönemi için “ülke yollarına salıverilen” ama şimdi için dünyanın çat kapı her yerine hızla iletilen/taşınan bir güç olarak insanın/emeğin istihdam edilmesi önemli bir miktara ulaşıyor
(Bak:Grafik 3). Grafikten de gözlemleneceği üzere ABD’de askerlik hizmeti tam anlamıyla toplumun daha çok dışlanan yoksul kesimleri için bir iş niteliğine dönüşmüş durumda. “Savaşın kaynağı sermaye ve sermaye ile ittifak halindeki bir kesim iken, savaş kararı sonucunda savaşın nesneleri bu ittiffak dışında kalan kesimler oluyor. Ya zorunlu askere giden, yada işsizlik koşullarında zorunlu olarak kabul edilen bir iş oluyor.2002 Askeri Almanağının verilerine göre, ABD’deki ordu aynı zamanda ABD’deki yoğun işsizliğe karşı bir istihdam kaynağıdır. ABD’de siyahların toplam nüfus içindeki payı % 12’iken, ordunun %31’i siyahlardan (% 8,6 ofis çalışanı, %22.4’ü asker), yine toplam nüfus içinde %11,6’lık bir oranı Hispanikler oluştururken, orduda %13’lük bir oranı Hispanikler oluşturuyor. Orduda diğer azınlıkların payı ise %31 oranında. Eğitim oranlarına bakıldığında toplam askerler içinde sadece %3.1’i yüksek okul okumuş, %95’i ise yüksek okul okumamış durumda. ABD’de ordu önemli bir istihdam merkezi durumunda(1.370.000.kişi orduda asker konumunda). Dünyanın en kötü emekçiliği orduda askerlik yapmaktır. Filipinli annenin TV’de söylediği sözler, “Oğlum çıraktı. Geleceğini kurtarmak için askere gitti.” ve bir diğer asker ise Irak’ta bulunma gerekçesinin “üniversite harcını yatırmak” olduğunu söylüyordu. Bakıyorsunuz ki gerçekten askeri, endüstriyel ve finansal politikanın kesiştiği ölüm ticaretinin vurduğu kesim yoksul kesimdir. Irak’ta da yoksullar ölüyor. ABD ordusuna baktığımızda savaşa gidenler yoksul kesim çocukları. Milliyet gazetesinde şöyle bir haber yer aldı.“Biri Guatemalalı Jose… Diğeri Meksikalı Garibay… Irak’ta savaşan öncü Amerikan birliklerinde görevli idiler. İkisi de henüz Amerikan vatandaşlığına uygun görülmemişti. Savaşta vurulup öldüler. Öldükten sonra ABD vatandaşlığına geçirildiler.” Sanırım bu haber her şeyi açıklıyordur.”(Ercan,2003)

Hiç kuşkusuz bu dinamik varoluş beraberinde bu sektörde yoğun bir değer açığa çıkarttığı ölçüde, üretken sermaye ile para sermaye arasında önemli ilişkiler kuruluyor. Hükümet edenlerle savaş endüstrisi arasındaki ilişkinin bir başka ayağı her geçen gün gücünü arttıran finans kesimi oluyor. Lockheed’in hisselerinin % 75’i finans ve finans bağlantılı şirketlere ait olduğunu, Boeing’in hisselerinin % 60’ının finans ve finans bağlantılı şirketlere ait olduğunu işaret etmek bu bağlantının sayılara dökülen kanıtları olsa gerek (Perle,1988,315). Ama bu ilişkiyi en açık bir şekilde son ABD’nın Irak’a saldırısında gözlemledik, belki de en acınası görüntüydü. ABD Irak’a bombaları yağdırdığı zaman New York Borsası son yirmi yılın en büyük tırmanınışını yaptı. Irak savaşında “Bomba, kan ve paranın ve Bush’un, bir de Savunma Bakan’ı Rumsfeld’in varlığında askeri-sinai-finansal kompleks kendini daha bir ele veriyordu.
Yapısal bir süreç olarak genel olarak kapitalizm krizde iken, kriz ortamında askeri araç-gereç üretiminde uzmanlaşmış ve devasa boyutlara varan firmalar beraberinde günlük yaşam üzerinde artan güçleriyle orantılı bir diz etkide bulunuyorlar. Hiç kuşkusuz etkilerini arttıracak en önemli alan siyasal karar alıcılara ulaşmak olacak. Silah sanayinin yoğunlaştığı bir ülke olarak ABD için de bu yönde gelişmelerin olması kaçınılmaz. Sermaye birikimi güç demek, güç aynı zamanda sosyal ilişkilerde daha fazla belirleyici olmak anlamına geliyor. Güç istencinin en açık dile gelişi 1997 yılında gerçekleştirilen Yeni Amerikan Yüz Yılı(PNAC) projesi oluyor. Proje seçimlerde Clinton’a karşılık Bush’u desteklemek üzere geliştiriliyor. Projenin temel yönelimi ABD’nin tüm dünyada hegemonyasının oluşturması yönünde. Proje savaş malzemesi üreticilerin en çok sevdiği bir retorik üzerine, düşman retoriği üzerine kurulu. Düşman Irak, K.Kore, Suriye ve yakın zamanda baş edilemeyecek bir güç olacağına ilişkin öndeyilerde bulunan Çin. Yani tehdit(=düşman) retoriği. ABD Savunma Bakanı Rumsfeld’in başını çektiği Yeni Amerikan Yüzyılı seminer raporu Amerika’nın Savunmasının Yeniden İnşası: Yeni bir yüzyıl için strateji, güçler ve kaynaklar, bütün Amerikan hedeflerinin ayrıntılı bir tasarısıydı. İki yıl önce, silah harcamalarının 48 milyar dolar artırılmasını önerdiler, böylece Washington “çoklu ve eşzamanlı büyük savaşlarda savaşabilir ve onları kazanabilir”di. ABD’nin “sığınak basan” nükleer silahlar geliştirmesini ve “‘yıldız savaşlarını” ulusal bir öncelik yapması gerektiğini söylediler.Peki proje ekipi kimlerden oluşuyor: artık her birinin adı hiç de yabancı gelmeyen isimler D.Cheney, D.Rumsfeld, P.Wolfowitz, J.Bush, R.Perle vs.(Wildcat,2003) Bir yandan bu proje hızla medya kanalı ile devreye sokulurken, diğer yandan yukarıda adlarını verdiğimiz askeri üretimde faaliyette bulunan firmalar nüfuz satın almak üzere bağışlar üzerine bağışlar yapıyorlar(bak Tablo:8).
23 Eylül 1999 tarihinde W.Bush askeri-sinai kompleksi öne çıkaracak güçlendirecek bir konuşma yapıyor. Konuşmasında bütünlüklü savunma stratejisini üç temel ilkeden oluşturuyor:

1: ABD Başkanı ile Amerikan askeri arasındaki güveni oluşturmak,

2:Amerikan halkını teror ve missilemelerden korumak,

3:gelecek yüzyılın askeri gücü olmak için bu gücü yaratmak(Rosari-malanzo, 2002).

Askeri-sinai-finansal kompleksin ahtapot vari her tarafa yayılıp etki alanı içine alması bir başka ilişkinin varlığına daha yol açıyor. Bu ise dünya genelinde öncelikle güvensizlik ve tehdit duygusu yaratırken, diğer yandan bu ortamın sağladığı olanaklarla dünya ticaretinde silah ticaretinin yoğunlaşarak artmasının sağlanmasıdır.

 

Türkiye’nin Askeri-sınai kompleksindeki Yeri: Kısa Bir Bakış

 

Caat’ın (Silah Ticaretine Karşı Kampanya) gerçekleştirdiği son bir çalışma İngiltere’de silah üretici firmaların politik yapılar üzerinde etkili bulunarak nasıl ihracat miktarlarını arttırdıklarını verilerle açıklamışlardır. Örnek olay da BAE Hawk füzelerinin Hindistan’a satılmasında hükümet düzeyinde nasıl bir lobi faaliyeti olduğunu ve bunun nasıl farklı biçimlerde gerçekleştirildiğinin detaylı açıklanmasıdır(CAAT, 2003). Bu örnek olay bize askeri-endüstriyel-finansal kompleksin uzanan ellerini gösteriyor. Dünya’da en fazla ölüm metası üreten ABD, aynı zamanda en fazla ölüm metası (silah) ihracat etmekte. Bir meta olarak silah üretimi beraberinde kendisi için pazar koşullarını da araması sistem açısından oldukça doğal bir sonuç. Silah alımında kimleri görüyoruz. Tablo-9 bu konuda bizlere biraz bilgi veriyor. Görüleceği gibi Türkiye’ silah alımı konusunda oldukça önemli bir sırada yer alıyor. Özellikle son yıllarda ekonomik makro performans açısından oldukça olumsuz bir süreçte olan Türkiye’nin silah alımında dünyada üçüncü sırada olmasının Türkiye için anlamı GSMH içinde savunma sanayine ayrılan kaynakların önemli bir müktar da olması ve hacimli bir yer tutmasıdır. Gerçekten de yapılan bir çalışmada NATO ülkelerinin GSMH içinde askeri harcamaların düşmesine karşılık,Türkiye’de GSMH içinde askeri harcamalarının sürekli arttığını görüyoruz. (bak Grafik 4 ve tablo 10 ve tablo 11).



Askeri harcamalar içinde ithalatın önemli bir yer tuttuğunu kabul ettiğimiz de, hangi ülkelerin bu ithalattan pay aldıkları önem kazanıyor. ABD’de güç kazanan sinai-askeri ve finansal kompleksin Türkiye’den epey bir pay aldığını Tablo:9’dan görebiliyoruz. Son zamanlarda Türkiye Avrupa Birliği yada Türkiye ABD tartışmalarında bu paya sahiplenen ABD firmaları sahip oldukları siyasi ve ekonomik gücü nasıl harekete geçirdiklerinin bilinmesi özel bir önem kazanacaktır. Ama yanı zamanda ekonomik bir dizi sıkıntı içinde olan Türkiye’nin de ekonomik anlamda önemli bir kalem oluşturan bu askeri harcamalara ilişkin kararları da bir çok açıdan önem arz etmekte.


Sonuç Yerine
Amerika Başkanı Eisenhower’ın Amerikan halkını uyarmasının üzerinden 40 yıl geçti. Bu 40 yıl içinde asker harcamalarında bir düşüş olmadığı gibi askeri-sınai ve finansal yapılar arasındaki karlılık ittifakı daha bir artmış durumda. Çok daha güçlenen bu yapının kapitalizmin yapısal dinamikleriyle bağlantıları özellikle de gittikçe derinleşen krizle bağlantılarının kurulması gerekiyor. Ama bu bağlantı bize sisteme ilişkin yapısal-nesnel işleyiş ile bu işleyişi harekete geçiren özne(=sınıfsal) konumlarını verdiği ölçüde önem kazanacaktır. Bu yönde bağlantılar kurulduğunda bomba, kan ve para arasındaki ittifakın/ittifakların dünya ölçeğinde etkinleştiğini moda değimi ile küresel bir özellik kazandığını söylenebilir. Teknolojik donanımının gelişimi yıkıcılığını arttıran bir savaş makinası ile karşı karşıyayız. E.Mandel’in işaret ettiği anlamda savaş makinasının yada yıkıcı sektörün sisteme içkin olan yapısal krizlerin üstesinden gelmesi mümkün değil ama bomba, kan ve para arasındaki ittifak güç kazandıkça insanlar ve doğanın kırılganlığı daha bir artıyor.
Son zamanlarda savaş üzerine haklı olarak daha çok romantik-insancıl bir dizi tepkisel düşünceler dile getirilmekte, bu çalışmada ise savaşın kapitalizme içkin yapısal özellikleriyle bağlantısını sadece iki kavram üzerinden kurmaya çalıştık. İşaret edildiği gibi bu çalışma sadece bir-iki kavramı hatırlatma ve bu kavramlarla olgular ve kapitalizmin yapısal özellikleri arasında bazı bağlantıları kurma amacını taşıyordu. Ama bu amacın daha gerçekçi olması için geliştirilmesi gerekiyor.

***

Kaynakça:
Brenner,R(2001) The World Economy at the Turn of th emillenium toward boom or crisis?, Review of International Political Economy, cilt 8, sayı 1.
Burrows,G(2003)Silah Ticareti Kılavuzu,(çev:H.Doğan), Metis yayınevi,İstanbul.
CAAT(2003) The Political Influence of Arms Companies, www.caat.org.uk
CAAT(2003a) Turkey and the Arms Trade 1998 - 2002:  www.caat.org.uk/information/publications/
Center for Defense Information(2002) 2001-2002 Military Almanac, www.cdi.org
Cliff,T(1999) “The Permanents Arms Economy”, içinde Trotskyism after Trotsky, Bookmarks, London.
Eisenhower,D (1961) “Eisenhower’s Farewell Address to the Nation”, http://mcadams.posc.mu.edu/ike.htm
Ercan,F(2002)“Kapitalizm Ordu ve Savaş Üzerine Anımsatmalar”, (der:A:Çubukçu),Savaşa Karşı Yazılar, Evrensel Yayınevi,İstanbul.
Hartung,W(2003) Military –Industrial Complex Revisited How Weapons Makers Are Shaping U.S Foreign and Military Policies”, Foreign Policy in Focus,
IISS (2002), www.iiss.org
Giddens,A(1996) The nation-State and Violence, Polity Press, Oxford
Kidron,M(1989) A Permanent Arms Economy, International Socialism Reprints:2, (International Socialism 1:28, 1967 tarihli çalışmanın yeni basımı).
Marx,K(1991)Capital-III, Penguin Classics, London.
Mandel,E(1999) Late Capitalism, Verso Publ.London.
Moseley,F(2002) “Goldilocks Meets a Bear: How Bad Will the Recesion Be?”, Monthly Review, Nisan.
Reifer,T(2001)Asia-Pacific Security&US-Led  Neoliberal Globalization&Militarization in Historical Perspective, www.focusweb.org/publications/2001,
Rosario-Malonzo,J.T.(2000) US Military-Industrial Complex, www.aprnet.org/pdfs/journal
SIPRI (2002). Yearbook 2002:Armaments, Disarmament and International Security,  Oxford Üniversity Press, Oxford.
Virilio,P(1998) Hız ve Politika, (çev:M.Cansever), Metis yayınevi,İstanbul.
Weeks,J(1988)Super Profits and Crises: Modern U.S Capitalism, International Publishers, New York.
Wildcat(2003) War Against Irak, March.

Leave a Reply