İktisat ve Kalkınma Ekonomisi: Kalkınma İdeolojisinin Sosyalizasyonu Olarak Kalkınma  Ders Kitaplarının Eleştirisi* 

Fuat Ercan ve Özgün Biçer** 

“Eğer bir ülkenin ekonomi ders kitabını yazabiliyorsam, ülkenin yasalarını ve sözleşmelerini kimlerin gerçekleştirdiği umurumda bile olmaz”  (P.Samuelson) “Biz iktisat öğrencilerinin başına geçirdiğiniz iktisat çuvalını ne zaman çıkarmayı düşünüyorsunuz? Bu işkence ne zaman bitecek?”(Ekonomik Yaklaşım Kongresi’nde Bir Öğrencinin Sorusu) 

“Eğer ders kitabı eğitimin temel aracı olarak görülürse, öğretmenin yaşayan kelimeleri değersiz kalır. Ders kitaplarından öğreten bir hoca, öğrencisine özgün olanı veremez. Kendi kendini ders kitabının kölesi yapar ve özgünlüğünü kaybeder. Böylece daha az ders kitabı  hem öğretmenler hem de öğrenciler için daha yararlıdır. (M.Gandhi’den aktaran Kumar,1988,452).  

I-Giriş: Bir önceki Ekonomik Yaklaşım Kongresi’nde alternatif kalkınma seçeneklerinin eleştirel dökümünü yaptıktan sonra, alternatifleri sıralarken iktisat ideolojisinin sosyalizasyonunun önüne geçilmesinin önemi üzerinde durmuştum[1]. Eleştirel-alternatif bir çerçevenin geliştirilmesi açısından iktisadın işaret ettiği bilgilerin toplumsallaştırılma yol-yöntemlerinin analize dahil edilmesi gerekiyor.  Genel olarak tüm sosyal bilimlerin, ama bizim açımızdan iktisat disiplinin işaret ettiği bilgilerin toplumsallaşmasının bir çok kanalı olmakla birlikte (gazeteler, TV, konferanslar vs), belirleyici ve organize olan kanalın eğitimin sistematik olarak gerçekleştiği iktisat bölümleri ve bu bölümlerde okutulan ders kitapları olduğunu belirtmemiz gerekiyor. Ders kitaplarında var olan bilgi ve bilme biçimleri, disipline eden ve hiyerarşik bir yapıya sahip olan okul aracılığı ile öğrencilere aktarılıyor. Bu hiç kuşkusuz iktisat disiplinin işaret ettiği bilgiler için de geçerlidir. Genel geçer iktisat ve onun işaret ettiği bilgiler, ders kitapları sayesinde seri bir şekilde toplumsallaştırılıyor. Bilginin niteliğine ve nasıllığına ilişkin sorunlar ne kadar önemli ise, bilginin belirli bir biçiminin sosyalizasyonunun yol ve yöntemleri bu anlamda bir o kadar önemlidir. Ama ne yazık ki bu konu üzerinde pek fazla durulmuyor.  Yapacağımız bu sunuşta ise aslında genel geçer algılamaya göre genel-geçer iktisattan oldukça farklı olan kalkınma iktisadının bir yandan nasıl iktisadı tanımlayan temellerden uzaklaşamadığını işaret edeceğiz, diğer yandan ise bu farklılaşmama  halinin  nasıl kalkınma iktisadı adı altında ve farklı bir bilgi biçimi olarak ders kitapları aracılığı ile sosyalizasyonun sağlandığını göstermeye çalışacağız. Böyle bir çaba birbiryle ilişkili iki soruyu gündemimize taşıyor; - kalkınma iktisadının ne olduğu veya nasıl tanımlandığı (burada temel de iktisat disiplininden farklılığı yada benzerliklerini açığa çıkarmak gerekiyor) ve , -diğer yandan kalkınma iktisadının bir bilgi olarak yeniden üretimi ve dolayısıyla sosyalizasyonunu sağlayan kalkınma ders kitaplarının niteliği önem taşıyor. Birbiri ile ilişkili bu iki sorunun ders kitapları açısından oldukça önem kazanan bir diğer özelliği ise; kalkınma iktisadı ya da düşüncesinin tarihsel süreç içinde geçirdiği değişimleri, ya da belirli bir zaman içindeki farklı açıklamaları ders kitaplarında bulabiliyor muyuz? Yukarıda işaret ettiğimiz sorulara cevap verebilmek için öncelikle “ders kitaplarının” işlevlerini ele alıp tanımlamaya çalışacağız, daha sonra kalkınma kavramının iktisat disiplini ile olan ilişkisini ele aldıktan sonra tarihsel süreç içinde iktisat disiplini içinde  süreklilik ve kopuş olarak  kalkınma  yazının gelişimini ve kalkınma olgusunun nasıl tanımlanacağına ilişkin kısa bilgiler vermeye çalışacağız. Son bölümde ise Türkiye gerçeğinde kalkınma ders kitaplarını yukarıda elde ettiğimiz çerçeve içinde değerlendireceğiz. Bu bölümü gerçekleştirmek için üniversitelerde iktisat bölümlerine baktık. Bölümlerdeki kalkınma iktisadı derslerinin içeriklerini (Tablo:2) ve bulabildiğimiz kalkınma iktisadı ders kitaplarını (Tablo:3) inceledik.  

II-Disiplin ve İktidarın Araçları Olarak Ders Kitapları Normal yada W.L.Hansen’in ifadesi ile ‘gerçek’ kitaplar ile ders kitapları arasındaki fark, ders kitabının ders kitabı olmasıdır ve esas problem de budur.(Hansen,1988,271). Ders kitapları ilk elden belirli bir disiplinin bilgisini, disiplinli bir şekilde standartlaştırarak aktarma amacını taşır. Bu anlamda ders kitapları sadece yardımcı bir araç değil, disipline ilişkin müfredatın çerçevesini belirleyen bir özellik taşır (Crossley ve Murby,1994,99). Detaya girmeden önce kısaca şunu ifade etmemiz gerekiyor, bilginin niteliği ve özellikle toplumsal işleyişle ilişkisi ve güç donanımı ile bağlantılarının detaylı olarak ele alınmasına karşılık, bilimin sosyalizasyonunu sağlayan temel yollardan biri olan ders kitaplarının işlevi çok fazla ele alınmamıştır. Oysa D.Seers’in özellikle de kalkınma ekonomisini eleştiren önemli çalışmalarından birinde, ders kitaplarının öğrencilerin zihnini  belirli bir kalıba sokma işlevini diğer tüm alanlardan daha etkin bir şekilde yerine getirdiğini işaret edecektir. Öğrenciler ders kitaplarını sadece tekrar tekrar okumaz, ama ders kitaplarını “doğrunun kaynağı olarak” görürler.” (Seers, 1967,14). Aslında bir adım daha atarak öğrenciler hemen hemen hiç sevmeseler bile, ders kitaplarından dolayı şartlı refleks tarzı bir içerilme süreci yaşıyorlar. Bu ifadeyi hemen hemen her yıl  gerçekleştirdiğimiz küçük bir gözlemle  daha açıklanabilir hale getirebiliriz. İktisat bölümüne gelen ve henüz ilk aylarını yaşayan öğrencilere ve son sınıf öğrencilerine “Neden Türkiye bu tarz ekonomik sorunlarla karşılaşıyor?”  yönünde bir soruyu yönelttiğimizde, birinci sınıf öğrencileri henüz iktisat disiplinin belirlenmiş “gizli ajandasınca” içerilmediği için doğru olmazsa bile oldukça farklı ve kendilerinin  akıl yürütmelerinin ürünü  olan zenginlik içeren cevaplar verebiliyorlar, oysa son sınıftaki öğrenci arkadaşlar ise indirgemeci ve genellikle aynılaşan cevaplar veriyorlar. Aynılaşan cevapların kaynağını araştırdığımızda, kaynağın ilk yıllardan itibaren aldıkları ve genel çerçevesini  neo-klasik iktisadın çizdiği ders kitapları olduğunu görüyoruz.  Ders kitaplarına ilişkin düşüncelerimizi açıklamadan önce, ders kitaplarının temel belirleyeni olan sosyal bilimlerin birkaç özelliğini işaret etmek anlamlı olacaktır. İlk olarak hemen hemen tüm sosyal bilimler bir yandan içinde yer aldığı sosyal ortam tarafından biçimlenirken, diğer yandan sosyal bilimi gerçekleştirenlerin kendilerinin de üniversite ve benzeri  sosyal kurum ve ilişkiler içinde toplumsal oluşumun parçaları olduğunu söyleyebiliriz (Merton, 1968). Belirli sosyal ilişkiler içinde, sosyal bir ilişki ve kurum olarak varlığını sürdüren “bilme etkinliği,” toplumsal ilişkilere içkin olan temel ortak eğilimler ile yine toplumsal ilişkilerde yer alan diğer toplumsal birimlerle çoğul ve çok değişkenli bir dizi ilişkiye girer. Sosyal bilimlerin içinde biçimlendiği toplumsal ilişkiler sistemi, sosyal bilimlerin genel çerçevesini belirlemesinin yanı sıra, sosyal bilimlerin birer disiplin olarak kendi içinde farklılaşması ve çok daha önemlisi her bir disiplinin araştırma nesnesini de belirler. Sosyal bilimlerin kendi sınırlarını da tayin eden  araştırma nesnesini belirleme yönündeki etkinlik, toplumsal ilişkilere içkin olan güç-iktidar ilişkilerinden bağımsız bir şekilde gerçekleşemez. Yüz yüze ilişkilerin egemen olduğu toplumsal ilişkiler setinden, anonim ilişkiler setine geçişin ifadesi olan kapitalist toplumsal ilişkiler (Banuri, 1990) daha önceki toplumsal ilişkilerden uzaklaşma “özgürleşme ile disiplinin” eş zamanlı gerçekleştiği bir sürecin başlamasına neden olmuştur. Bilme biçimleri ile iktidar ve gerçeklik arasındaki ilişkileri sorgulayan M.Foucault, iktidar ile bilme biçimleri ve dahası hakikat üretim mekanizması arasındaki zorunluluk içeren bağlantıları açığa çıkarmaya çalışır (Foucault, 2004). “Ders kitaplarının” var oluş koşullarını bu bağlantılar içinde aramak anlamlı bir çaba olacaktır. Ders kitaplarını verili iktidarın sürekliliğini sağlayan kılcal damarlardan  biri olarak tanımlayabiliriz. Bu konuda birkaç tespit; -“iktidar ilişkileri gerçek söylemin bir birikmesi, bir dolaşımı, bir işleyişi, bir üretimi olmaksızın ne işleyebilir, ne yerleşebilir, ne de ayırt edilebilir. Bu iktidar içerisinde, bu iktidardan yola çıkarak ve bu iktidar yoluyla işleyen belirli bir gerçeklik ekonomisi olmadan iktidar uygulaması olmaz. İktidar  tarafından hakikat üretimine bağlı kılınırız ve ancak hakikat üretimi yoluyla iktidar uygulayabiliriz.” (Foucault, 2004, 38). Gerçek söylemin birikmesi ve iktidar  tarafından hakikat üretimine bağlı kılınma hali, ikinci olarak “gerçeklik  arayışı kurumsallaştırılır, meslekleştirilir. (Foucault, 2004, 38, vurgular bana ait). -Bilme ve gerçeklik arayışının iktidar tarafından kurumsallaştırılıp-meslekleştirilmesi toplumun normalleştirilmesi (normalizing society) için gerekli ve zorunludur. Bu gerekliliğin temel belirleyeni olan disiplin altına alma ve “disiplin teknikleri “aynı zamanda  “bilme aygıtları, bilgi ve sayısız bilgi alanının da” yaratıcısıdır. (Foucault, 2004, 38). Anonim ilişkilerin egemen olduğu kapitalist toplumda disiplinci iktidar, sadece toplumsal olanı değil, ama toplumsal olanı disipline edecek bilme biçimlerini de  disiplin altına almıştır. Bilme biçimlerinin disiplin altına alınma sürecinde ayıklama, normalleştirme, hiyerarşileştirme ve merkezileştirme teknikleri kullanıldı. Foucault’un değimi ile “kesin biçimde “bilim denen” bir tür global alan ya da global disiplin içerisinde her bilmenin  bir disiplin olarak düzenlemesi yapıldı, ayrıca böylece içten disiplinleştirilmiş bu bilmeler yayıldı, aralarında bağlantılar kuruldu, dağılımı yapıldı, karşılıklı aşamalara ayrıldı”(Foucault, 2004, 191). Gerçeklik  arayışı kurumsallaştırılıp, meslekleştirildiği ölçüde, sosyal gerçeklik farklı parçalara ayrılıp, her parçadan bir disiplinin sorumlu  olması sağlanmıştır. Sosyal olguyu içinde yer aldığı sosyal ilişkiler ve  bu ilişkilerin tarihsel olarak oluşturduğu yapısal özelliklerin bir bütün olarak analiz edilememesi, disiplin altına alma sürecinin en önemli sonuçlarından biri olmuştur. Fakat bilme biçimi üzerindeki disiplin bu aşamada sona ermez, disiplin aslında her disiplinin neyi, nasıl  işaret edeceğinin yanı sıra, işaret edilen bu tüm bilme biçimlerinin nasıl sosyalizasyonu sağlanacağına ait yol ve yöntemini de belirler. Okul ve okulda okutulacak ders kitapları, denetimden kaçan farklı bilme biçimlerini ayıklayarak, normalleştirilerek, hiyerarşileştirilerek ve merkezileştirilerek bu alanda hangi bilginin toplumsallaştırılacağını belirler. Pek fazla sorunsallaştırılmayan bilimlerin sosyalizasyonu sorunu, aslında verili iktidar ilişkilerin yeniden üretimini sağlamada önemli bir işlev üstlenir. Özellikle eğitim sistemine atfedilen önemle birlikte, eğitim sisteminin temel girdisi olan çocuklar ve gençler daha sonraki zamanlar için uygun-yararlı bilgileri yüklenirler,  sistemin tanımladığı ve düzenlediği gerçeklerin yeniden üretiminin bir parçası haline gelirler. Aslında sistemin yapısallaşmış bilgisi, bir torba olarak öğrencilerin başına geçirilir. Biz, eğitim kadrosunun tehlikeli ya da stratejik varoluşunu veya önemini buradan hareketle tanımlayabiliriz. Öğretim kadrosu, iktidar ilişkilerini gelecekte yeniden üretecek bir işlev ile tanımlanmış, görevlendirilmişlerdir.Sosyal bilimler içinde özel ama tartışmalı bir yeri olan iktisadın kendini yeniden üretmesi ve dolayısıyla işaret ettiği bilgilerin sosyalleşmesinde, ders kitaplarının oldukça önemli olduğunu söylememiz gerekiyor. İktisadın ne olduğuna ilişkin oldukça yoğun tartışmalardan daha çok önemli olan bir konu varsa, o da eleştirel olmayan ya da resmi iktisadın iktisat bölümlerinde genellikle aynı materyaller-ders kitapları dolayında gerçekleştirilmesidir. M.J.M. Brown ve D.O.Schnieder yaptıkları araştırmada sosyal bilimler içinde iktisadın daha çok ders kitabı (textbook) üzerinden öğretildiğini işaret ederler. Yazarlar yine iktisat ders kitaplarının organizasyonunda birbirini izleyen ve birbiri ile ilişkili bir anlatım yerine daha çok birbirinden izole ve daha çok kavramsal bir dil üzerinden inşa edildiğini belirtirler (Brown ve Schneider,1980). Aslında iktisat ders kitaplarındaki temel sorunun aşırı soyut ya da  kavramsal olması değil, soyutlamanın içeriksiz ve aşırı genellemeler üzerinden yapılması olduğunu işaret edebiliriz. Soyutlama gerçekliğin çoğul dünyasını anlamak için ve onlardan hareketle elde edilir, yoksa gerçekliğin zengin ve çelişkili var oluşunu göz ardı ederek anlaşılamaz.   Paul Samuleson’un  Economics adlı ders kitabı bu konunun ulaştığı aşamayı göstermesi açısından anlamlı bir örnek teşkil ediyor.[2] Eleştirel olmayan iktisadın mekan ve tarihsel sınırlamaları kabul etmeyen varsayımlarına benzer bir özellik arz eden Samuelson’un kitabı, ders kitabı olarak oldukça farklı ülkelerde ve neredeyse yarım asırlık bir zaman dilimi içinde kullanılan temel ders kitabı olmuştur. J.Stiglitz’in ifadesi ile kitap iktisat paradigmasının temel ilkelerinden olan tekelci rekabet ilkesine güzel bir örnek teşkil ediyor (Stiglitz,1988). Mark Skousen’in sorunu ele alan çalışmasında işaret ettiği gibi kitap basıldığı andan itibaren, A.Smith, Ricardo, Mill ve Marshall’ın kitaplarını da aşan bir başarıya ulaşmıştır. Kitap 41 dile çevrilmiş, 15 baskı yapmış ve dört milyon adet satılmıştır. Mark Skousen’in ifadesi ile kitap oldukça önemli değişimlere (savaşlar, barışlar, enflasyon, deflasyon, krizler vs) karşı ayakta kalmayı başarabilmiştir.(Skousen,1997,137). Her türlü koşulda ayakta kalan  Samuelson’un kitabını ayakta kalmasını sağlayan koşullar nelerdir?[3] Bu soruya cevap ararken, sadece Samuelson’un başarısından hareket edemeyiz. Başarının önemli belirleyenlerinden biri, kitabın içeriğinin verili iktidar ilişkilerinin talep ettiği bilme tarzı ile uyumlu olmasıdır. Dil ve öğretim teknikleri açısından daha kabul edilebilir olmasıdır. Samuelson ders kitaplarından beklenen özellikleri iyi bir şekilde kitabına içermiştir, ama bu başarı ancak beklenenlerin ne olduğunu bildiğimizde anlamlı hale gelir. W. McGraw’ın kitabın ellinci yılında yaptığı konuşmada Samuelson’un başarısının bir iktisat dili yaratmış olmasına bağlar. “Bu öyle bir dildir ki tüm dünya da herkes rahatlıkla konuşabilir.”(McGraw,1999,356). Fakat diğer yandan 1960’ların başında  P.A.Samuelson The American Economic Review’e B.W.Lewis’le yazdığı önsözde Amerika Ekonomi Birliği’nin oluşturduğu Ulusal Ekonomi Eğitim Komitesi’nin amacının ulusal vatandaşın ekonomiye ilişkin düşüncelerini geliştirmeyi amaçladığını ve ekonomiyi minimum düzeyde anlamanın aynı zamanda iyi vatandaş anlamına geldiğini belirtirler. Komitenin iyi vatandaş ile iktisat bilgisi arasındaki ilişkiyi kurmasından sonra yazarlar sınıflarda doğru ekonomik bilginin temel kaynağının ders kitabı (textbook) olduğunu ve bir çok örneğin gösterdiği gibi sınıfta ekonomi öğrenmenin ders kitabından ayrı gerçekleştirilemeyeceğini işaret edecekler”(Lewis ve Samuelson, 1963). Yani ders kitaplarının gerekliliği yazarın ağzından Amerika’nın en etkili olan iktisat dergisinde ve bir komiteye dayalı olarak meşrulaştırılmakta.  Ya da  iyi vatandaşlık için temel bir kriter haline getirilmekte.İktisat ders kitaplarını inceleyen S.W.Helburn, iktisat ders kitaplarının öğrenciye neo-klasik iktisadın tanımladığı gelenek içinde kalmasını sağlayan ve gerçekliğin resmi olarak kabul edilen bir çerçevede algılanmasına yol açan bir çerçevede sunulduğunu belirtiyor (Helbourn’dan aktaran Watts,1987). Bu anlamda hiç kuşkusuz ders kitapları kanalı ile oldukça kompleks olan gerçeklik birkaç değişkene indirgemekle kalmıyor ama daha da önemlisi kompleks gerçekliğin nasıl yönetileceği de işaret ediliyor (Bartlet ve Weidenaar,1987). Bu çerçeve böylece bir yandan öğrenciyi sistemle uzlaşmayı sağlayacak bir dolgu niteliği kazanıyor. Ama diğer yandan sadece verili olanı meşrulaştırmakla kalmayıp, onun belirli sınırlar içinde kalmasını sağlayacak araçları da sunuyor. Bu anlamda iktisat ders kitaplarının var olanın, var olduğu gibi devam etmesini sağlayacak bir içeriğe sahip olduğunu belirtebiliriz (Watts,1987).Diğer yandan egemen iktisat anlayışı işaret ettiği bilgiyi evrensel ve mutlak gördüğü için yukarıda da işaret ettiğimiz  gibi, Samuelson’un kitabına benzer ders kitapları oldukça farklı toplumsal ilişkilerin yaşandığı yerlerde de kullanılmıştır. Kapitalistleşen ülkelerin, erken kapitalistleşen ülkelere çok yönlü müdahaleleri arasında iktisat disiplinin ihraç edilmesi de vardır. İktisat disiplini ihraç edildiği andan itibaren onun müfredatı ve müfredata yön veren ders  kitapları da ihraç edilmiştir. Helen Kimble’in Africa’daki eğitim sürecine ilişkin kendi deneyimini anlatırken işaret ettiği bir diyalog bu anlamda önemli. Kimble Afrika’da üniversitelerin ilk yılları için oldukça çok sayıda ders kitabı basıldığını belirtir. Ama bu ders kitaplarında Afrika’nın kendi yerel koşullarına ilişkin hemen hemen hiçbir bilgi bulunmadığını işaret eder. Bu konuyu bir öğretim üyesine sorduğunda “Afrika yönelimli bir ders kitabına gerek olmadığını, ekonomiye ilişkin ilkelerin tüm dünyada benzer olduğu” açıklaması yapılır (Kimble,1969,713). Aslında Afrika’da iktisat eğitiminde işaret edilen bu eğilim, başka bir düzlemde yani iktisat öğrenmek için erken kapitalistleşen ülkelere giden öğrencilerin de karşılaştığı bir olay olduğunu belirtmek gerekir. Yetkin bir iktisatçı olan Joan Robinson’un ifadesinde de aynı eğilimi bulmamız olası. Kalkınma İktisadı öğretimi için yapılan bir konferansta konuşan J.Robinson, azgelişmiş ülkelerden gelen öğrencilere nasıl bir bilgi vermeliyiz sorusu yöneltilir. Cevabı ilginçtir: “Onların öğrenmek istedikleri bilgilere cevap veremeyiz. Onların temel yönelimi politiktir. [Yani] “Ülkem hangi yolu seçmeli?  …. Bu durumda [ülkelerine gidip devrim yapmalarını ya da yapmamalarını söyleyemeyiz.  Onlara iktisadın her durumda doğru olan ve her çeşit politik şartta uygulanacak olan bir kısmını öğretmeliyiz.” (Robinson,1967,149). Girişte M.Gandi’den yaptığımız alıntının Hindistan gerçeğinde K.Kumar detaylı bir şekilde ele alır. Hindistan’ın ders kitabı temelli olmayan eğitiminden, on dokuzuncu yüzyılda, İngiltere’nin özellikle Doğu Hint Şirketi’nin müdahalesiyle, ders kitabı merkezli eğitime geçtiğini işaret eden Kumar, 1854 yılında Sir Charles Wood’un etkisi dolayında eğitimde bürokratik yapının iyice belirgin bir biçim aldığını belirtir. Eğitim özellikle batı değerlerini içerecek şekilde düzenlenir ve bu düzenlemede  belirleyici olan hazırlanmış olan araç, ders kitaplarıdır (Kumar,1988). Oldukça farklı toplumsal gerçekliklere karşılık iktisat ders kitaplarının önemli bir özelliği, ele alınan sosyal gerçekliğin sadece iktisadın tanımladığı bir alandan hareketle analiz edilmesidir. Bu ilke genel olarak yaşanan süreci ne ampirik olarak anlamaya ama daha da kötüsü ne de tarihsel ilişkiler setinden çıkartılmış kavramlardan anlamaya olanak tanır. Bir anlamda iktisat bölümlerinde okutulan ders kitapları, gerçekliği anlaşılır kılmayı önleyen araçlardır. Belki daha doğru bir ifade ile sadece iktisadi olarak kabul edilen olgular analize konu edilir. Bu özelliğin en olumsuz sonucu ise iktisadi olarak tanımlanan dünyanın içinde yer alan bir olgu ele alındığında, o olgu üzerinde etkisi bulunan diğer değişkenler analiz dışında bırakılıyor. Güç ilişkileri, üretim araçlarının mülkiyeti gibi aslında iktisadi alan içinde belirleyici olan değişkenler genellikle analizlere dahil edilmezler. Bu anlamda gerçekliği şizofrenik bir şekilde parçalara ayıran ders kitapları, aynı zamanda basitleştirme ve kolaylaştırma adına aşırı genellemelere yönelir, farklılıklar genelleme süreci içinde elenir. Tarihsel  boyut, içeriksiz soyutlama ve aşırı genelleme sonucunda analiz dışında bırakılır. Böylece ders kitapları disiplinin kendine ait alanda hareket etmesi nedeniyle gerçekliğin bütünsel işleyiş ve varoluşunu analiz dışında bırakmış olur. Bu dışlama aynı zamanda gerçekliğe bütünsel-ilişkisel bakan teorilerin/analizlerin de dışlanması, ders kitaplarına sokulmamasına neden olur. Diğer yandan aşırı genellemeler ile elde edilen bilgiler arasında bir hiyerarşi oluşturulur. Ders kitaplarında bilme yoğunluğu ve karmaşıklığı açısından hiyerarşinin en üstünde olan açıklama ve analizler değil, bilme açısından genellenebilecek önermelere sahip olan analizler  kabul görür. Böylece eş zamanlı işleyen dışlama mekanizmaları, hangi tarz bilginin sosyalizasyon için gerekli olduğuna karar verir. Dışlama mekanizması bazen bir yazarı ya da kavramı tamamen ders kitabının dışında tutarken (örnek olarak T.Veblen ya da artı-değer kavramı), bazen de yazar ya da belirli bir kavram ders kitabının genel çerçevesine uyumlu hale getirilecek şekilde, kafası kolu kesilerek (örnek olarak D.Ricardo’nun bütün zenginliğin kaynağı emek olduğuna ilişkin ifadesi ya da bölüşüm üzerinden sınıfsal analizi) ders kitabına konulur.[4]Tüm bu vurgulardan sonra ders kitaplarının pasif değişkenler olmadığını, dünyayı belirli bir düzenek içinde tanımladığı ölçüde kendisini tüketen öğrenci ve öğretim elemanlarını tükettiğini belirtmemiz gerekiyor. Ders kitaplarına yönelik ideoloji tanımlaması yetersiz ve eksik kalıyor, çünkü ders kitapları iktisadi olguyu anlama ve açıklama tarzına ilişkin işaret ettiği doğrular rejimi, ideoloji anlamında gerçekliğin gerçek bilgisini vermez ama bu işaretler ve düzenekler gerçeklikle nasıl ilişki kurulacağını gösterir. Bu gerçekliğin belirli bir şekilde yeniden üretimine olanak sağladığı için önemlidir. Ama çok daha önemlisi genel olarak iktisat ve ders kitapları sadece gerçekliği yeniden üretme pratiklerini işaret etmez, çok daha önemlisi yeniden üretme koşullarının aksadığı koşulları işaret ettiği ölçüde bir lehimci mühendislik işlevi de görür. İktisat disiplinin yöntemsel olarak kestirimde bulunmaya (prediction) önem vermesi[5] ve çok daha önemlisi kısa erimli iktisat politikaları üzerinde yoğunlaşması, ölçülebilir olan ve olması gereken değil de olan üzerinden bir dil oluşturması[6] iktisadın iktidarla olan ilişkisi ve bu ilişkinin açığa çıkardığı söylemsel özellikleri gösterir. Aslında tüm bu özellikler iktisadı kapalı bir alan içinde gerçekliği aramaya yöneltmiştir. Friedmanın’ın Pozitif Ekonominin Metodolojisi adlı makalesi, ders kitaplarının yapısal özelliklerini de açığa çıkartacak biçimde okunabilir. Çalışmasında pozitif iktisadın amacının, belirli bir durumda açığa çıkacak değişiklikleri önceden doğru kestirimde bulunacak genellemeler yapmak olduğunu belirtir. İktisadın performansını da kestirimlerin doğruluğu ile ölçebiliriz. Bu anlamda iktisadı fizik bilimleri gibi düşünmemiz gerektiği işaret edilecektir (Friedman, 1953). Bu ifadeler eleştirel çağrışımlara yol açacak her türlü “olmalı” ifadesini analiz dışına atıyor ve böylece iktisat bir lehimci mühendislik işlevi ile tanımlanıyor. Kapalı bir sistem olarak tanımlanan iktisadi gerçekliğin sınırlarını çizen ders kitapları, yaşamı ilişkilerden, ilişkilere içkin olan farklı sınıflar ve sınıflar arası güç donanımından ve böylece çelişkilerden uzak bir gerçeklik olarak tanımlama eğilimindedir. Walras iktisadın saf bilim olabilmesi için “insanlar arası ilişkiler ya da düşünceleri değil, şeyler arasındaki ilişkileri incelemede yoğunlaşması gerektiğini, tam anlamıyla başarıya ulaşabilmek için insanlar arası ilişkilerin teorik süreçte ortadan kaldırılması gerektiğini” vurgular. Walras’a göre “iktisadın saf teorisinin her yönüyle fiziko-matematiksel olması gerekir.” Eleştirel olmayan  iktisadın tanımladığı bu dünya, iktisatçı için oldukça uygun bir dünyadır, çelişkilerden arınmış bu dünyada, iktisatçı sistemin arada bir işlemeyen parçalarını işaret ederek tamir edilmesini istemek  ve sisteme içkin çelişkileri gizleme gibi işlevlerle tanımlanmıştır.  İktisadın dünyası ile iktisatçının bu dünyada üstleneceği işlevler, ders kitaplarının içeriğini de  belirliyor. İktidarın genel işleyişi  ile uyumlu olan bu dinamik etkileşim iktisadın bir alt disiplini olan  kalkınma iktisadında oldukça kompleks bir biçim alıyor. Belki daha doğru bir değimle alması gerekiyor demeliyiz, özellikle Türkiye’de  kalkınma iktisadı dersi için yazılan ‘kalkınma iktisadı’ ders kitaplarını incelediğimizde bir taşlaşma halinin olduğunu söyleyebiliriz. Taşlaşma hali oldukça eleştirel bir ifade olarak kabul edilse bile, bir yandan gerçekliğin muazzam değişimine karşı direnen kalkınma ders kitapları ve daha da kötüsü bu alanda oldukça sınırlı sayıda çalışmanın yapılmış olduğu gerçeği ile karşı karşıyayız. Okulda, sokakta, evlerde ve içki sofralarında “bu ülke nasıl kalkınır sorusu”, ya da “ne olacak bu halimiz” türü ifadeler dile getirilmesine karşılık, bu alanda yeterli kadar çalışma yapılamadığını görüyoruz.  Kalkınma iktisadının özellikle son elli yılına baktığımızda hemen hemen tüm Latin Amerika ülkeleri ve Hindistan, G.Kore gibi ülkelerde oldukça farklı eleştiri ve çalışmaların yapıldığını görüyoruz, fakat bu zenginliğin Türkiye’de gerçekleşmediğini üzülerek söylememiz gerekiyor. Bunun Türkiye’ye özgü nedenlerinin incelenmesi bu çalışmanın konusu değil, ama bir çalışmanın konusu da olması gerekiyor. Bu aşamada kalkınma ders kitaplarının neleri içerdiği sorusuna cevap verebilmek için kalkınma iktisadı olarak tanımlanan disiplinin ne tür tanımlamalara konu olduğunu ve zamanla nasıl değiştiğini kısaca göstermeye çalışacağız. Bu bir yandan kalkınma konusunun gittikçe zenginleşen dünyasını açığa çıkarırken, aynı zamanda “ders kitaplarının” bu değişimlere pek açık olmadığını da  bizlere göstermiş olacak.  

III-Kalkınma İktisadının Tarihsel  Değişimi ve Bilgi Tarzının Niteliği  

Kalkınma iktisadı, kapitalizmin eşitsiz gelişimi sonucunda açığa çıkan iktisadın bir alt disiplinidir. Bu anlamda bu disiplinin ontolojik nedeni, kapitalizmin eşitsiz gelişim dinamikleri iken bilgi kuramsal kaynağı farklı donanıma sahip toplumsal ilişkiler ve yapılar arasında karşılaştırmaya dayanır. Karşılaştırmaya dayalı analiz tarzı, sadece kapitalizmin yapısal ve eşitsiz gelişimine ilişkin gerçekliği göz ardı edilmesine neden olmaz, aynı zamanda bizzat bu eşitsiz donanım farklılığı karşılaştırmanın kriterlerini de tanımlamış olur. Karşılaştırma bir anda farklılıkları ölçmeye ve farklılıkları ölçüldükçe hiyerarşik bir sınıflandırmaya yol açar. Hiyerarşik sınıflandırma da kapitalist toplumsal ilişkileri belirli bir düzeyde yaşayan erken kapitalistlerin toplumsal özellikleri idealize edilirken, geç kapitalistlerin ne kadar geri, azgelişmiş olduğu da tanımlanmış olur. Sınıflandırma örtük olarak rasyonel-rasyonel olmayan, ileri-geri, normal-anormal, sağlıklı – sağlıksız  olan biçiminde tanımlandığı ölçüde, rasyonel olmayan, sağlıklı olmayan, normal olmayan üzerinde rasyonelleştirilmesi, sağlıklı hale getirilmesi yani normalleştirilmesi için gerekli müdahaleleri de meşrulaştırır. Müdahalenin meşrulaştırması ve bunun için hazırlanan reçetelerin uygulanması, verili eşitsizliğin önemli sonuçlarından biridir ama esas ve daha önemli olan ise bu sınıflandırmanın kendisinin kapitalizmin idealize edilmesine yol açmasıdır. Böylece bir yandan kapitalizm idealize edilirken, diğer yandan ise azgelişmiş, geri kalmış ülkelerin idealize edilen konuma ulaşması, yetişmesinin gerekliliği işaret edilir. Bilgi içerikli bu gereklilik, aynı zamanda verili toplumsal ilişkilerin idealize edilen kapitalist toplumsal ilişkilere yöneltilmesi  için yapılması gereken müdahaleleri işaret eder. Kalkınma teorisi aslında örtük ya da açık olarak her zaman için kapitalist gelişmeyi işaret eder. Kapitalistleşme için  gerekli müdahalelerin yol ve yöntemini işaret eder. Böylece müdahale meşrulaştırılmış olur. Kalkınma iktisadı, iktisadın “oluşa değil de varlığa yönlenmiş” yöntemini kullanır ama önemli bir farkla. “Oluşa değil de varlığa yönelmiş” yöntemde, Max Horkheimer’in ifadesi ile “verili toplum biçimini kendini yineleyen hep aynı süreçlerden oluşan bir mekanizma olarak görme” eğilimi vardır (Horkheimer, 2005,11).  Bu önemli fark,  iktisadın mantığı içinde biçimlenen kalkınma iktisadı belirli bir varoluşu, diğer tüm varoluşların yerini alacak biçimde tanımlıyor. İktisadın temel yönelimi kapitalizmin verili ilişkilerini mutlaklaştırmak iken, kalkınma iktisadı ise iktisadın verili kabul edilen bir varoluşu başka toplumlarda kurgulama işlevini üstlenmiştir. Kalkınma iktisadı ve dolayısıyla  kalkınma ders kitapları yaşama müdahalenin belirleyeni olan kalkınma stratejileri ile kendi içsel mantığını oluşturur. İktisat disiplinin kapitalist toplumlarda işaret ettiği iktisat politikaları, verili işleyişteki olası aksamaları işaret etmesi ya da verili mekanizmanın güçlenmesine yönelik lehimci mühendisliği, azgelişmiş toplumlarda kalkınma stratejileri ile birlikte bir inşa faaliyetine dönüşür. İnşa süreci genellikle de modernleşme, batılılaşma, kalkınma, çağdaşlaşma ifadeleriyle gerçekleşir/tirilir. Kalkınma iktisadı gerçekliğe müdahale etme yol ve yöntemlerini işaret ettiği oranda, topluma içkin olan egemen sınıf  ve bu sınıfın  stratejileri, dolayısıyla güç ilişkileri ile birlikte işleyen bir süreçtir. İnşa süreci emek-para ve meta piyasasının oluşturulması anlamına geldiği ölçüde, aslında sınıfların oluşumu/gelişimi anlamına gelir. Ama çok daha önemlisi, bu inşa süreci sadece sınıfların oluşumu anlamına gelmeyecek, bu oluşumu hayata geçirecek teknokratların/bürokratların oluşmasına da yol açacaktır. Kalkınma stratejileri kapitalizmin yapısal özelliklerinin ve sınıfsal oluşumunu/inşasını sağlarken, bunu sağlayacak bir grubunda gelişmesine yol açar. Özellikle planlama teşkilatının kurulması, toplumsal gerçekliği sınıfsal ve kapitalizmin yapısal özelliklerinin ötesinde daha çok “ortak iyi” adına hareket eden bir kesimin oluşmasına yol açar. Aslında bu açıklamaları biraz daha detaylandırırsak, kalkınma iktisadının varoluş koşullarını da açığa çıkarmış oluruz. Kalkınma iktisadı diğer sosyal bilimlerden farklı olarak, oldukça eşitsiz donanımda olan toplumsal gerçekliklerin varlığında ve özellikle bu farklı donanıma sahip olan toplumsal varoluşlar arasındaki ilişkiler sonucu oluşan bir disiplin olarak gelişmiş/geliştirilmiştir.  Bir disiplin olarak kalkınma iktisadını tanımlayan bu temel özellikler ve bilgiler, kalkınma ders kitapları kanalıyla toplumsallaştırılarak yeniden üretilir. Özellikle sanayileşme, endüstrileşme, gelişme gibi bir dizi çok ortak kabul gören kavramlar üzerinden kalkınma olgusu, zamanla geç kapitalistleşen toplumlarda, sınıf ve kesimlerin farklı taleplerini karşılayan büyülü bir sözcüğe dönüşmüştür. Kalkınma iktisadı ders kitapları için önemle belirtilmesi gereken bir şey varsa, o da kalkınma iktisat disiplininin nüfuz ettiği her alanın çeşitli ve yoğun eleştirilere maruz kalmış olmasına rağmen, bu eleştiriler genellikle ders kitaplarına girememiştir.Kalkınma iktisadını işaret ettiği bilginin nasıl bir bilgi olduğu  konusunda farklı  açıklamalar yapılmıştır. Genellikle yine ders kitaplarına girmemiş olsa bile, beş farklı tanımlamanın yapıldığını söyleyebiliriz;i-)Kalkınma olgusu bir gerçekliktir ve temel varoluş koşulunu, kapitalizmin farklı hızda gelişen toplumlar arasındaki ilişkiden alır. Kapitalizmin tarihsel gelişiminin mekansal olarak eşitsiz gelişimi, sermaye birikimi ve dolayısıyla güç donanımına daha fazla sahip olan erken kapitalistleşen kesimlerle, kapitalistleşmeye daha geç başlayan/sokulan geç kapitalistleşen toplumlar arasındaki farklılığın, ilişkinin, eşitsizliğin tanımlandığı bir gerçeklik dolayında kalkınma yazını biçimlenmiştir. Ama bu gerçeklik özellikle geç kapitalistleşen toplumlar için başlangıçta niteliksel olarak farklı olan iki toplum arasındaki ilişkileri tanımlarken, zamanla geç kapitalistleşen toplumlarda sermaye birikimi ve birikimin temel sınıfsal aktörleri olan iç burjuvazi geliştiğinde, farklılık niceliksel bir biçime dönüşmüştür. Kalkınma yazını da hiç kuşkusuz bu yapısal/sınıfsal dönüşümlerden etkilenmiştir. Örnek olarak kalkınma yazını ilk önce kapitalistleşmenin gereklerini yerine getirme, bu anlamda geleneksel olan ilişki ve kurumsal yapılarda dönüşüm anlamına gelirken, günümüzde artık kapitalistleşen toplumsal koşulların içeriden dışarıya doğru uluslararasılaşması talepleri, kalkınmanın temel belirleyeni olmuştur. 1940’larda  bir gerçeklik olarak azgelişmişlik kalkınma disiplinin varlığına yol açmıştır, ama aynı kalkınma disiplini kapitalizmin gereklerini yerine getirdiği oranda kendisinin krizini yaratmıştır. Kriz aslında tekil yada eleştirel olmayan iktisadın tekrar egemen olmasına yol açmıştır. Ama aynı gerçeklik, 1990’ların ortalarından itibaren bir yandan kapitalizmin açığa çıkardığı olumsuz sonuçlar, diğer yandan geç kapitalistleşen toplumların dünya kapitalizmi ile bütünleşme kaygıları, kalkınma iktisadının farklı biçimlerde yeniden varlığına ya da yükselmesine neden olmuştur. Bu anlamda “kalkınma iktisadının” kapitalizmin dinamik eşitsiz ve bileşik gelişiminin ürünü  ve bu eğilimin temel belirleyenlerden biri olduğunu söyleyebiliriz. ii-) Fakat kalkınma iktisadı aynı zamanda güç ilişkilerinden dolayı ideolojik bir içeriğe sahiptir. İdeoloji kavramını burada, kalkınma iktisadının amacının “ortak iyi”yi sağlamak olduğu yönündeki ifadede bulabiliriz. Kalkınma süreci kapitalist toplumsal ilişkilerin oluşturulması ve dahası sermaye birikiminin sağlanması gibi mekanizmaları neden olduğu ölçüde, bu mekanizmalar toplumsal olarak farklı kesimleri, farklı düzeyde etkiler. Ama kalkınma iktisadı ve kalkınma stratejileri her zaman için tüm toplumun yararına olacağı ifadesinden hareketle tanımlanır. Bu tanımlamalar gerçekliği örttüğü ölçüde, kalkınma iktisadı ideolojik bir içerik kazanır. Açlığın, yoksulluğun, işsizliğin azaltılacağı, yaşam düzeyinin yükseleceği ifadeleri bu ortak iyi kavramı dolayında işaret edilecek birkaç değişkendir. iii-)Kalkınma kavramı ortak iyiyi işaret etmek için sanayileşme ve sermaye birikimi gibi kavramları genellikle toplumsal ilişkilerden arındırılarak daha çok üretim güçlerinin gelişmesini işaret ettiği ölçüde kalkınma iktisadı fetişistik bir özellik kazanır. Oysa üretim güçlerinin gelişimi, ister istemez kalkınma sürecinde aynı zamanda sermaye sahipleri, işçiler, işsizler ve daha da önemlisi farklı donanımlarda olan erkek-kadın konumlarının varlığına yol açar.   iv-) Kalkınma iktisadı sadece  ideoloji değil ama bilgi biçimi olarak bir söylem olduğunu söyleyebiliriz. Bu anlamda kalkınma iktisadı geç kapitalistleşen toplumlara ait bir “doğrular rejimi” yaratır (Foucault, 1980,131). Son yirmi-otuz yılda belirleyici olan kalkınma karşıtı ya da kalkınma sonrası analizler, kalkınma sorununa kalkınmacı söylem üzerinden analiz ederler. Bu tarz ele alışlar, Michel Foucault’un çalışmalarından etkilenerek iktidar ve bilgi ilişkileri üzerinden söylem yönelimli analizler yaparlar. Kalkınma olgusu ya da ifadesi bu tarz analizlere göre iktidarın disipline edici teknikleri ve pratiklerinden bağımsız analiz edilmez.  Kalkınma söylemi, birey yada kolektif etkinliklere dışsal olan ve genellikle uygulanan iktidarın disipline edici gücü olarak tanımlanıyor.  Kalkınma iktisadının ideoloji olduğu vurgusuyla kalkınma iktisadının bir söylem olduğu gerçekliğini birbiriyle karıştırmamamız gerekir. Escobar’ın işaret ettiği gibi kalkınma söylemi sadece gerçekleri gizleme anlamında bir ideoloji ya da  iktidarda olanların gerçek doğruyu gizlemek için ürettikleri bir araç değildir. Kalkınma söylemi üçüncü dünyadaki insanların günübirlik yaşamlarını düzenleyici pratikler dolayında biçimlenir”(Escobar, 1995,104).[7] Bu anlamda kalkınma iktisadı sadece bilgiyi işaret etmez, işaret ettiği bilgi ile yaşam üzerinde etkide bulunur. Bu anlamda da kalkınma söylemi iktidarla ilişkilidir, iktidarın pratik etkinliğini işaret eder. Bu anlamda kalkınmaya ilişkin düşünceler boşlukta gerçekleşmez. Jonathan Crush’un ifade ettiği  gibi “kalkınma endüstrisi” oldukça hiyerarşik yapıya sahip kalkınmaya ilişkin bilgi üretim ve tüketim mekanizması içinde biçimlenir. Bu anlamda bilgi iktidar, fakat iktidar da bilgidir. İktidar bilginin ne olup olmadığını tanımlar (Crush,1995,5-6).v-) Kalkınma ekonomisinin temel belirleyeni, kapitalistleşme sürecine farklı zamanlarda yaşayan farklı donanımlar arası ilişki olduğu için statik karşılaştırmaya dayalı bir yöntem, dolayısıyla modernleşme yaklaşımının özelliklerine sahiptir (Ercan,1995). Bu anlamda kalkınma ekonomisi kapitalist yapısal özellikler ve kapitalizmin açığa çıkardığı günlük yaşam tarzlarını idealize ederek, daha  geç kapitalistleşen toplumların kendileri  gibi olmalarını dayatır. Bu yüzden erken kapitalistleşen ülke pratikleri, geç kapitalistleşen ülkeler için sürekli yenilenen “reçetelere” dönüşür. Bu anlamda aslında kalkınma iktisadına ilişkin her bilgi aynı zamanda bir müdahale ve dolayısıyla kalkınma stratejilerini içerir. Kalkınma iktisadını, kurum ve örgütleriyle hareket eden ve pratiğe müdahale eden kalkınma stratejileri olarak tanımlayabiliriz.  IV-Kalkınma İktisadının Süreklilik İçinde Kırılmaları: İktisattan Kalkınma İktisadına ve Kalkınmadan Kalkınma Karşıtlığına  Kalkınma kapitalist sermaye birikimine bağlı bir gerçeklik olduğu sürece, kalkınma iktisadı birikimin hız ve donanımına bağlı olarak değişim gösterir. Yukarıda işaret ettiğimiz kalkınma stratejilerinin aynı zamanda bir inşa süreci olması, kalkınma sorunsalının ele alınmasında farklılaşmaların varlığına yol açacaktır. Aslında en önemli farklılık bizzat kalkınma iktisadı diye bir alt disiplinin açığa çıkmasıdır. Kalkınma iktisadının bir alt disiplin olarak gelişimi, iktisadın tüm toplumsal koşullara uygulanacak bir disiplin olduğu düşüncesinden bir kopuşu ifade edecektir. Özellikle II. Dünya Savaşı sonrası koşullarında bir anda dünyanın büyük bir kısmının azgelişmiş olduğu tespit edilir. Bu tespitin kaynağı yukarıda işaret ettiğimiz karşılaştırma üzerinden gerçekleştirilir. İktisadın tasarruf, yatırımlar, tüketim ve milli gelir gibi kategorilerinden hareketle gerçekleştirilen karşılaştırma, ama özellikle tasarrufların milli gelir içindeki payı karşılaştırması üzerinden, ülkelerin kendi içinde gelişmişlik düzeyine göre bir sınıflandırma yapılır. Hiç kuşkusuz diğer alt disiplinler olarak gelişme sosyolojisi ve gelişme politikaları da kendi ölçeklerinden hareketle bu hiyerarşik sınıflandırmaya katkıda bulunurlar. Bu tarz bir sınıflandırma aynı zamanda neden ve niçin soruları ile kalkınma iktisadının varoluş koşullarını hazırlar. Azgelişmişliğin nedenlerinin açıklanması ve azgelişmişlikten kurtulma stratejilerinin belirlenmesi, kalkınma iktisadını sadece tekil/egemen iktisattan ayrılmasına neden olmaz, ama aynı zamanda azgelişmiş toplumlara yönelik reçetelerin hazırlanması anlamına da gelir. Bu anlamda kalkınma iktisadının ilk elden kaynağı egemen iktisat iken, zamanla yani inşa süresince açığa çıkan sonuçlar bu temel kaynaktan görece farklılaşmaları içeren kırılmalara neden olmuştur. Kalkınma iktisadının ya da kalkınma iktisadı karşıtı yazının kaynağı, bizzat kapitalizmin inşa süreci iken, süreç ideolojiler, söylemler, fetişistik açılımlar ve çok daha belirleyici olan kalkınma stratejileri  olarak kendini açığa çıkarır. Sürecin analizi açısından tüm bu var oluş hallerini ele almak oldukça büyük öneme sahiptir. Çünkü söylem ya da ideolojik farklılaşmalar, egemen olan yaklaşımdan kırılmalara, yeniden yapılanmalara yol açar. İkili okuma ile bu değişikliklerin hem gerçeklikteki belirli dönüşümleri anlamamızı kolaylaştırdığını, ama sadece örnek olarak söylemsel analizde ya da yanlış bilinç anlamında ideolojide kaldığımızda gerçekliği anlamamızı zorlaştırdığını söyleyebiliriz. Çalışmamız açısından kalkınma yazınında gerçekleşen bu dönüşüm ve süreklilikleri işaret etmek, daha sonra kalkınma ders kitaplarında bu farklılaşmaların var olup olmadığını sorgulamamıza olanak sağlaması açısından önem taşıyor. Gelişmeler-kırılmalar ve sürekliliği belirli başlıklar altında toplayabiliriz. Hiç kuşkusuz tüm bu süreklilik ve kırılmaları burada detaylandıramayız, bu aslında anlamlı olacak bir diğer çalışmanın konusu olabilir. Burada sadece çok genel bir dönemlendirme yapacağız. Bu tarz kırılma ve sürekliği analiz ederken ilk elden Hirschman (1981) ve Hirschman’dan hareketle Streeten’in (1983) yaptığı analiz, tekil iktisattan yani genel geçer iktisadın tüm ekonomiler için geçerli olduğu düşüncesiyle, buna karşı geliştirilen düşünce yazarlarının ayrımını ele veriyor. Diğer yandan Kuzey-Güney arasındaki ekonomik ilişkilerin ilişkiye taraf olanlar için karlı olacağı ve ya olmayacağı ifadeleri de bir başka ayrımı işaret ediyor. Bu ikinci ayrım gelişme yazınına karşılık azgelişmişlik yazını olarak da sınıflandırılıyor (Bernstein, 1992). Gelişme yazınına karşılık azgelişmişlik yazını önemli bir dizi farklılık içermekle birlikte, aslında her iki yazında kalkınma talebinden hareket etmekte,  gelişme yazını kalkınmayı engelleyen nedenleri o ülkenin içsel dinamiklerine bağlarken, azgelişmişlik yazını kalkınamamanın temel nedeni olarak gelişmiş kapitalist ekonomileri gösterecektir. Ama azgelişmişlik yazını da aslında kalkınma kavramını/gerçeğini sorgulamadan, kalkınmanın nasıl olacağının yol ve yöntemlerini araştırmıştır (Ercan, 1995). Oysa kapitalizmin geç kapitalist ülkelerde kalkınma stratejileri doğrultusunda inşa edilmesi, sistemin mantığına uygun olmakla birlikte, ideolojik olarak işaret edilen “ortak iyiye” yönelik olmadığı açığa çıkmıştır. Yoksulluk ve işsizliğin artması, askeri darbeler ve sanayileşme ve kalkınmanın çevre, kadın ve emek üzerindeki olumsuz sonuçları kalkınma kavramını eleştirerek, kalkınma karşıtı (post develoment/anti-development) bir yazının oluşmasına neden olmuştur.1970’lerin sonunda başlayan ve neo-liberal yönelimli küreselleşmeci analizler kalkınma iktisadının gereksizliğini işaret ederek dünya pazarı ile bütünleşmenin tüm taraflar için “ortak iyi” anlamına geleceği vurgusunu öne çıkartmıştır.[8] Bu vurgu beraberinde bütünleşme için gerekli mekanizmaların yani emek-meta ve para piyasalarının kapitalizmin dünya ölçeğinde işleyişine uygun hale getirilmesiyle, devletin etkinlik alanın azaltılması yani pür piyasa mantığı temel ideoloji ve pratik olarak gündemi belirleyecektir. Küreselleşme ve neo-liberal politikaların etkin olduğu bir dönemde “kalkınmacı” eğilimler, özellikle devletin üretken sermayenin gelişmesini sağlaması, teknolojik ilerlemeye destek vermesi ve en önemlisi kalkınmayı olumsuz etkileyen dışsal tehlikelerden ekonomiyi-toplumu koruması üzerinden bir dil geliştirmeye başlamışlardır. G.Kore deneyimi bu tarz analizlerin temel referansı olurken, hastalıklı kabul edilen spekülatif hareketlerin etkisini azaltma ise en çok öne çıkartılan argüman olmakta. Kapitalizmin özellikle 1990’lardan itibaren dünyanın birçok yerinde arka arkaya krizlerle yüzleşmesi, “piyasanın her şey olduğu” fikrini kısmi bir eleştiriye tabi tutulmasına neden olmuş. Washington Sonrası Uzlaşısı olarak tanımlanan analizler, devleti yeniden ve yeni görevlerle tanımlayarak sürecin içine alınmıştır. Ama önemli bir farklılıkla, piyasanın belirlediği işlevlere uyumluluk anlamında bir devlet tanımına işaret edilmiştir. Bu anlamda son zamanlarda küreselleşmeye karşı kalkınmacı analizler ile küreselleşme için devletin etkin kılındığı piyasa yönelimli kalkınmacı analizlerin belirleyici olduğu bir dönemden geçiyoruz diyebiliriz. Kalkınma karşıtı yazın açısından önemli olan bir değişme ise, kalkınma karşıtı analizlerde özel bir yeri olan feminist kalkınma karşıtı ya da çevreci kalkınma karşıtı hareketlerin piyasa merkezli ve etkin devlet işleyişi içinde pasifleştirilmesidir. Diğer yandan kapitalizmin dünya ölçeğinde etkinliğini arttırdığı ve toplumsal ilişkiler üzerinde gerçek egemenliğini kurduğu bu dönemde, devletin yeniden dağıtımcı politikalarında önemli gerilemeler yaşanması, sermaye yoğun teknolojilerin devreye girmesi, emek tasarruf eden üretim organizasyonlarına gidilmesi ile temel geçinme olanaklarını kaybeden muazzam bir kitlenin varlığına yol açmıştır. Bu gelişmeler ise kitlelerin yeniden paylaşımcı ve anti-küreselleşmeci kalkınma düşüncelerine yönelmesine yol açmıştır.Tabloda işaret ettiğimiz süreklilik-kırılma ve geri dönüşleri kalkınma stratejileri, kalkınma stratejilerinde devletin üstleneceği işlevler gibi oldukça farklı kriterler dolayında kendi içinde bir dizi analize tabii tutulabilir. Fakat bizim amacımız açısından sadece bu değişiklikleri işaret etmek yeterli olacak.  Diğer yandan kalkınma yazınında süreklilik, kırılma ve geri dönüşleri yukarıda işaret ettiğimiz, kapitalizmin işleyişi yani gerçeklik düzeyi ile birlikte ideoloji, söylem ve fetişleştirme gibi değişkenler dolayında yeniden ve daha zengin bir okumaya tabi tutulabilir. Ama tüm bu okumalar ancak kalkınma iktisadının genel olarak çerçevesini oluşturma ve teorik detaylı bir okumanın konusu olabilir. Amacımız Türkiye’de kalkınma ders kitaplarının “gelişme yazının geçtiği aşamaları  içerip-içermediğini sorgulamak olduğu için, sadece süreklilik ve kırılmaları göstermeye çalışıyoruz. Bu tarz bir analiz için çıkış noktamız ya da ölçümüzü Max  Horkheimer’in egemen iktisat için işaret ettiği ifade olacak. Horkheimer’e göre iktisat “oluşa değil de varlığa yönelmiş” bir disiplindir. Bu ifadenin açık anlamı “verili toplum biçimini kendini yineleyen ve hep aynı süreçlerden oluşan bir mekanizma olarak gören” bir bilgi tarzı ile karşı karşıyayız. Kırılma ve geri dönüşleri bu bilme tarzına karşı ya da onun içindeki gelişmelere atfen kullanacağız. Teoriden uzaklaşmaya yönelik çabaları kopuş olarak tanımlıyoruz. Hiç kuşkusuz bu kopuş, teorinin bütünsel yapısı ve özellikle belirli bir varoluşu yücelten teorinin tümüne karşı gerçekleştirilen bir karşı çıkış anlamına gelmiyor. Kalkınma iktisadının varoluş nedeni olan “kapitalist toplumlardan farklı olan toplumları”, kapitalist toplumsal ilişkilere  yönlendirme kaygısının bizzat kendisi, “tekil iktisattan” kopuşun belirleyicisi haline gelmiştir. Tekil iktisadın veri olarak kabul ettiği üretici ve tüketiciler, taraf oldukları  emek-para ve meta piyasalarında amaçlarına uygun araçları seçmeleri teorinin ilk uğrağı iken, egemen iktisadın temel belirleyenleri olan rasyonel insan ile rasyonel davranışların oluşturduğu denge koşulları (para-meta ve emek piyasası ve bu piyasaların kendi aralarında) ikinci uğrak oluyor. Tüm bu işleyişin evrensel ve her topluma uygun olduğunu söylemek ise son uğrak oluyor[9]. Kalkınma iktisadı açısından aslında her üç uğrak çok önemli, ama esas belirleyici olan son uğrak. Yani rasyonel insanın evrensel ve mutlak bir gerçeklik olarak tanımlanması uğrağı önemli. Bu ifade daha sonra rasyonel insanı da içine alan piyasanın evrensel ve mutlak olduğu ifadesiyle yer değiştirecektir. Yani fetişizm günümüzde daha bir üst noktaya taşınmış durumda. Kalkınma iktisadının varoluşu, rasyonel insan ve denge koşullarının dünyanın her köşesinde ve her toplumda geçerli olmadığını ifade etmekle başlıyor. Ama teoriye yönelik bu tarz tanımlama veya karşı çıkış ya da kopuşun bizzat kendisi kutsanan ve rasyonel olduğu kabul edilen bir varoluşu hiyerarşik olarak yukarı doğru çekerken, diğer toplumlar rasyonel olmayan, normal olmayanı temsil ediyor. Aynı zamanda kalkınma iktisadını tek iktisattan farklı kılan müdahale ve müdahaleyi sağlayacak organize güç olarak devleti de öne çıkarmış oluyor. Aslında müdahale düşüncesinin temel yönelimi ise benzer olmayanı benzer olana dönüştürme stratejilerini içerecektir. Ama kalkınma iktisadının müdahale kavramı ile bağlantısı Maynard Keynes’in iktisada müdahalesi ile gerçekleşmiştir. 1929 Genelleşmiş krizi aynı zamanda genel geçer iktisat disiplinin de kriz olmuştur. Krizle birlikte denge ilkesi sorgulanmaya başlanmıştır. Farklı mekanizmalara bağlamakla birlikte 1930’lu yıllarda kapitalizmin bazı şartlarda kriz üreteceği fikri genel olarak işlenmeye başlamış  fakat Maynard Keynes’in bu yöndeki eleştirisi en çok tutulan eleştiri olmuş ve hatta iktisat disiplini açısından yer yer bir devrim olarak tanımlanmıştır. M.Keynes  kapitalist ilişkilerin sürekli denge üretmeyeceği fikrini iktisada taşımış ve devletin bu dengesizlikleri gidermek için piyasaya müdahale edebileceğini ve hatta kapitalizmin yararı için etmesinin zorunlu olduğunu vurgulamıştır. “Şu sonuca varıyoruz ki, yatırımın cari akımını düzenleme işi, sakıncasız olarak, özel girişime bırakılamaz” (Keynes,1980,336). Keynesyen analizle devletin ekonomik yaşama müdahale etmesinin gerekliliğinin genelgeçer iktisat disiplini içine monte edilme çabalarıyla karşılaşmış oluyoruz. Keynes ve daha sonraki Keynesyen ele alışlar için, devlet, kapitalizmin yarattığı enflasyon ve işsizlik gibi ekonomik hastalıkların üstesinden gelecek bir dizi araçlara sahiptir. Keynes enflasyon ve işsizlik gibi olguları eksik talebe bağlıyor ve çaresinin de toplam talebin yükseltilmesinde buluyordu (Clarke, 1988, 270-75). 1929 Kriz ve sonrası Amerika, İngiltere ve İsveç gibi ülkelerin uyguladıkları ekonomi politikaları inceleyen uzmanların gösterdiği gibi; önemli farklılıklar olmakla birlikte ele alınan bu ülkelerde devlet açık bütçe politikaları ve kamu harcamaları ile ekonomik krizi aşma yönünde bir dizi pratik geliştirmiştir. Yani devletin ekonomiye müdahalesi teoriye içselleştirilmiş oluyordu. Kalkınma yazınında müdahale yukarıda işaret ettiğimiz gibi bir mekanizmanın aksayan yanlarını lehimci mühendislik olarak düzeltme anlamına gelmiyor, özellikle başlangıçta bir inşa ve yeniden yaratma amacına yöneliyordu. Kalkınma yazını ve ona karşı geliştirilen azgelişmişlik yazını zamanla, ülke içinde inşa faaliyetinin belirli bir yol almasından sonra devleti dışsal değişkenlere entegre etme ya da dışsal değişkenlerden koruma işlevlerinden hareketle yeniden tanımlama yolunu seçerler. Aslında bu düşünce/inanç kalkınma düşüncesinde farklı aşamalarda tekrar tekrar karşımıza çıkıyor. Tabloya baktığımızda Keynesyen geri çekilme yani devleti etkin kılmanın kalkınma yazınında sadece VI aşama (Marksist Üretim tarzları ve Üretim Tarzlarının Eklemlenmesi), VII aşama (Eleştirel Olmayan İktisada Geri Dönüş -Washington Uzlaşması) ve VIII aşamada (Post-developmentalist-Anti-kalkınmacı yaklaşımlar) doğrudan belirleyici olmadığını görüyoruz. Keynesyen karşı çıkış ve genel geçer iktisat açısından geri çekilmeyi dönemin koşulları içinde değerlendirmemiz gerekiyor. Dönemi tanımlayan önemli bir değişim var ise o da Sovyetler Birliği’nin uygulamaya soktuğu planlama olmuştur.  Sovyetler Birliği’nin planlama temelli ekonomik başarısı, genel geçer iktisadın (neo-klasik iktisat) ne teorik çerçevesi ne de beklentilerine uyuyordu (Preston,1985,40). ABD’nin uluslararasılaşması yönündeki pratikleri müdahalenin bir diğer belirleyicisi olmuştur. Müdahale ABD’nin uluslar arası alanda varlığını etkin kılması için geliştirilen politik yapılanmalar, aynı zamanda Batı-Avrupa’nın Ekonomik Yeniden İnşası Programı’nı da (Economic Recovery of Western Europe) gerekli kılıyordu. Böylece müdahale kavramı uluslararası düzeye taşınmış oluyordu. Planın geliştirilmesinde önemli bir isim olan Prof. Seymour Harris, bu programın geliştirirken Keynesyen bir çerçeve izlemiştir. (Preston,1985,48). Avrupa’nın inşasında en önemli aşama Marshall yardımı olmuştur. Marshall yardımı “Amerika’nın Avrupa’ya yatırımlarının akışını hızlandırması ve Atlantik ekonomisinin gelişmesi için dengeli bir Avrupa yaratılması” amaçlarını taşıyordu. (Clarke,1988,256).  Kalkınma yazınında müdahalenin girmesi, belki de müdahale kavramı etrafında örgütlenen kalkınma düşüncesinin gelişmesinde bir diğer gelişme, Keynes’in toplam talep ve onun bileşenleri doğrultusunda yaptığı statik analizin, dinamikleştirilerek uzun dönem açısından geliştirilmesi olmuştur. Literatürde Harrod-Domar olarak tanımlanan modelde, büyümenin uzun dönemli belirleyenleri analize dahil edilmiştir. Büyümenin temel belirleyeni olarak gösterilen yatırımlar, kalkınma iktisadının azgelişmiş toplumları azgelişmiş olarak nitelemesinin de temel belirleyeni olmuştur. Yatırımların Keynesyen analizden hareketle tanımlanması doğal olarak, gelir ve talep değişkenlerini öne çıkarmıştır. Yatırımlar ve dolayısıyla üretimin gelişmesi, toplumda gelirin yüksek ve dolayısıyla toplam talebin yüksek olması ile ilişkilendirilmiştir. Keynes’in dinamikleştirilmiş bu modeli bir yandan müdahaleyi meşrulaştırırken, diğer yandan ekonomin büyümesi için gerekli şartları da belirlemiş oluyor. B.Hettne’nin haklı olarak vurguladığı gibi tüm bu değişkenler, kalkınma düşüncesinin gelişimi için temel model olmuştur (Hettne,1990,50). Bu bizim için iktisat düşüncesinde kalkınma iktisadının bir alt disiplin olarak gelişmesi ve bu anlamda ilk kırılmayı işaret ediyor. Kalkınma iktisadının bir disiplin olarak varoluşunun teorik dili bu olurken, bu dil iki önemli  olgu ile kalkınma iktisadını daha bir belirgin hale gelmesine neden olmuştur. Bu olaylardan ilki ABD’nin uluslararası düzeyde neler yapmayı amaçladığını  açığa çıkaran Başkan Truman’ın konuşmasıdır. Başkan konuşmasında eski emperyalizmin yani diğer insanları sömürmenin kendi planlarında yeri olmadığını ve devamla amaçlarının demokratik ve adil bir dünya yaratmak olduğunu söyler. Bu amacı yerine getirmek için oluşturulan programda, “sahip oldukları endüstriyel gelişme ve teknolojik donanımı dünyanın  azgelişmiş bölgelerin gelişmesi ve büyümesine yönelik kullanacaklarını” işaret edecektir. (Truman’dan aktaran Rist, 1997,71). G.Rist Truman’ın konuşmasıyla birlikte kalkınma kavramının keşfedildiğini belirtir. Kavram bu anlamda ilk defa geniş bir şekilde dolaşıma girmiştir. İdeolojik yada söylemsel olarak azgelişmiş olanlara refah ve zenginlik götürüleceği ifadesi, azgelişmiş ya da kalkınmamış olanları kalkınmış olanlardan ayırt etmeyi yani ölçü sorununu gündeme getirmiştir. Bu sorunu  uluslararası düzlemde Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Konseyi gündemine almış ve çabalarının genel çerçevesini “ekonomik gelişme” olarak çizmiştir. Bu çerçeve içinde çabaları azgelişmiş denen ekonomileri tanımlamak ve bu ekonomiler için kalkınma koşullarının ne olduğunu belirtmek olmuştur. Birleşmiş milletlerin 1951 yılında oldukça küçük bir uzman grubuna hazırlattığı Azgelişmiş Ülkelerin Kalkınması İçin Ölçüler  adlı raporda, azgelişmiş ülkeleri tanımlamak için ülke içi tasarruf oranlarına dikkatler çekilmiştir. Gelişmiş ülkelerde ülke içi tasarruf oranları %10 dolayında iken, azgelişmiş ya da kalkınmamış ülkeler için bu oranın % 5 ya da daha altında olduğu belirtilmiştir. Tanımlamaya ve dolayısıyla sınıflandırmaya yarayan ölçme sorunu, aynı zamanda sorundan kurtulmanın yolunu da böylece göstermiş oluyor. Yani ülke içi tasarruf oranlarının nasıl arttırılacağı üzerinde durulmuştur. Tasarrufların artışı için müdahale ve dolayısıyla müdahaleyi yapacak olan devlet ve uluslararası kuruluşlar öne çıkartılmış oluyor. Müdahalenin sınırlarını belirtmek için ise rapor, özellikle planlamanın gerekliliğini öne çıkarır. Planlama kaynakların olası farklı kullanım biçimlerinden en iyisini belirlemek  olarak tanımlanmıştır. (Preston,1985,64).  Birleşmiş Milletler raporunda azgelişmişliğin temel göstergesinde işaret edilen tasarruf oranlarının düşüklüğü aslında sermaye birikiminin yetersizliği ile eş anlama geliyor. Sermaye birikiminin oluşması ise kapitalizmi kapitalizm yapan emek ile emek gücünü ayrıştırarak emek piyasasının oluşturulması, emek gücünün enerjisinin üretim sürecinde metaları yaratarak meta piyasası oluşturması ve üretim faaliyeti kullanım değeri için  olmadığından üretilen metaların değiştirilmesi için para piyasasının oluşturulması yani yukarıda işaret ettiğimiz gibi bir inşa süreci öneriliyor. Kalkınma iktisadının oluşumu üzerinde çok duruyoruz, çünkü ancak bu inşa süreci ve onun dili anlaşıldığında diğer aşamalar anlaşılacak ve yine ancak bu inşa süreci gösterildiğinde ondan kopuk bir biçim alan geleneksel kalkınma yazınının tek başına yetersiz kaldığı işaret edilmiş olacak. Azgelişmiş Ülkelerin Kalkınması İçin Ölçüler çalışması aslında kalkınmanın öncüleri olan yazarların işaret ettiği dünya ile uyum içindedir. Eğer azgelişmişliğin temel belirleyicisi yetersiz sermaye birikimi ise, sermaye birikiminin artması için gerekli koşulları hazırlamak, kalkınma için temel politika olacaktır. Bu düşünce tarzının en gelişkin biçimi ile ifade edilmesi ve Birleşmiş Milletler Gelişme Komisyonuna sunulması ünlü kalkınma iktisatçısı, W.A.Lewis tarafından gerçekleştirilmiştir. Preston’un anlamlı tanımlaması ile Lewis; “Keynes’i üçüncü dünyaya ihraç etmiştir.” W.A.Lewis; “Ekonomik kalkınma teorisinin temel problemi, daha önceleri ulusal gelirin % 4 veya 5’ini veya daha azını tasarruf eden bir toplumda, gönüllü tasarrufları % 12 ya da 15 ya da daha yüksek bir orana çıkarmaktır.” Aslında tasarruf  ile işaret edilen yatırımların artması ve yazarın ifadesi ile kalkınmanın temel olgusu “bilgi ve yetenekleri de içeren hızlı sermaye birikimidir” (Lewis, 1966, 416). Sermeye birikimi ve tasarruflar üzerindeki vurgu ile birlikte Lewis, 1953’te Mısır Merkez Bankası’na yaptığı sunuşta, gelişmiş olana azgelişmiş olan arasındaki ayrımı belirleyen bir diğer unsuru yani piyasanın büyük ya da küçük olması üzerinde yoğunlaşır. Yazar için “bir çok ülkede endüstrileşmenin önündeki temel engel, ülke içi pazarın küçük olmasıdır” (Lewis, 1953). Tasarruf oranın düşüklüğü ve pazarın küçük olması temelinde azgelişmişliği açıklayan Lewis, azgelişmişlikten kurtulmak için önerdiği çerçeve; “azgelişmişliği tanımlayan bir diğer özellik olan emek fazlasının kullanılması yönündedir. Bu ifade aslında ülke içinde işçileşme yani emek ile emek gücünün birbirinden ayrışması ile bir emek piyasası oluşumunu göstermesi açısından önem taşıyor. Var olan kapitalist ilişkiler sistemini mutlaklaştırma, binlerce yıl tarımsal alanda varlığını sürdüren insanların verimsiz olarak açıklanmasını da gündeme getirmiştir. Yazarın ifadesi ile “sermaye ve doğal kaynaklarla karşılaştırıldığında nüfusun fazla olduğu ülkelerde sınırsız işgücü bulunduğunu ve bu anlamda ekonominin büyük bir bölümünde emeğin marjinal üretkenliğinin sıfır, negatif veya göz önüne alınamayacak oranda olduğunu” belirtir. Ekonomide geniş bir yer kaplayan tüm bu kullanılabilir emek arzının varlığında “yeni endüstrilerin ve yeni iş olanaklarının herhangi bir emek sıkıntısı ile karşılaşmadan gerçekleştirileceği belirtilmiştir.(Lewis, 1953.406). Lewis üretken olmayan emek deposunun varlığına ilişkin görüşlerini geliştirmek için modernleşme teorilerine de temellik eden, geleneksel-modern ayrımını “kapitalist” ve “geçimlik” kesim olarak yeniden tanımlar (Lewis, 1966,406). Yazar emek piyasasının yanı sıra kalkınma için gerekli para piyasası, yani para sermaye oluşumuna da dikkatleri çekmiştir. Tasarrufların çok sınırlı sayıda kapitalist tarafından yapılabileceğini, çünkü toplumun geçimlik kesimin gelirlerinin çok az olduğu belirtilmiştir. Geçimlik kesim eğer tasarruf yapamayacak durumda ise, tek kaynak özellikle azgelişmiş ülkelerdeki gelir eşitsizliği paralelinde tasarruf yapabilen küçük bir kesimin tasarruflarını ek yatırım, yani sermayeye dönüştürmesi gerekiyor. Fakat azgelişmiş ülkelerde, kapitalistlerin karlarının yatırımlar için yeterli olmadığı durumda, devletin direkt müdahalesi ile yatırım için kaynak yaratmanın gerekli olduğu dile getirilir. Bu müdahale ile yaratılacak kaynaklar ek para basma ya da ucuz banka kredileri ile kredi verme, vergi oranları ile oynayarak sermaye yaratma ya da enflasyon koşulları yaratarak, kapitalistlerin enflasyonist karlar elde etmesini sağlama gibi yöntemler kullanılacağı belirtilir (Lewis, 1953, 20). Kredi yazara göre vergi kanalı ile kaynak yaratmadan daha önemlidir, çünkü, kredi ile birlikte, gelir  bölüşümü endüstriyel kapitalistler lehine çevirerek, sermaye birikimini hızlandırıcı etkide bulunacaktır. Sermaye birikimi için kaynak yaratma koşularından ilki ülke içi tasarruflar ise ikincisi ise de dışsal finans, yani azgelişmiş ülkenin dışarıdan borçlanmasıdır. Bu ise direk olarak, kapitalist ülkeler kanalı ya da kapitalist özel girişimciler kanalı ile gerçekleşebilir. W.A.Lewis yukarıda tanımladığı biçimi ile kalkınma koşullarının hazırlanması için, planlamanın gerekliliğinden bahseder. Planlama yazara göre, “piyasanın belirlediği görünmez sosyal kontrolü, devlet kanalı ile görünür bir şekilde müdahale ile geliştirmektir.” Piyasanın yarattığı bir dizi eksiklikleri böylece devlet, planlama kanalı ile elimine eder ortadan kaldırır. Bu anlamda planlama devletin piyasanın güvenlik ve varoluş koşullarını hazırlayan bir araçtır.(Lewis,1949,28).  Lewis’ten yaptığımız bu kısa özet bize kalkınma iktisadının genel referanslarını vermesi açısından önemli. Bu genel referanslar, azgelişmiş bir ekonomidei-) müdahalenin gerekliliği, ii-) sermaye birikimi için emek piyasasını ve para piyasasını geliştirmek ve iii-) tüm bunların planlı bir şekilde gerçekleşmesi gerektiği işaret edilmiş olur. Lewis’ten hareketle çerçevesini çizdiğimiz kalkınma iktisadının,  bazı farklarla bu dönemin diğer kalkınmacıları için de geçerli olduğunu söyleye biliriz. Farklılıklar sadece inşa sürecinin nereden ve hangi araçlarla başlayacağı konusunda açığa çıkıyor. Örnek olarak kalkınma yazınına öncülük eden ve kalkınma yazının yöneldiği konuları daha açık dile getiren Paul N. Rosentein-Rodan’ın 1943 tarihli çalışması “Doğu ve Güney Doğu Avrupa’nın Sanayileşme Sorunları adlı çalışmasında azgelişmişlik probleminin kendinin deyimi ile sadece çöküntü bölgeler (depressed areas) ile sınırlı olmadığını ve fakat “bir bütün olarak dünyayı ilgilendiren genel bir sorun olduğunu belirtmiştir. Gerçektende savaş sonrası dünya ekonomisinin yeniden yapılanma ihtiyacı ile örtüşen bu açıklama tarzı, Rodan’ın ele alışında bir dizi teorik öncülle birleşmiştir. İlki azgelişmiş denen ekonomilerin temel sorununun, bu ekonomilerin hareket alanını sınırlayan olgunun, piyasanın yetersiz büyüklükte olmasıdır. Oysa piyasanın yetersiz gelişimi sadece azgelişmişliğin ön koşulu olmakla kalmamakta, fakat dünya ölçeğinde kapitalist pazarın genişleme potansiyelini de sınırlamakta. Bu öncülden hareketle dünya ekonomisinin, kapitalist ilişkilerin daha da gelişmesinin yolu, azgelişmiş denen ülke ekonomilerinin hareket alanını sınırlayan piyasalarının büyütülmesi/genişletilmesidir. Yazara göre azgelişmiş ülke pazarlarını genişletebilmenin temel yolu endüstrileşmeden geçer. Yazar endüstrileşme vurgusunu yaparken özenle endüstrileşmeyi sağlayacak girişimin (kapitalistin) maksimum noktaya ulaşması gerektiğini vurgular. Bu nasıl gerçekleşecek? Yazara göre, her şeyden önce bu çöküntü bölgelerinde endüstrileşme için izlenecek yol, kesinlikle Sovyetler Birliğinde izlenen ve kendi deyimi ile “Rus Modeli” olmamalı. Rus modeli özünde içe kapanık bir endüstrileşmeyi temel aldığı için kendi kendisinin mezarını kazacak bir dizi dezavantaja sahip olduğunu belirtir. Bu dezavantajlar; i-) Gelişme oldukça yavaştır, çünkü sadece ülke içi sermaye kaynakları kullanılır ve bu nedenden dolayı tüketim düzeyi ve yaşam standardı oldukça düşüktür. ii-) Bu model ülkenin kullanabileceği uygun doğal kaynaklarının varlığıyla ilişkili olarak dünya ekonomisinden bağımsız bir ekonomik birim  olmasına neden olacaktır ki, bu da sonuçta uluslararası işbölümünün düşük bir düzeyde kalmasına neden olacaktır. Uluslararası işbölümünün düzeyinin düşmesine paralel olarak dünya ölçeğinde meta üretim kapasitesi daha düşük seviyede kalarak, dünya meta çıktı miktarında fakirleşmesine neden olacaktır. iii-) Son olarak dünya ekonomisinde varolan farklılıklar daha çok ağır sanayinde görülecek ve bu ise dünya üzerinde varolan kaynakların verimsiz ya da gereksiz kullanımına neden olacaktır (Rodan, 1967, 246). Rodan açıkça azgelişmiş ülkeler için geleceğin, kapitalist ülkelerin yanında yer almakta ya da kapitalist ilişkileri seçmekte yattığını belirtmekte. Bu yöndeki seçeneği ikinci ve seçilmesi gereken alternatif olarak tanımlayan yazar; “Doğu ve Güney Doğu Avrupa ülkeleri için alternatif endüstrileşme biçiminin  dünya ekonomisi” ile bütünleşmeden geçtiğini belirtmekte ve devamla; “Dünya ekonomisi içinde yer almanın uluslararası işbölümünün avantajlarını kullanabilme olanağı ile birlikte üretim sonucunda herkes için refahın artacağını” belirtmiştir (Rodan, 1968, 247, vurgu bana ait). Rodan’ın yukarıdaki açıklaması bugünkü neo-liberallerin gelişme yazınının eleştirisi ve dahası sanki kalkınma yazının çerçevesini çizdiği dünyanın kapitalizm ve pazar ilişkilerine karşı imiş gibi gösterilmesinin ne kadar anlamsız olduğunu gösterir nitelikte. R.Rodan daha sonraki bir çalışmasında, “Büyük İtiş Teorisi Üzerine Notlar (Notes on The Theory of the Big Push) ekonominin gelişmesi için yapılacak küçük ölçekli katkıların bir bütün olarak ekonomide pek de anlamlı olmayacağını ve bundan hareketle ekonomik gelişmenin başarılı olması için, kaynakların belirli bir kısmının gelişme programına ayrılmasının gerekli olduğunu vurgular. Yazar dönemin kalkınma yazını içinde çok kullanılan bir örnekle kalkınma ile uçağın kalkışa geçmesi arasında bir paralellik kurar. Nasıl bir uçak uçuşa geçmek için kalkmadan önce yerde gerekli bir hıza ulaşması gerekiyorsa, ekonominin de kalkınmasının sürekliliği için belirli bir miktar kaynağın aynı anda kullanılması gerekir. Böylece azar azar yapılan yatırımlar toplam ekonomiye gerekli hızı vermezken, ani ve tüm sektörleri içerecek planlı yatırımların ekonomide sıçrama etkisi yaratarak gelişmeyi sağlayacağı belirtilmiştir (Rodan,1971,395). R.Nurkse’in “kısır döngü teorisi”, Gerschenkron’un devleti öne çıkaran analizleri ve tarihsel gelişmeyi evrimci bir şekilde analiz eden Rostow, dengesiz kalkınma ile Hirschman’ın analizlerini azgelişmişliği bir gerçeklik olarak kabul eden ama onun kabul edilen bir gerçekliğe dönüştürme siyaseti olduğunu belirtmemiz gerekiyor. Bu anlamda tabloda işaret ettiğimiz gibi kalkınma yazını bu evresinde üretimci, sınıf ve cinsiyet körü olma haline devam ediyor, dolayısıyla ideolojik, söylemsel, fetişistik, iktisat politikası temelli bir dizi özelliği taşıyor. Bu yönüyle kalkınma stratejileri kapitalizmin bir bütün olarak inşa edilmesinin araçlarını sağlasa bile, kalkınma yazını gerçekliğin yapısal-sınıfsal cinsiyetçi özelliklerini açığa vurmuyor. Bu anlamda ilk kırılma tam bir kırılma değildir. 1960’larda Dudley Seers’in The Limitations of the Special Case  başlıklı çalışması kalkınma yazınında önemli bir  farklılaşmayı ve gerçekliğe ait bazı ipuçları veriyor. Bizim yapmaya çalıştığımız gibi Seers çok önceleri genel olarak iktisat ve kalkınma ders kitaplarını eleştirerek kendi teorik çerçevesini oluşturuyor. Dudley Seers, Paul Samuelson’un kitabı “Ekonomi”yi ele alarak eleştirir. Eleştirisini kitabın ekonominin genel ilkelerini öğretmek için kullanıldığını, oysa bu kitabın ele aldığı konular ve bu konular hakkındaki tüm bilgilerin Amerika gerçekliğinden hareket ettiğini ve bu anlamda azgelişmiş bir ülkenin, dış ticaret, gelir ve yatırım gibi konularının bu kitaba referans yapılarak anlaşılamayacağını belirtir. Seers’e göre aslında Samuelson’un kitabının başlığı “Ekonomi” değil de “Yirminci Yüzyılda Birleşmiş Devletler Ekonomisi” olması gerektiğini belirtir. Seers devam eden yazısında aynı şekilde Marksist ekonominin de azgelişmiş ekonomilerinin anlaşılması için yetersiz olduğunu belirtir. Marksist yazın azgelişmiş ekonomileri bir dizi aşırı soyut kavramlarla anlamaya çalıştığını ve bu yüzden de gerçekliği yakalayamadığını ifade eder. Seers yazısının sonunda “Ekonominin yeniden yapılanması için yararlı bir başlangıcın alçak gönüllü ve fakat devrimci bir sloganla başlatıldığını belirtmiş; Ekonomi ekonomiler üzerinde çalışan bir bilimdir” (Seers, 1967,27,vurgular bana ait). Seers’in devrimci bir slogana ihtiyaç duymasının nedenleri, aynı zamanda kalkınma teorisinin yöneleceği yeni aşamayı da işaret etmiş oluyor. Seers, iktisadın yaşanan gerçeğe çok yavaş adapte olduğunu ve gerçekliğin gerisinde kaldığını belirtiyor. Daha önce yaşanan krizin gerisinde kalan iktisat şimdi de Afrika, Asya ve Latin Amerika’da süreklilik arz eden yoksulluk sorununu çözmede yetersiz kaldığını belirtir (Seers, 1967,1). Bu eleştirilerden sonra kalkınma yazınında  gerçekleşen gelişmeler kalkınma sorunun kapitalizmle ilişkili problemlerini açığa çıkarmaktan daha çok, kapitalizmin açığa çıkardığı bazı problemlere özel ilgi gösterme belirgin bir biçim alıyor. A.Sen’in sağladığı açılım burada önemli A.Sen, gelişme kavramını sadece milli gelirde meydana gelecek artış ile ele alınamayacağını bu tarz alışların gelişme ile büyüme kavramlarını karıştırdığını ifade ederek, gelişmenin aslında “güzel bir yaşam”la ilgilendiğini belirtir. Gelişme sorunu dendiğinde üretilen metaları değil, insanın merkeze konması gerektiğine işaret eder. Gelişme yazını ortalama yaşam süresi (life expectancy) ile ilgilenmeli. Ortalama yaşam süresi ise diğer bir değişken yani yaşam standardı (living standart) ile ilişkilidir. Bu değişkenleri tanımlayan şey ise hiç kuşkusuz bir kişinin varolması (being) ve bir şeyleri yapması (doing) ile ilgilidir. Sen’in deyimi ile birinin  oldukça iyi bir durumda varolması için, kişinin varolma ya da yapma fonksiyonlarının gelişmesi gerekir. Fonksiyonların gelişmesi ise farklı değişkenler arasında birey özgür seçim yapabilmesi gerekli. Özgürlük aynı zamanda bireyin yeteneklerinin gelişmesi (capabilities) ile yakından ilgilidir (Sen,1988,16-18). Özgürlük ile yeteneklerin gelişmesi arasındaki ilişki sonuç olarak insanların ne yapıp yapamayacağı ya da ne olup olmayacağını belirler. A.Sen gelişme kavramını “koşulların ve şansın bireyler üzerindeki egemenliğini, bireylerin şans ve koşullar üzerindeki egemenliği ile yer değiştirme” olarak tanımlar (Sen, 1983, 497).[10] Gelişme kavramında insana verilen önem, kalkınma anlayışın da yeni bir dizi açılım sağlamıştır. Temel ihtiyaçlar yaklaşımından (basic needs), eşitlikçi gelişmeye (egalitarian development) ve kendi-kendine güvene dayanan gelişme (self-reliant development) ile doğayı da içine alan ekolojik gelişmeye bir dizi önemli açılım sağlamıştır. Fakat bu açıklamalarda sorunlar kısmi ve izole gerçeklikler olarak ele alınmış ve insan  merkezli kalkınma ifadesi sınıf körü ve daha çok yine sorunların çözümü uluslararası ya da ulusal kısa erimli politikalar dolayında gerçekleştirilmeye çalışılmış.1980’li yıllardan itibaren özellikle devletlerin yeniden dağıtımcı politikalardan çekilmesiyle bu tarz kalkınmacı yaklaşımların daha çok sivil toplum kavramlaştırması üzerinden bir dil geliştirdiğini görüyoruz. Türkiye’de, muhalif dünyada oldukça önemli yeri olan ama ders kitaplarına neredeyse girmeyen bir diğer önemli kırılma “azgelişmişlik teorileri” diye adlandırdığımız teorilerden geliyor. Azgelişmişlik teorileri oldukça farklı kaynaklardan besleniyor. Ama temel belirleyenlerden biri kalkınma iktisadı aracılığıyla geç kapitalist ülkelere verilen sözlerin bir kısmının gerçekleşmiş, diğer kısmının gerçekleşmemiş olmasıdır. Gerçekleşen kısımlar daha çok emek-para ve meta piyasalarının gelişmesi iken, gerçekleşmeyen kısım ise bu toplumlarda yoksulluk, işsizlik ve askeri baskıların ortadan kalkmaması ve daha da kötüsü artarak devam etmesi olmuştur. Aslında azgelişmişlik teorileri, kapitalizmin geç kapitalistleşen ülkelerde inşa edilme sürecinin sonuçlarını sistematik hale getirmiştir. Bu anlamda temel vurgu kapitalizmin görünen yüzü olan emperyalizm karşıtlığı olmuştur. Bu karşıtlık bazen yapısalcı okulda olduğu gibi daha iktisat içi bir dille, dış ticaret ve fiyat mekanizmasını gündeme alınmasına neden olmuş, bazen bir bütün olarak emperyalist dünya sistemi olmuş, bazen de ve genellikle kabul gören ise, kültürel yönelimli azgelişmişlik teorileri olmuştur. Aslında bu teorik açılım aynı zamanda egemen olan sosyal bilimin de tartışılmasına neden olmuştur. “Sosyal bilimler çerçevesinde yer alan gelişmeci düşünce tamamıyla Batı’ya aittir. Bu düşünce gelip bizi sömürgeleştirenler kadar bize yabancıdır” (Goonahlake’den aktaran, Hettne, 1990,74).[11] Bilme tarzı ve kültürel farklılıkları işaret etmenin yanı sıra azgelişmişlik yazını ve onun öncülleri gelişme yazınından farklı olarak azgelişmişlik sorununu güç ilişkileri dolayında analiz eder. Azgelişmişliğin kullandığı bağımlılık kavramı, eleştirel bir kavramdır. Ve gelişmiş ülkelerle azgelişmiş ülkeler arasındaki ilişkilerin doğasını karakterize etmektedir. (Wallerstein,1989,s.66).  Bağımlılık okulu, içinde birbiri ile tamamen farklı düşünceleri taşısa bile, tüm bu okulu tanımlayan temel özellik; azgelişmiş denen ülkeler ile gelişmiş ülkeler arasında  süregelen ilişki üzerinde yoğunlaşmaları ve bu ilişkiyi bağımlılık  ilişkisi olarak ele almalarıdır. Okul için merkezi öneme sahip bağımlılık kavramını Dos Santos şöyle açıklıyor; “Bağımlılık, bir grup ülke ekonomilerinin, diğer ülkelerin büyüme ve yayılmaları tarafından belirlendiği, bir belirleme durumudur. İki veya daha fazla ekonomi arasında veya bu ekonomilerle dünya ticaret sistemleri arasındaki karşılıklı-bağımlılık ilişkisi, bazı ülkelerin kendi itici güçleri ile büyüyebilirken, bağımlı durumda olan diğer ülkelerin, kendi gelişmelerine olumlu  veya olumsuz etkide bulunabilecek biçimde, ancak başat ülkelerdeki genişlemenin bir yansıması olarak genişleyebilmeleri durumunda, bağımlılık ilişkisine dönüşür” (O.Brien, 1992, 28). Birçok konuda düşünceler üretmesine rağmen, bağımlılık okulunu önemli kılan tam da bu noktadır. Yani azgelişmişliği açıklarken azgelişmişliğin gelişmişlikle ilişkisini göstermek. A.G.Frank’ın değimiyle “azgelişmişlik ile gelişmişlik bir paranın iki yüzü gibidir, gelişmişliğin kaynağı gelişme, azgelişmişliğin kaynağı da gelişmedir”. Azgelişmişlik yazını yukarıda kalkınma kavramına ilişkin işaret ettiğimiz ideoloji olma halini açığa çıkarmıştır. P.Baran’a göre kalkınma iktisadı sömürünün gizlenmesine yardımcı olan ideolojik bir araçtır.[12] P.Baran’ın temel kitabında: “azgelişmiş ülkelerin ekonomik kalkınması, gelişmiş kapitalist ülkelerin egemen çıkarlarına kesinlikle ve temelinden ters düştüğünü işaret” eder. “Sanayileşmiş ülkelere bir çok önemli hammaddeyi gönderen, bu ülkelerin şirketlerine büyük kârlar ve yatırım alanları sağlayan geri kalmış dünya, çok gelişmiş kapitalist Batı için her zaman vazgeçilmez bir dayanak, hinterland olmuştur” (Baran,1974,85). Azgelişmişlik yazını kapitalizmin eşitsiz gelişim özelliklerini açığa çıkarmakla birlikte, kapitalizmin çevre ülkelerde kalkınmayı sağlamadığı yönündeki kötümser düşünceye sahip olduğu için, bağımlılığı ortadan kaldıracak kalkınma stratejileri önermekte. Ama dikkat edilirse burada kalkınma yada üretimci mantığın kendisi eleştirilmeden daha çok kalkınmayı engelleyen dışsal değişkenler ve dışsal değişkenlerin taşıyıcı unsuru olan komprador ya da asalak burjuvazi olumsuz değişkenler olarak eleştirilerek kalkınmacı bir dil oluşturuluyor. Azgelişmişlik yazını genellikle devlet ve halk kavramları üzerinden oluşturuluyor.[13] Azgelişmişlik yazını, kalkınma yazını açısından oldukça önemli bir kopuşu ifade etmekle birlikte kalkınma kavramını kapitalist toplumsal ilişkiler içinde analiz ederek eleştirmeye yönelmez, kalkınma ortak iyi üzerinden tanımlanır. Azgelişmişlik yazını bu anlamda kalkınma kavramının fetişistik karakterini işaret etmiyor, bu yüzden de sınıf ve cinsiyet körlüğü devam ediyor. Azgelişmiş yazınının fetişistik olma hali kapitalizmin yapısal ve dolayısıyla sınıfsal boyutlarını göz ardı ettiği ölçüde, Marksist üretim tarzları yönelimli üretim tarzları temelli kalkınma yazınının 1970’lerin ortalarında kalkınma sorununu analiz ettiklerini görüyoruz. Kalkınma yazını için oldukça önemli bir kırılma olan Marksist gelişme yazınının kapitalizmin yapısal özelliklerini işaret ettikten sonra, bu özelliklerin farklı toplumsal formasyonda somut olarak nasıl  biçimlendiği konusunda çalışmalar yapılmıştır (E.Laclau, J.Weeks, H.Wolpe, J.G.Taylor, Kay, Brenner, erken dönem Munck, J.Petras).[14] Kavramsal bir dil kullanılması nedeniyle, genellikle azgelişmişliğe ve daha da özel olarak tekil ülkelerin sermayenin uluslararasılaşması sürecine kendi koşullarında nasıl eklemlendikleri sorunu boşlukta kalıyor. Aynı şekilde üretim tarzı ve fiyat üzerinden analizler kadınların piyasa ve fiyat biçimine dönüşmeyen  yeniden üretim koşulları göz önüne alınmıyor, bu anlamda cinsiyet körlüğü devam ediyor. Aynı şekilde çevre sorunlarına da çok fazla eğilmediklerini görüyoruz. Marksist yazın kalkınma yazınından kopuşunun temel belirleyeni, olanın mutlaklaştırılmasına karşılık, olanın eleştirilmesine yönelmiş olmasıdır. Bu anlamda lehimci mühendislik ve sistem içi kalkınma stratejileri ya da iktisat politikaları yerine, kapitalizmi aşma  yönelimli analizler yapılıyor. Kalkınma iktisadının azgelişmiş denen ülkeleri dünya kapitalist ilişkileri içine çekme anlamında inşa sürecinin dili olduğunu belirtmiştik. İnşa sürecinin başlangıcında kapitalist toplumlarla geri kalmış toplumlar arasındaki farklılık, daha çok niteliksel bir farklılıktı. Ama inşa süreci başarıya ulaştığı ölçüde hem nitel farklılık daha nicel bir farklılığa dönüşmüş, hem de kapitalizmin açığa çıkardığı toplumsal sorunlar orta yere yayılmıştır. Bu sorunlar azgelişmişlik yazının gelişmesine neden olmakla birlikte, aynı zamanda gerek erken kapitalistleşen ülke sermayeleri gerekse geç kapitalistleşen ülke sermayelerinin ihtiyaçlarındaki  yapısal  ihtiyaçlarına karşılık gelecek taleplerin güçlü bir şekilde dile getirilmesine neden olmuştur. Bu talepler kalkınma yazınında yeniden, egemen tek iktisat anlayışına dönüşe neden olmuştur. Neo-liberal politikalar olarak da tanımlanan bu yeni stratejiler, piyasanın mutlak egemenliği üzerinden geliştirilmiştir. Neo-liberal politikalar düşünüldüğünün aksine müdahaleyi ve devleti analizin dışında bırakmaz ama negatif müdahale diyeceğimiz bir dizi müdahale ile devleti tanımlar. Devlet yüceltilen pazarın ihtiyaçlarına göre emek-meta ve para üzerinde siyasal olanın kurumsallaşmış eski biçimleri yani inşa dönemine ait biçimlerini kaldırıp, sermayenin işleyişini daha bir hızlandıracak yasal düzeneklerin ve kurumsal oluşumları gündeme alır. Pazar dolayısıyla daha çok üretim, daha çok üretim için daha çok emek ve daha çok tüketim üzerinden yaşam yeniden biçimlenmektedir. Kalkınma iktisadının iç piyasayı inşa etmesi gibi, neo-liberal yazın da iç piyasanın dünya piyasasına katılmasının gereklerini yerine getirmektedir. Burada devlet ve devletin bürokratik mekanizmasının karar alıcı konumlarının yerini, sermayenin doğrudan örgütleri, ulus ötesi kurumlar ve her iki mekanizma arasında aktif işlev gören piyasa teknokratları almıştır. Neo-liberal kalkınmacı dil ve pratikler, kalkınma olarak yüceltilen endüstrileşme ve sanayileşmenin toplumsal yıkımlarını açığa çıkardığı ölçüde, kalkınma yazınında bir başka kopuşu ama önemli bir kopuşu gündeme taşımıştır. Kalkınma sonrası ya da kalkınma karşıtı yazın olarak tanımlayacağımız bu tarz ele alış, yöntemi gereği kendi içinde oldukça farklı açılımlar içermekle birlikte temel yönelimi doğrudan kalkınma kavramının kendisini eleştirmek olmuştur. Kalkınma sonrası ya da kalkınma karşıtı çalışmalar özellikle post-modern, post-kolonyal ve feminist çalışmaların biçimlenmiştir (Crush,1995,3). Batı-merkezli analizlerin disipline edici bilme halleri ve bu halleri pratiğe dönüştüren mekanizmalarına yönelik analizler, ideoloji kavramından daha çok söylem kavramına yöneldiklerini görüyoruz. Yani kalkınma yazını ve kalkınma kavramının işaret ettikleri sadece bir şeyleri gizlemek, örtmekle sınırlı kalmıyor tam tersine işaret ettiği şeyi dönüştürecek bir özelliğe sahip olduğu belirtiliyor. Bu anlamda Foucault’nun güç ve bilgi ile ilintili söylem kavramı öne çıkıyor. Kalkınma yazını Batı merkezli disiplinin Üçüncü Dünya’yı içine alacak şekilde genişlemesi ve farklılıkları kendine benzeterek dönüştürmesine yönelik bir söylem olarak analiz ediliyor. (Escobar, 1984-5: 377). Kalkınma karşıtı yazın, kalkınmaya yönelik her tür bilme halinin ve pratiğin ekonomik büyüme değil, bağımlılık ve egemenlikle sonuçlandığı belirtiyor. Bu anlamda yine ekonomik gelişmenin, ülkenin tümünün gelişmesine neden olduğu yönündeki düşüncenin aksine, ülke içinde mekansal eşitsizliklere, geri kalmış, çöküntü bölgelerin varlığına neden olduğu bildiriliyor. Kalkınmanın modernleşmeci boyutunun yerel kültür ve değerleri tahrip edip, ortadan kaldırdığına işaret ediliyor. Kalkınma yazının ikinci aşaması ya da kırılmasında ileri sürülen kalkınmanın temel ihtiyaçları karşılamasına ilişkin yaklaşımların tersine, kalkınmanın sürekli olarak daha fazla yoksulluk ve her geçen gün kötüleşen çalışma koşullarına yol açtığı ve aynı şekilde çevre dostu kendi kendine yeterli gelişmenin aksine ekolojik olarak yıkım süreci anlamına geldiği işaret ediliyor. Son olarak gelişmenin demokrasi ve yönetime katılımı arttıracağı düşüncesine karşı da kalkınmanın insan hakları ve demokrasiyi tahrip ettiği işaret ediliyor.[15]  Kalkınmanın ifade edilişinin yöntemsel olarak, çizgisel (linear), teleological, ethnosentric ve statik karşılaştırmalı analizlere dayandığı belirtilmiştir. (Nederveen Pieterse 1991).Kalkınma karşıtı yazının önemli katkılarından biri, bağımlılık ya da azgelişmişlik yazının alternatif olarak geliştirdiği dilin aslında kalkınmacı ve modernleşmeci söyleme içkin olduğunu belirtmiş olması (Manzo,1995); diğeri de ve kalkınmacı yaklaşımların göz ardı ettiği etik, kadın, yerel oluşumlar, çevre gibi değişkenleri gündeme alınmasına neden olmasıdır. Fakat önemli bir kopuş gerçekleştirmesine rağmen bu yazının temel problemi ise gerçekliği gündemine almaması yani çalışmalarında Batı, Birinci Dünya gibi kavramları ve özellikle de kültürel içerikli tanımlamalara rağmen kapitalizmin yapısal-sınıfsal özelliklerini işaret etmekten özellikle kaçınmasıdır. Aslında  Ray Kiely’in işaret ettiği gibi kalkınma karşıtı yazın, Batıyı, IMF’yi göstermesi ve Batının  Üçüncü Dünya ile ilgilenmesini de piyasa, ucuz emek ve hammaddeye bağlaması asalında, bu tarz ele alışları azgelişmişlik teorilerine yaklaştırmaktadır. (Kiely,1999,35). Diğer yandan bağımlılık okulundan farklı olarak  bütünsel ve devlet merkezli bir kopuş yerine daha lokal ve sivil toplum yönelimli stratejileri öne çıkartıyorlar. Fakat R.Kiely’den farklı olarak  her iki yaklaşımda yaşanan olumsuzluklar (kalkınamama ya da kalkınma) dışsal değişkenlerden hareketle açıklanıyor. Aslında kapitalizmin ülke içinde gelişmesi ve bu gelişmeye paralel olarak bir iç burjuvazi oluştuğunu, analizlerine pek fazla konu etmiyorlar. Bu iç burjuvazilerin piyasa yönelimli kültürel yönelimleri ve yine kar amacına yönelik pratikleri analizlerinin dışında tutuluyor. Kiely’in ifadesi ile söylem işaret ediliyor ama söylemin arkasındaki aktörlere dikkat çekilmiyor.Kalkınma sonrası ve kalkınma karşıtı çalışmalar  akademik dünyada oldukça etkin olmalarına karşılık, geç kapitalist ülke pratiklerinde pek belirleyici olamadıklarını ifade edebiliriz. Ama özellikle 1990’ların ikinci yarısında kalkınmacı analizlerde iki önemli gelişme olduğunu görüyoruz. Gelişmelerden biri küreselleşme ve neo-liberal politikalara karşı yeniden devlet merkezli ve halkı öne çıkaran, üretken sermaye ile uluslararası arenada rekabet etmenin gereklerine vurgu yapan bir anti-küreselleşmeci kalkınmacı muhalif bir yakarmayla karşılaştık. Günümüzde daha çok Ha-Joon Chang’ın öncülüğünü yaptığı bu tarz analizler daha çok Alice H.Amsden’in  çalışmalarından [16]hareketle ulusalcı-kalkınmacı bir strateji öneriyorlar. M.Khor’dan, D. Nayyar’a, J.A.Ocompo’ya , L.Taylor’a ve buradan da J.Toye gibi kalkınma yazının önemli isimlerini içeren bu yaklaşımın şu anda oldukça etkili olduklarını ve aynı zamanda  bilimsel çalışma üretme konusunda çok da verimli olduklarını söyleyebiliriz.[17] Bu tarz analizler için aslında bir kırılmadan bahsetmekten daha çok kalkınma düşüncesine geri dönüşten bahsedebiliriz. Analiz, Bağımlılık okulu ile kalkınma yazını arasında bir yerde duruyor ve kalkınma isteniyor ama bu dönemde ulusal burjuvaziden daha çok üretken sermaye destekleniyor. Üretken sermayeyi olumsuz etkileyen küreselleşmenin dışsal dinamikleri ama özellikle uluslararası spekülatif paranın hızını kesecek iktisat politikaları öne çıkıyor. Sınıf kavramından özellikle ülke içi sınıflardan pek fazla bahsedilmiyor[18]. Tıpkı kalkınmacı yaklaşımın fetişistik dilinde olduğu gibi üretim ve halk gibi ortak bölen ifadeler kullanılıyor. Günümüzde belirleyici ve belirleyici olduğu ölçüde yaşamı dönüştüren temel kalkınma yazınının ve pratiğinin “piyasa merkezli ve devlet destekli kalkınmacılık” olduğunu söyleyebiliriz. Bu yaklaşımın temel kaynağı konjonktürel olarak arka arkaya patlak veren krizler olurken, geç kapitalistleşen ülkelerde birinci kuşak reformların sona erdiği ve bu reformların devamı niteliğinde dünya kapitalizmiyle yapısal bütünleşmeyi sağlayacak düzeneklerin oluşturulduğu  döneme karşılık geliyor. Krizlerle birlikte eleştirel olmayan burjuva iktisatçıları arasında eleştirel eğilimler açığa çıkmaya başlamıştır. Bu tartışmalarda öne çıkan ve aynı zamanda kalkınma yazınında yeni bir dönemi başlatan Dünya Bankası baş iktisatçısı Joseph Stiglitz olmuştur. Krizin açığa çıkardığı tehlikeleri yakından izleyen Stiglitz, pür piyasacı analizler ve bu analizlerin kuralsızlaştırma politikalarına karşı, “bizim amacımız kuralsızlaştırma politikaları olmamalı tam tersine düzenlilik ve kendine güveni sağlayıcı yeni düzenleyicilerin bulunması” gerektiğini işaret edecektir. Özellikle pür piyasacı analizlerin önemli ölçüde donanımsız kaldıkları bu dönemde Joseph Stiglitz, piyasanın her zaman için her problemi çözme yeteneği olmayacağını belirtecek ve bu anlamda devletin bazı problemleri çözmede kendine özgü bir dizi olanağı olduğunu belirtilecektir. Aslında piyasadaki sermaye sahiplerin kısa erimli çıkar yönelimli kararlarının yarattığı yıkıma karşı kolektif aklı temsil etmek üzere devlet yeniden göreve çağrılacaktır. Joseph Stiglitz piyasanın orman yasalarını harekete geçiren ve bu anlamda gelişme, ilerleme, yetişmenin olabileceğini ileri süren Washington Uzlaşmasına karşılık, yeni tarz bir kalkınmanın olanaklılığını açıkça ifade edecektir. Sol yönelimli bir dizi muhalif kesim için anlam ve önem kazanmış olan bu çağrı aslında piyasa için uygun kurumlar oluşturmaya yönelik bir çağrıdır. Etkin devletin müdahaleleri ile piyasa için gerekli kurumsal değişimler ve yasal çerçevenin oluşturulmasına ilişkin düzenekler daha sonra IMF ve Dünya Bankası ile OECD tarafından İkinci Kuşak Yapısal Reformlar olarak tanımlanacaktır. Stiglitz diğer yandan “yeni kalkınma paradigması” olarak tanımladığı analizinde kalkınma kavramının bir şeyleri yakalama bir şeylere ulaşma anlamında kullanmış ve kalkınmanın sadece büyüme olarak ele alınmasının hatalı olduğunu belirtmiştir. Kalkınmayı toplumun dönüşümü olarak analiz eden Stiglitz, dönüşümün geleneksel ilişkilerden, geleneksel düşünme biçimlerinden, eğitim, sağlık ve üretimin geleneksel biçimde gerçekleşmesinden modern biçimde gerçekleşmesine geçiş olarak tanımlar. Stiglitz’in kalkınmaya ilişkin işaret ettiği tüm bu çerçeve, gelişmeyi yeniden yakalama yetişme anlamında ele almanın sadece üretim yada sadece doğru fiyatlama ile gerçekleşemeyeceği çok daha farklı yapısal-kurumsal dönüşümlerin gerçekleşmesi gerekliliği ifade eder. “Nedir bu yapısal kurumsal dönüşümler?” diye sorulursa, ilk elden teknolojinin önemine ve daha sonra eğitime, ülkenin eğitim sistemine, bilişim sektörüne bakılarak yanıt verilecektir. Aslında pür piyasacı analizlerin bir adım geri çekildiği bu aşamada, yetişme, yakalamanın teknoloji, eğitim, bilişim gibi tekil örnekler dolayında gerçekleşeceği yönünde örtük bir uzlaşma  sağlanmıştır (Stiglitz,2001)[19]. Stiglitz’in işaret ettiği yeni anlayış günümüzde hegemonik bir biçim almıştır. Verimlilik, rekabet, bilgi toplumu, nitelikli emek, yönetişim, yerel kaynakları harekete geçirecek bölgesel kalkınma ajansları, eğitim ile istihdam politikalarını eş zamanlı yürütme, etkin devlet ve bu anlamda kamu harcamalarının kesildiği hayati önem taşıyan alanlarda sivil toplumun devreye girmesi bu egemen söylemin temel bileşenlerinden sadece bir kaçıdır. Dünya Bankası, OECD, TUSİAD’ın raporlarına bakmak bu alanda yazılmış teorik çalışmalardan daha anlamlı olacaktır. Sermayenin kendi kafasında tasarladığı bir dünyanın eşiğindeyiz, bu anlamda tarihin bir anlamda da sonu olduğunu da söyleyebiliriz.   Kalkınma iktisadının halleri ve zaman içindeki değişimlerini  verdikten sonra, Türkiye’de  kalkınma ders kitaplarına yönelik düşüncelerimizi artık daha bir rahatlıkla dile getirebiliriz.

Tablo:1İktisattan Kalkınma İktisadına, Kalkınma İktisadından Kalkınma Karşıtlığına:  Süreklilikler, Kırılmalar ve Geri Dönüşler
  Kırılma Süreklilik
X-Piyasa Merkezli ve Devlet Destekli /Kurumsalcı Analizler  Kırılmadan daha çok  piyasa merkezli bir devlet analizini içerme J. Stiglitz Piyasa merkezli, düzenleyici devlet, sınıf ve cinsiyet körü, fetişistik 
IX-Anti Küreselleşmeci KalkınmacılarDevlet merkezli kalkınma  Kırılma yok. Kalkınmaya geri dönüşHa-Chong, Kalkınmacı- sınıf körü, fetişistik, kalkınma stratejileri yönelimli analizler.
VIII-Beşinci Kırılma: Post-developmentalist-Anti-kalkınmacı yaklaşımlar     Kalkınma teorilerini diskur olarak analiz ediyor ve kalkınma denen üretimci mantığın kadın, çevre ve dahası bir bütün olarak Üçüncü Dünyayı egemenlik altına almaya yönelik bilgi-uygulamalar olduğunu işaret ediliyor.  (Escobar, Esteva,  Rahnema, Kothari, geç Munck )  Fakat kalkınma sorunun bir gerçeklik olarak kapitalizme ilişkin olduğu gerçeği göz ardı ediliyor ve bu anlamda kapitalizmin Üçüncü Dünya’da içsel dinamiklerle bağlantısı kurulmadan dışsal bir olgu olarak analiz  ediliyor. Yerel olana dönüş tarzı bir romantik alternatif geliştiriliyor.
VII-Eleştirel Olmayan İktisada Geri Dönüş (Tek İktisat)  Washington Uzlaşması (1980’ler)  Kırılma Yok Tek İktisada Geri Dönüş(Williamson, Bauer, Little, Krueger, Barro, Lukas)  Dünya piyasası ve dolayısıyla piyasa mekanizması anlaşılması gereken tek değişken, yapısal uyum ve reformlarla piyasanın işlemesine yönelik teori ve stratejiler.
VI-Dördüncü Kırılma:Marksist Üretim tarzları ve Üretim Tarzlarının Eklemlenmesi   Gerçekliğin özellikle yapısal ve sınıfsal dolayısıyla tarihsel boyutunu işaret ediyor Laclau, Weeks, Wople, Taylor, Kay,  Brenner, erken dönem Munck, J.Petras) Fakat azgelişmişliğe ilişkin özellikleri analize katılmıyor, cinsiyet ve çevre sorunlarına duyarlı değil,
V-Üçüncü Kırılma: Azgelişmişlik teorileri (Bağımlılık okulu, Yapısalcı okul, neo-marksist yaklaşımlar)   Kalkınma ideolojisinin özellikle gerçekliğe uymayan ülkeler arası eşitsiz güç ilişkileri açığa çıkarılıyor (Prebisch, Baran, Frank,Amin, Emmanuel, Wallerstein, Furtado, Sunkel) Fakat, sınıf ve cinsiyet körü olma haline devam, dolaşım alanın belirleyici olması, fetişistik.
IV-İkinci Kırılma: Kalkınma Azgelişmiş Toplumların Sosyal Gerçekliği Çelişkisi  İktisat disiplini azgelişmiş ülke gerçekliklerini açıklamak için yetersiz kalmakta, ekonomi ekonomileri izleyen bir bilimdir (Seers, Streeten, Hirschman) Fakat, sınıf ve cinsiyet körü olma haline devam, dolayısıyla ideolojik, söylemsel, fetişistik, iktisat politikası temelli.
III-İlk Kırılma: Kalkınma İktisadı    Gelişmiş kapitalist toplumlara benzemeyen toplumların var olduğu gerçeği ve aşılması için öneriler(Nurkse, Rodan, Lewis, Gerschenkron, Rostow) Fakat bütüncülleştirilmiş, üretimci, sınıf ve cinsiyet körü olma haline devam, dolayısıyla ideolojik, söylemsel, fetişistik, iktisat politikası temelli.
II-İlk Geri Çekilme:Keynesyen Analiz Bırakınız yapsınlar anlayışı değişiyor ve Kalkınma İktisadında müdahale ve devlet önem kazanıyor. Fakat bütüncülleştirilmiş, üretimci, sınıf ve cinsiyet körü olma haline devam.
I-Egemen İktisat (İktisadın işaret ettiği bilgi tüm ekonomiler için geçerlidir, bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler, TRP, Rasyonel aktörler, denge)


V-Türkiye’de Kalkınma Ders Kitaplarına Yönelik Kısa Eleştirel Bir İnceleme

Türkiye geç kapitalistleşen bir ülkenin bütün problemlerini yaşarken iktisat eğitimi alan öğrenciler, eğitimlerinin son yıllarına kadar neo-klasik iktisadın bütün donanımlarını yüklenmiş olurlar. Daha sonra sözde ülke problemlerini ele alacak olan Kalkınma İktisadı dersiyle karşılaşırlar. Tam da bu noktada, ders kitaplarının bilginin sosyalizasyonunu sağlayan temel araçlar olduğunu düşündüğümüzden dolayı, Türkiye’de okutulan Kalkınma İktisadı ders içeriklerini ve kitaplarını analiz etmenin bir gereklilik olduğunu söyleyebiliriz. Kalkınma ders kitaplarına yönelik belirlemelerimizi işaret etmeden önce ilk elden şunu belirtmemiz gerekiyor, işadamından, politikacısına ve öğrencisine her kesin diline dolanan “ne olacak bizim bu halimiz?” ifadesi, bu topraklar için kalkınma ya da kalkınmamanın ne kadar önemli olduğunu açığa çıkarsa bile, iktisat bölümlerinde kalkınma ya da kalkınmamaya ilişkin derslerin çeşitlenmediğini ve daha da kötüsü ‘kalkınma iktisadı” dersi iktisat bölümlerinin son sınıfına konduğunu görüyoruz.  Yani üç yıl boyunca mikro, makro ve uluslar arası iktisat gibi egemen iktisat anlayışın tezgahından geçen, bu bilgileri içselleştiren öğrenciler kalkınma dersine giriyorlar. Öğrenciler bu aşamada kalkınmaya ilişkin dili aşırı sosyolojik  ya da okul bittiğinde işe yaramayacak bir bilgi olarak görüyorlar. Ama diğer yandan son sınıfta okutulan kalkınma iktisadı dersinde, yukarıda işaret ettiğimiz gelişmeleri içerecek malzemenin yeteri kadar olmadığını görüyoruz. Çok az sayıda olan kalkınma ders kitaplarının ise ilk elden kalkınma sorununun tarihsel ve yapısal özelliklerden kaynaklandığını açıklamadan genellikle nasıl sorusuna yöneldiklerini görüyoruz. Bu anlamda kalkınma stratejisi teknik bir dil olarak, kapitalizmin inşası için gerekli olanlar işaret ediliyor, ama işaret edilirken buna kapitalizm değil de fetişistik bir dil ile kalkınma adı veriliyor.Çalışmanın hazırlanma sürecinde Türkiye’de iktisadi idari bilimler fakültesi olan hemen hemen her üniversite de Kalkınma İktisadı dersinin okutulmakta olduğunu gördük. (Bakınız Tablo:2). Kalkınma İktisadı dersi bazı üniversitelerde temel ders olarak programda yer alırken, bazılarında yarı dönemli ders ya da seçmeli ders statüsündedir. Vakıf üniversitelerinde ise birkaç tane istisna hariç, Kalkınma İktisadı dersi programa dahil edilmemiştir. Bu çalışmada bizim amacımız, tek tek araştırmasını yaptığımız üniversitelerde Kalkınma İktisadı dersinin, içeriği ve kullandığı materyaller üzerinden, analizini yapmaya çalışmaktır.Hemen hemen tüm kamu üniversitelerde okutulan Kalkınma İktisadı dersinin kaynak kitap sayısının az olduğunu gördük. Mevcut kitapların bir kısmı, aynı yazarların yenilenmiş baskılarından oluşmakta. (Tablo III’de araştırılan kitapların listesi sunulmaktadır.) Bu azlığı ders kitapları yerine diğer materyallerin kullanıldığını düşünmemize yol açıyor, bu anlamda ilk elden ders kitabının egemenliğinden uzaklaşma eğilimi olduğunu söyleyebiliriz. Fakat üzücü olan bir diğer olgu ise, kalkınma ders kitapları dışında kalkınma sorununu farklı açılardan ele alan materyal-çalışmaların da çok az olmasıdır. Teorik çerçevelerin Türkiye gerçeğini anlamak üzerine pek fazla kullanılmadığını  söyleyebiliriz. Çalışmaya yoğunlaştığımızda “Kalkınma Sorununu” yoğun bir şekilde yaşayan Türkiye’de, bilimsel yazın olarak bu sorunu ele alan uygulamaların, çevirilerin ve derlemelerin  az sayıdadır.olduğunu gördük.[20] Ulaşabildiğimiz kaynaklar üzerinden ders içeriklerini ve kitaplarını incelediğimizde, kalkınma iktisadı ders kitaplarının daha çok kalkınma iktisadının oluşum sürecine ait teorilerden hareketle oluşturulduğunu tespit ettik. Yani ilk kırılma diye tanımladığımız dönemin kuramcıları ve bu kuramcıların kavramsal çerçeveleri genellikle kullanılıyor. Bu anlamda kalkınma disiplinine ilişkin Tablo-1’de işaret ettiğimiz diğer kırılmalar ve sürekliliğin ders kitaplarına dahil edilmediğini görüyoruz. Yani kalkınma sorunu daha çok iktisadın işaret ettiği ve mutlak ve egemen kabul ettiği kapitalizmin yapısal bilgisinden hareketle analiz edilmektedir ancak  ders kitabı olduğu için bu bilginin de kapitalizmle bağlantısı kurulmamaktadır. Bu anlamda kalkınma iktisadının tümü için genel bir yargıya varamazsak bile, ders kitapları için genel bir taşlaşma eğilimi olduğunu söyleyebiliriz. Verili kalkınma disiplinin ilk dönemine ait bilgiler ithal edilirken, bu bilgilere eleştirel bakılmadığını ve hatta ithal edilen kuramların güncel gelişmelere de pek fazla uygulanmadığını söyleyebiliriz. Çalışmamızın ilk aşamasında yukarıda ifade ettiğimiz gibi, ders kitaplarına  sosyalizasyonunun aracı olarak bakılmalıdır. Toplumsal gerçeklik, bilginin niteliğini belirlerken, ders kitapları bu bilginin tanımlanıp, kurumsallaştığı gizli acendalardır (Martin, 1967, 4).Kalkınma hem ortak faydayı gösteren ideoloji hem uygulama düzeyine taşındığı için söylem hem de gerçekliktir. Bu anlamda Kalkınma meselesinin her aşamasının farklılaşan dilinin ve kırılma noktalarının ders kitaplarında görülebilmesi gerekir.    Araştırmamız sürecinde ders kitaplarının içeriğine baktığımızda genel olarak üç bölüm başlığıyla karşılaşılmaktadır[21]. •                     I. Bölüm: Az gelişmiş ülkeleri tanımlayan kriterler,  •                     II. Bölüm: Kuram ve teoriler •                     III. Bölüm: Kalkınma Stratejileri’nden oluşmaktadır.Birinci bölümden başlayarak değerlendirdiğimizde ilk aşamada az gelişmişliğin ne olduğuna dair ifadeleri görmekteyiz. Genel olarak konu başlıkları: -Az gelişmiş ülkelerin özellikleri -Gelişmekte olan ülkelerin özellikleri-Azgelişmişliği tanımlama sorunu-Az gelişme kriterleri ya da -Fakirlikten kurtulma yolları  gibi çeşitli şekiller alsa da içerğin özünde ilk  kırılmaya ait yani literatürde ortodoks kalkınma yazını olarak tanımlanan analizlerden oluştuğunu görmekteyiz. Diğer yandan örtük olarak kitaplarda modernleşme kuramının karşılaştırmacı yönteminin belirleyici olduğunu da söyleyebiliriz. Bu metodoloji üzerinden bir nevi Batı’ya göre geri kalmışlık hastalığının belirtileri ortaya konulmaktadır. Yazarların ifade ettiği bu hastalığın belirtilerine bakacak olursak,-kişi başına düşük milli gelir. “Kişi başına milli gelirin düşük olması, azgelişmişlik tanımının en önemli unsuruydu. Bu gösterge, Birleşmiş Milletler’in konuyla ilgili uzmanlar raporunda da yapılan azgelişmiş ülke tanımının belirleyici öğesidir (Han, Kaya,2002,14).”“Kişi başına düşen gelir ölçütü, Dünya Bankasının ülke sınıflandırmasında temel kriter olarak kullanılmaktadır  (Taban, Kar, 2004,9).” -  yatırım oranları- tasarruf oranları “Azgelişmiş ülkelerde gelirin kullanımıyla ilgili olarak tasarruf eğiliminin düşük olması, gelirin dağılımı ile ilgili olarak da tasarrufların dengesiz dağılımı ve halkın büyük bir bölümünün hiç tasarrufta bulunmaması önemli bir özelliktir (Han, Kaya,2002, 16).”-hızlı nüfus artışı-tarım kesimindeki nüfus  “Tarım kesiminde yaşayan nüfus toplam nüfusun %65 ve daha fazlasını kapsıyor. Normal olarak gelişmiş ülkelerde bu oran tarım kesimi için %15’in altındadır (Dülgeroğlu, 1997, 11).”-sanayi yapısı-teknoloji yetersizliği-girişimci kıtlığı ve yönetsel beceri noksanlığı  “…geleneksel yapılara sahip azgelişmiş ülkelerde bu türden insan sayısı azdır (Kaynak, 2005, 10).”- fizyolojik doğurganlık - yüksek ölüm oranı-beslenme düzeyi düşüklüğü “Gelişmekte olan ülkelerde beslenme düzeyi düşüktür, bu olay çalışma kudretini ve verimliliğini olumsuz yönde etkiler. İnsanlar çok çalışmak isteseler bile bunda başarılı olamazlar. (Hatiboğlu, 1993, 22).”-az enerji tüketimi - okuma- yazma oranı, eğitim düzeyi düşüklüğü,başlıklarıyla ifade edildiğini görmekteyiz.II. Dünya Savaşından sonra ekonomik gelişmeye atfen kullanılan gelişme kavramı ancak yukarıda sıralanan az gelişmiş ülkelere özgü olarak belirlenen içsel dinamiklere müdahale ile çözüme ulaşacaktır. II. Dünya savaşından sonraki değişen uluslararası dinamikler doğrultusunda bu ülkelerin sisteme içerilmesinin ve hem de sistemi beslemesinin bir ön koşulu olarak önerilen çözümler, sosyal bilimlerde yeni kuram ve modeller şeklinde görülür. Modernleşme kuramının evrim ve ilerlemeci nitelikleri üst kuram olarak sosyal bilimlerin batılı olmayan azgelişmiş ülkelere çözüm önerilerinde, temel referans olarak ortaya çıkmaktadır. Azgelişmişliği tanımlama çabalarında ‘karşılaştırma’ yönteminin belirgin bir yer tuttuğunu söyleyebiliriz. Ders kitaplarında bir ülkenin geri kalmışlığının ya da gelişmişliğinin düzeyinin diğer toplumlarla karşılaştırıldığında belirleneceği ifade edilmektedir. İkinci olarak analizlerde ampirik bazı kriterler de belirtilmiştir. Bu kriterler ise genellikler ikinci bölümde Kalkınma Teorilerinden hareketle geliştirilmiş olan kriterlerdir. Ders içeriklerinden de görülen oldukça dar kapsamda tutulan ve ana akımla sınırlanan teorilerde Bağımlılık okulu ve Frank’ın alternatif tanımlamasına yani ‘gelişmeden önce azgelişmişlik yoktur” vurgusuna birçok kitapta yer verilmemiş ya da özet olarak geçilmiştir. Azgelişmişliği tanımlama ölçütleri statik olarak ele alınmıştır. Oysa yazımızın başında açıklıkla ifade ettiğimiz gibi mutlak gelişme ölçütlerinden bahsedemeyiz.Kalkınma İktisadı ders kitaplarının II. Bölümü Kalkınma Teorilerine ayrılmıştır. Bu bölümde dikkatimizi  çeken önemli nokta, teorilerin daha çok ‘azgelişmişlik nedir?’ sorusuna cevap veren çalışmalardan oluşmasıdır. Daha çok içsel dinamikler üzerinden gerçekleştirilen tanımlar da yukarıda işaret ettiğimiz “iktisat teorisinin” var olanı mutlak ve evrensel kabul eden yapısal dilinin belirleyici olduğunu söyleyebiliriz.. “Geleneksel kalkınma literatüründe azgelişmiş ülkelerin kalkınamamış olmalarının nedeni, bu ülke ekonomilerinde çeşitli alanlarda arz ve talepten kaynaklanan kimi önemli yetersizliklere, üretim faktörlerinin dağılımında görülen aksamalara, girişimci eksikliğine, piyasaların darlığına, verimliliğin düşük olmasına, kıt ekonomik kaynakların yanlış dağılımına, gerekli üretim teknolojisinin yokluğuna, insan sermayesindeki eksikliklere vb. etkenlere bağlanmaktadır. (Han, Kaya, 2002, 35).” Kalkınma teorileri başlıklı bölümde ikinci bölümde, kalkınma kavramına, sisteme dahil olmak isteyen kesimler için yakalama, yetişme anlamı yükleyen Ortodoks teoriler sırasıyla ele alınmaktadır. Aynı zamanda bu düşünürler, literatürde ilk kırılmayı temsil eden, gelişme sürecini iktisat biliminin sınırları içinde algılayan kuramcılardır. Yukarıda özellikle Lewis örneğinde detaylandırdığımız bu ele alışlar aslında karşılaştırma üzerinden farklılıkları işaret ettikten sonra iyimser bir yaklaşımla azgelişmiş denen toplumların da gelişmişler gibi kalkınacakları vurgusunu öne çıkartan düşünürlere öncelik veriliyor. Kitaplarda kalkınma teorileri derken bu anlamda ilk kırılmanın düşünürleri olan Rostow’un Büyümenin Aşamaları teorisi, Rosenstein-Rodan’ın Büyük İtiş teorisi, Lewis’in İkili Yapı kuramı, Nurkse’un Fakirliğin Kısır döngüsü, Abrowitz’in Yakalama tezi ve Gershenkron, genel olarak bütün kitaplarda gelişme teorileri bölümünün temel konu başlıklarıdır. Teorilerin analizi bu noktada kesilmektedir. 1960’ların sonlarında belirleyici olan ve bizim üçüncü kırılma olarak ifade ettiğimiz mono iktisat anlayışına karşı durarak, iktisadın azgelişmiş ülkeleri açıklamakta yetersizliğini ve ‘ekonominin, ekonomileri inceleyen bir disiplin’ olduğunu vurgulayan Seers[22] ve  Streeten’ın analizleri kitaplarda ya da ders içeriklerinde yer almamaktadır. Bununla birlikte kalkınma tartışmalarının diğer açılımları ya da eleştirileri de ders kitaplarında yer almamaktadır. Dördüncü kırılma, gelişmiş ve az gelişmiş olarak adlandırılan ülkeler arasındaki ilişkinin eşitsizliği üzerinden analiz eden Bağımlılık yaklaşımı ve Yapısalcılar ve en son olarak gelişme iktisadını meta merkezli ele alışının insan, cinsiyet ve çevre üzerinde yarattığı etkileri içkinleştirmemesini bütünüyle eleştiri getiren 1990’lı yılların Post- developmentalist ya da kalkınma karşıtı analizlerini de  ders kitaplarında görememekteyiz. Sadece Ortodoks teorilerin varsayımları tartışılmaktadır ve Azgelişmişlikte kurtulmak için  tasarruf- yatırım oranları yükseltilmeli, sanayi yatırımları yapılmalı, gelir- tüketim artmalı, ticaret geliştirilmeli eğitim ve teknoloji harcamaları ve bu sistemin işlerliğini sağlayacak kurumsal düzenlemeler yapılmalı gibi çözüm önerileri sunulmaktadır. Ev ödevini iyi yapan, idealize edilen sisteme eklenebilecektir. Özellikle üzerinde tartışılması gereken önemli bir nokta, Türkiye gerçeği bütün bu çalışmalarda genellikle ya tartışma dışında tutuluyor ya da yukarıda işaret ettiğimiz kavramların sınırları içinde ele alınıyor. Sadece ortodoks teorilerin sınırları içinde kalsa dahi, gelişme iktisadında ilk kırılmasını işaret eden kuramların Türkiye ile ilişkilendirilmesini görememekteyiz. Örneğin Lewis’ın ‘ikili yapı’, Rodan’ın ‘büyük itiş”,ya da Rostow’un ‘kalkınma aşamaları’ kuramlarının Türkiye pratiğinde analizi yapılmadığını da söyleyebiliriz. Türkiye gerçeğini analiz etme demişken, ders kitaplarında Türkiye gerçeğini anlamaya çalışan Türk aydının çabalarını da yani Türkiye’deki kalkınma sorununu ele alan Kadro ve Yön gibi analizlere ya da hareketlere de ders kitaplarında yer verilmemektedir[23]İncelemesini yaptığımız ‘kalkınma iktisadı’ ders kitaplarının üçüncü bölümü ‘kalkınma stratejilerinden’ oluşmaktadır. Kalkınma Stratejileri’ne baktığımızda günlük yaşama müdahale eden politik pratiklerin neler olması gerektiğini işaret ederken, genel olarak kapitalizmin ama özel de ise Türkiye’nin kendine özgü toplumsal gerçekliğinin dikkate alınmadığını görüyoruz. Yaşanan yapısal-toplumsal ilişkileri neredeyse dışlayan çerçeveler ile karşılaşıyoruz. Teknoloji, finansman, ihracat gibi bir dizi olgu değerlendirilirken, devlet kendinden menkul bir gerçeklik olarak yer alıyor. Devletin neleri kapsadığı ve onu belirleyen toplumsal ve sınıf ya da cinsiyet konumlarından bahsedilmiyor. Devlet kalkınma stratejileri ile sanki yapısal gerçekliğin tek mimarı gibi. Bu anlamda kalkınma stratejileri ya da kalkınma politikaları üzerinden bir dil geliştiriliyor. Böylece devlet  dolayında tüm kalkınma iktisadı ders kitaplarında örtük “ortak iyi” arayışı vardır. Sonuçta bu tarz ele alışlar da, sınıf konumları, cinsiyet ve etnik farklılıkların olmadığı homojen bir dünya karşımıza çıkar İncelediğimiz Kalkınma iktisadı ders kitaplarına bütüncül baktığımızda, yukarıda işaret ettiğimiz farklı tanımlamaları ya da farklı dönemlendirmeleri görememekteyiz. Belki de “Bu sahte dostlara inanmamak için, kendimizi Avrupa kategorilerinden çıkartmamız ve onları …..yabancı ve yapılandırılmış saymayı öğrenmemiz gerekir” (Burke, 2001, 83). Pek çoğu yabancı benzerlerinin[24] kopyası gibi hazırlanmış ders kitaplarındaki kategorilerin ne kadar keyfi olduğunu görebilmemiz gerekmektedir. Seers’ın yukarıda da belirttiğimiz iktisadın yaşanan gerçekliği anlamaktan ona uyum göstermekte geç kaldığı düşüncesi, kalkınma iktisat ders kitapları için de aynen kullanılabilir. Bu noktada farklı bir eğilimden bahsedilmesi gerekmektedir. Egemen iktisadın tüm ekonomileri aynı mantıktan ele alınması gerektiğini söyleyen analizlerin başat olduğu yeni bir döneme girilmiştir. Bazen kalkınma iktisadı adı altında büyüme teorileri anlatılıyor, bazen ise tamamen büyüme teorisi başlıklı dersler programa konuluyor. Bir başka eğilim daha karşımıza çıkmaktadır. O da genellikle ders kitabı olmayan ama yardımcı materyallerle sürdürülen küreselleşmeye karşı kalkınmanın gerekliliğini savunan eğilimdir. Ders içerikleri ve yüz yüze yaptığımız konuşmalardan kalkınmayı küreselleşmeye karşı alternatif olarak ele alan bir eğilimin de olduğunu söyleyebiliriz. Fakat bu derslerde kullanılan yardımcı materyallerin de genellikle fetişistik, sınıf ve cinsiyet körü içeriklerle donatıldığını söyleyebiliriz. Kalkınamamayı küresel dinamiklere bağlayan bu yaklaşımlar, devleti kutsayacak bir strateji ile sorunların üstesinden gelineceği vurgusu belirleyici vurgu olarak öne çıkıyor. Sonuç Yerine Bazı SorularKalkınma ders kitaplarına ilişkin çalışmamızın ilk elden bulgularını kısaca  aktardıktan sonra, iktisat eğitiminin  genel işleyişinin olumsuzluklarının yanı sıra, kalkınma iktisadının tekil egemen iktisadın öncüllerden çok uzaklaşmadığını söyleyebiliriz. Aslında daha detaylı olarak ele alınması gereken Türkiye’nin kapitalistleşme sürecine ilişkin eksik ve hatalı algılanmasının kalkınma iktisadı ve kalkınma iktisadı ders kitaplarından kaynaklanıp-kaynaklanmadığının sorgulanması özel bir önem taşıyor. Türkiye’nin kalkınması gerektiğine ilişkin ifadelerin kapitalistleşme ile eş anlama geldiği gerçekliği nasıl göz ardı edilmiştir. Türkiye’de kapitalist anlamda sınıfların yokluğu ya da yeterince gelişememesi ile yine kalkınma düşüncesi arasında bağlantı kurmak olası mı acaba? Türkiye’nin kapitalistleşme sürecini göz önüne almadan kalkınamıyoruz vurgusu ile birlikte açığa çıkan ısrarlı dışsal değişkenlere yapılan vurgular arasında bağlantı kurulabilir mi? Tüm bu soruların kaynağında kapitalizmin Türkiye’de inşa sürecini  kalkınma kavramı ve bu kavramı fetişleştiren kalkınma anlayışı olduğunu söyleyebiliriz. Kalkınma yazını aslında bir fiil kalkınma sorunsalının yapısal-sınıfsal-cinsel özelliklerini açığa çıkaracak ve fetişizmi ortadan kaldıracak bir işlev de görebilir.  Sonuç olarak, kalkınma iktisadı ders kitaplarında geliştirilen bu tutumları sadece yeni bilgiye karşı takınılan tutum olarak değerlendiremeyiz. Hiç kuşkusuz yeni bilgi her zaman endişeleri de beraberinde getiriyor. Ama esas sorun yeni bilgiyi açığa çıkaran gerçekliği gündeme almama da açığa çıkıyor. Bu noktada da uluslararası  iktidar ilişkileri ile bu ilişkilere yapısal olarak bağlanmış akademi arasındaki ilişkiler yani iktidar ile bilgi arasındaki derin içsel bağlantıların bu disiplin ve Türkiye açısından sorgulanması gerekiyor. Diğer yandan bilim dünyasının özneleri olan bilim insanlarının süreç içindeki konumlarını da yeniden gündeme almaları gerekiyor. Ludwik Fleck dediği gibi “Bilinen herhangi bir şey, onu bilene, her zaman sistemli, kanıtlanmış, uygulanabilir ve doğruluğu besbelli gibi görünmüştür. Her yabancı bilgi sistemi de, aynı biçimde, çelişkili, kanıtlanmamış, uygulanamaz nitelikte, hayali ya da gizemli görünmüştür (aktaran Burke, 2001,2). 

Tablo:2 Seçilmiş İktisat Bölümleri Kalkınma İktisadı Ders İçerikleri
  ÜNİVERSİTE ADI KALKINMA İKTİSADI DERS İÇERİKLERİ
1 ABANT İZZET BAYSAL ÜNİVERSİTESİ Yöntem ve temel kavramlar, gelişme- az gelişme çelişkisi, kalkınma iktisadında yeni konular, kalkınma iktisadının yükselişi ve düşüşü, geleneksel kalkınma teorileri: büyük itiş, dualite problemi ve kalkınmanın aşamaları, dengeli ve dengesiz kalkınma, büyüme kutupları, kalkınmanın ekonomi politiği, kalkınma iktisadında yeni perspektifler: yeni kurumcu iktisat, evrimci iktisat ve kalkınma, küreselleşme ve kalkınma, sanayileşmenin ve kalkınmanın yeni boyutları, fordizmin krizi, post fordist teoriler: düzenleme okulu, tekno-ekonomik paradigma, esnek uzmanlaşma ve kalkınma, geç sanayileşen ülkeler, sürdürülebilir kalkınma, dünya sanayi coğrafyasında yeni eğilimler, bölgesel kalkınma, sanayileşme ve kalkınma stratejileri.
2 ADNAN MENDERES ÜNİVERSİTESİ  İktisat Ana bilim Dalının yüksek lisans dersleri arasında Büyüme Ve Kalkınma Teorileri var. Büyüme  Teorisi, Modern Büyüme Teorisi, İçsel Büyüme Teorisi, Nüfus, Teknoloji , Doğal Kaynaklar ,   Sermaye  Birikimi            Klasik  büyüme modelleri:  Keynezyen büyüme  modeli, Neo-Klasik ve Post-Keynezyen  büyüme modelleri, parasal büyüme modelleri, alternatif büyüme modelleri: Neo-Keynezyen   büyüme  ve  yapısalcı  makroekonomi, modern  teoriler: Reel İktisadi dalgalanma teorileri.
3 AFYON KOCATEPE ÜNİVERSİTESİ Internet sitesinde ders kaydı bulunamadı.
5 ANADOLU ÜNİVERSİTESİ Kalkınma ve Azgelişmişlik, Azgelişmişlik Ülkelerin Özellikleri, Az Gelişmişlik Teorileri, Ekonomik yaklaşımlar. Sosyo-kültürel yaklaşımlar, Sermaye Birikimi ve Teknoloji: Kalkınma ve sermaye, Kalkınma ve teknoloji, Kalkınmanın Finansmanı, İç finansman, Dış finansman. Kalkınma ve İnsan Unsuru, Nüfus, İnsana yatırım, İstihdam, Kalkınma ve Dış Ticaret: Kalkınma ve uluslararası işbölümü, Koruyucu dış ticaret. Kaynak Dağılımı: Teorik temeller, Azgelişmiş ülkelerde kaynak dağılımı; Sanayileşme Stratejileri: İçe ve Dışa Dönük Sanayileşme; Sürdürülebilir kalkınma: Doğal kaynaklar, Çevre.Dersin tanımı: Azgelişmişliğin nedenlerini, gelişmeyi engelleyen faktörleri ve gelişmenin temel unsurlarını ortaya koyarak çözüm yollarını göstermektir.
6 ANKARA ÜNİVERSİTESİ Siyasal Bilimler fakültesine bağlı İktisat Bölümü İktisadi Gelişme Ve Uluslar arası İktisat kürsüsü. Kalkınma İktisadı III. Sınıf dersi.
7 ATATÜRK ÜNİVERSİTESİ  İktisadi Büyüme ve Kalkınma Milli gelir, büyüme ve kalkınma kavramları, az gelişmiş ülkeler ve özellikleri, ekonomik kalkınmanın genel analizi ve belirleyicileri, sermaye birikimi ve ekonomik kalkınma, kaynak dağılımı, ekonomik kalkınma ve teknoloji seçimi, ekonomik kalkınma ve dış ticaret, ekonomi kalkınma ve nüfus, kalkınma ve büyüme teorileri: klasik model, Harrod-Domar modeli, Neo-klasik model, modern teoriler.
8 BALIKESİR ÜNİVERSİTESİ Kalkınma ekonomisinin kavramsal çerçevesi. Kalkınma-Büyüme olgusu. Azgelişmişliğin tanımı ve ölçümü. Azgelişmiş ülkelerin ekonomik ve yapısal özellikleri. Azgelişmişliğin ekonomik, demografik, sosyo-kültürel ve coğrafi yönleri. İktisadi kalkınma, sermaye birikimi ve teknoloji. İktisadi kalkınmanın iç ve dış finansman boyutları. İktisadi kalkınma ve beşeri sermaye. İktisadi kalkınma ve dış ekonomik ilişkiler. İktisadi kalkınma ve korumacılık olgusu. İktisadi kalkınma ve kaynak dağılımı. İktisadi kalkınma ve sanayileşme stratejileri. Sürdürülebilir kalkınma (kavram ve stratejiler). İktisadi kalkınma ve Küreselleşme.
9 BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ Growth and Development  Survey of classical and contemporary theories of growth and development, and  identification of major problems of economic development and structural change. Topics in Growth and Development The analysis of development policy process, alternative strategies of growth and industrialization, and the survey of leading issues in economic development.
10 CELAL BAYAR ÜNİVERSİTESİ  
11 CUMHURİYET ÜNİVERSİTESİ İktisadi Gelişme ve Uluslararası İktisat kürsüsü var ders programını göremiyoruz  
12 ÇANAKKALE ONSEKİZ MART ÜNİVERSİTESİ  Tüm dünya ekonomilerinin otomatik ekonomi mekanizması inancının kayboluşu ile organik bir gelişme sağlanamayacağının anlaşılması sonunda kalkınma hamlelerinin çoğaldığı ortamlarda uygulamaya alınan Kalkınma Ekonomisi pratikselinin, tarihsel gelişimi anlatılmaktadır. Devlet’in iktisadi ve sosyal hayata bilinçli biçimde müdahale etme gereği ortaya konmaktadır. Azgelişmiş ülkelerin kalkınma yöntemlerini “daha ılımlı ve kısmen emredici” bir planlama anlayışı ile kalkınma ekonomisi deneyimlerine geçmelerindeki ana nedenler ortaya konmaktadır. Farklı yapısal gerçekliklerin yanısıra farklı birikimlerin ve yorumlamalarında ortaya koyduğu farklı sonuçlar irdelenmektedir. Türkiye Ekonomisi’nin özellikleri ön plana çekilerek yapılanlar ve yapılması gerekenler kıyaslamalı bir şekilde incelenmektedir. Öğretim Metodu:İstatistik veriler, konu ile ilgili yazılmış yerli yabancı yayınlar. Öğrenciye araştırabilecekleri konularda ödevler hazırlattırılarak dersin dinamizmini sağlamak.
13 ÇUKUROVA ÜNİVERSİTESİ Klasik ve günümüz Büyüme ve Kalkınma Teorilerinin işlenmesi ve ekonomik kalkınma ve yapısal değişiklik ile ilgili başlıca sorunların tanımlanması.
14 DİCLE ÜNİVERSİTESİ  
15 DOKUZ EYLÜL ÜNİVERSİTESİ Dönemlik (bahar dönemi) kalkınma iktisadı dersi okutulmaktadır.